İnsanlar Aldatılmak İsterler

“Matto, beni dinle. sen ve ben sanatçıyız, siamo artisti, ecco. Bir sanatçı mucizelere inanmamalıdır, yoksa hiç bir mucize üretemez. Onun için de mucizelere inanan biri asla gerçek sanatçı olamaz – mai e poi mai!”

Matto sesini çıkarmadan önüne bakıyordu. İhtiyar dokunaklı bir şekilde fısıldayarak devam etti: “Hala anlamadın mı? Bizim mestieremiz yalandır, yanılsamadır. Bütün sanatlar böyledir. Bir ressam bir resim yapar, insanlar heyecanla bakakalırlar, hatta bazen o resim için büyük paralar öderler, ama in realta nedir bu? Bir parçe keten bezi ve biraz da boya. Bunun dışında hiçbir şey yoktur, non esiste!  E soltanto un’ illusione! Bir aktör insanları güldürür ve ağlatır, ma tutto é finto! Ya da büyük yazarları al, hiç bir zaman olmamış ve hiç bir zaman olmayacak uzun öyküler anlatırlar. Hepsi yalan, ecco! Hem neden olmasın? Dünya aldatılmak istiyor Matto. Sadece iyi yalancılar ve kötü yalancılar vardır, gerçek bir sanatçı ise, un vero artista, usta bir yalancı olmak zorundadır. İnsanlar bunu isterler. “

Özgürlük Hapishanesi – Michael Ende, Kabalcı yay.  sayfa: 238-239 

ÜNİVERSİTE OKUMAK NE İŞE YARAR?

Mezuniyet Konuşmam -Mustafa İJAZ

Atatürk Üniversitesi * Fizik Bölümü / 20 Haziran 2011

Öğretim üyeleri,  veliler, misafirler ve mezun arkadaşlarım,

Heyecanı yüksek böyle güzel bir günde konuşmak için  iki şey çok önemlidir. birincisi hoparlör, ikincisi ise Konuşmanın kısa olmasıdır. Ben de konuşmamı mümkün olduğunca kısa tutmaya özen göstereceğim. Yaklaşık 13 dakikamı alacak bu mezuniyet konuşmamda sizlere atalarınızdan bahsetmek istiyorum. Tabii ki biyolojik atalarınız hakkında fazla bi bilgim yok ama içinde yaşadığımız bu modern dünyanın öncüsü ve fikir babaları olan atalarınız hakkında az da olsa bildiğim bazı şeyler var, onlar hakkında konuşmak istiyorum.  Bugün size, binlerce yıl önce yaşamış ama yaptıklarıyla ve düşünceleriyle hala bizleri etkilemekte olan iki grup insandan, iki ayrı topluluktan bahsetmek istiyorum. Onlar birbirlerinden oldukça farklıydı, tamamen birbirlerine zıt değerlere ve geleneklere sahiptiler. Sanırım, eninde sonunda onlardan birisinin değer yargılarını benimsemek ve onlardan birini seçmek zorunda kalacaksınız.

Bu iki farklı topluluktan birincisi, yaklaşık 2500 yıl önce  bugünkü Türkiye’nin batısını da içine alan topraklarda yaşamış olan Atinalılar. Atinalılar, tam bir alfabeyi ilk olarak geliştirip kullanan topluluktur ve bu nedenle yeryüzündeki ilk gerçek okur-yazar nüfus onlardır. Onlar devlet ve siyasal demokrasi fikrini icat ettiler. Bizim bugün, Felsefe ve Bilim dediğimiz şeyi icat ettiler. Ve aynı zamanda çok önemli olan mantık bilimini ve güzel konuşma sanatı olan retoriği icat ettiler. Bugünkü modern bilimlerin temeli olan fiziği de onlar icat ettiler. Bir örnek vermek gerekirse, ilk doğa filozofu Thales, bugünkü Bodrum yakınlarında yaşamış bir atinalıdır. 2500 yıl önce Thales “Her şeyin kendisinden yapıldığı madde nedir- arkhe nedir?” diye ilginç bir soru sordu. Ve insanlar düşünmeye, tartışmaya, fikir ileri sürmeye başladılar. Bu soruya cevap verenlerden birisi de, fizik için çok temel bir konu olan atom teorisinin fikir babası atinalı Demokritos’tur.  Atinalılar, şiiri, sanatı, edebiyatı, felsefe, düşünce ve bilimi müthiş bir uyum ve güzellik içinde kompose ettiler. Bugün hala izleyenleri ağlatan, güldüren, düşündüren tiyatrolar, oyunlar yazdılar, oynadılar. Bugün anadolunun batısında, pek çok yerde görebileceğiniz eşsiz güzellikteki tiyatrolar, mimari yapılar onların eserleri. Bugün Olimpiyatlar denilen yarışma fikrini de onlar icat ettiler.  Onlar düşünceye, mantığa, güzel konuşmaya, güzelliğe ve insanın harikulade potansiyeline inanıyorlardı.

Ve yaklaşık 2000 yıl önce atinalılar ve kültürlerinin canlılığı yok olmaya başladı. Ama ortaya koydukları düşünce mirası ve eserleri hala bizimle birlikte ve  bize ilham vermekte. Onların hayal gücü, sanatı, politikaları, edebiyat ve dile verdikleri önem bugün bütün dünyaya yayılmış vaziyette. Bugün herhangi bir konu üzerinde 2500 yıl önce yaşamış Atinalıların nasıl düşündüğüne değinmemek ve onların eserlerini göz ardı etmek mümkün değildir.

 Size bahsetmek istediğim ikinci grup ise, 1700 yıl önce bugün Almanya diye bildiğimiz ülkede ortaya çıkmış Vizigotlar. Lise yıllarınızda onlardan bahsediğildiğini duymuş olabilirsiniz. Vizigotlar hakkında söyleyebileceğimiz tek olumlu şey, çok iyi süvari olmalarıdır. Onlar acımasız, kaba, ruhsuzdular. Kullandıkları dil incelik ve derinlikten yoksundu. Onların sanatları ilkel ve anlamsızdı. Vizigotlar Avrupada geçtikleri her yeri yakıp yıktılar ve Roma İmparatorluğunu istila ettiler. Bir Vizigot için, bir kitabı yakmaktan, bir mimari eseri tahrip etmekten veya bir sanat eserini parçalamaktan daha keyif verici bir şey yoktur.  Ve bugün vizigotlardan bize, ne bir mısra şiir, ne tiyatro, ne mantık, ne bilim ne de insana dair en küçük bir şey kalmamıştır.

 Şimdi, değinmek istediğim asıl yere geldik, Atinalılar ve Vizigotlar hala yaşamaktalar. bugün bile burada aramızdalar,  üniversitelerde,  şehirlerde, türkiyede ve dünyanın başka yerlerinde yaşamaya devam etmekteler. Atinalılar veya Vizigotlar gibi hayatlarını yaşamaktalar. Hayatı yaşarken, insanlarla birlikte çalışırken ya vizigot gibi davranırsınız ya da atinalı gibi.  Atinalı veya Vizigot olmaktan kastım, hiç şüphesiz onların fikirlerini ve yaşam felsefelerini benimsemektir. Bu fikirlerin ne olduğu konusuna da kısaca değinmek istiyorum.

 Atinalı olmak, bilgiye ve özellikle bilgi arayışına yüksek derecede saygı duymaktır. Hayal etmek, mantıklı teoriler ortaya koymak, deney ve gözlem yapmak, soru sormak bir atinalı için yüksek derecede heyecan verici faaliyetlerdir.  Bir vizigot için ise, bilgi sahibi olmak para kazanmaya veya başka insanlar üstünde güç elde etmeye yaradığı müddetçe anlamlıdır.

 Bir Atinalı için güzel konuşmayı ve dilin güzelliklerini aziz tutmak önemlidir. Çünkü onlar dilin ve konuşmanın insanoğluna verilmiş çok kıymetli bir hediye olduğunu bilirler. Onlar dili zarif, keskin ve çok sanatlı bir şekilde kullanırlar. Onun için latince yüzyıllardır bilim-sanat ve felsefe dili olmuştur. Öte yandan  bir Vizigot içinse bir kelimenin başka bir kelimeden pek bir farkı yoktur.  Bir cümlenin başka bir cümle kadar iyi ya da kötü olması onlar için farketmez. Vizigotların dil kullanımında klişelerden başka bir şey beklemek hayalperestlik olur.

 Bir atinalı, toplumu bir arada tutan değerlere sıkı sıkıya bağlıdır ve o değerlerin kırılgan olduğunun farkındadır. Toplumsal hayatın barış, huzur ve ferah bir şekilde devamı için elinden geleni yapar. Modern vizigotlar bu konuya çok az önem verirler.  Vizigotlar kendilerini evrenin merkezi olarak görürler. Gelenekler sadece onların yararına uygunsa iyidir. vizigot için nezaket bir yüktür ve yapmacık bir tavırdır, ve tarih dünkü gazetede yazan şeydir.

 Atinalı olmak demek, sosyal hayata, sosyal ilişkilere önem vermek demektir. Hatta, bugün ingilizcede “ahmak” anlamına gelen İDİOT kelimesi, eski atinalıların toplum hayatına-sosyal ilişkilere önem vermeyen kişiler için kullandığı bir kelimedir. Modern vizigotlar da yalnızca kendi küçük dünyasına önem verir ve toplumun-sosyal hayatın onlar için bir anlamı yoktur.

 Ve sonuç olarak, bir Atinalı olmak demek, disipline, çalışmaya, yeteneğe, yüksek sanat ve düşünceye saygı duymak demektir. Bunun için bir atinalı ahlakına sahip bir kişi sanat ve düşünce  eserine yaklaşırken hayal gücüne, öğrenme ve tecrübeye başvurur.  Bir Vizigot içinse  popülerlik dışında sanatsal mükemmelliğin hiç bir değeri yoktur. Modern vizigotların Popülerlik dışında başka hiç bir standardı yoktur.

 Şimdi sanırım neden Vizigotlardan ve Atinalılardan bahsettiğim anlaşılmıştır. Herkes bir şekilde bu iki grup arasında tercih yapmak zorunda. Ya atinalı olacaksınız, ya da bir Vizigot. Şurası muhakkak ki, bir atinalı olmak çok zor, ama bu konuda gayret edebilir ve başarabilirsiniz. vizigot olmak kolaydır ve değersizdir. Onun için toplumda milyonlarca vizigot varken Atinalıların sayısı bir elin parmakları kadardır. Ve şunu da çok açık olarak söylemek zorundayım, bugün burada üniversiteden mezun olarak Atinalı olamazsınız.

Benim babam ilkokulu mezunu antalyalı bir çiftçidir ama bir atinalı ahlakına ve bilgeliğine sahiptir. Öte yandan Vizigot olduklarını yüz metreden bile anlayabileceğiniz avukatlar, doktorlar, öğretmenler de tanıyorum. Üzülerek şunu da belirtmek zorundayım,  yine üniversitelerimizde bir atinalı olmaktan çok vizigot tarafına yakın profesörler de var. Benim tam 10 yıldır lisans okuduğum Atatürk Üniversitesi de bunların içinde. Oysa Akademi ve Professor kelimeleri atinalıların kelimeleridir. Mesela Professor kelimesi ne demek diye hiç merak ettiniz mi bilmiyorum, Professor, hiç bir şey bilmediğini itiraf eden kişi demektir.

 Ve şimdi siz değerli mezun arkadaşlarım, farkında oldunuz yada olmadınız, Üniversitede okumanızın temel amacı bir atinalı gibi olmaktır, bir atinalı gibi düşünmek ve davranış geliştirmektir.  Bugün kaç tanenizin bu yolu tercih ettiğini bilemem. Ama gelecek hepimizi seçecek, filtreden geçirecek, Atinalı olanlarımızı ve Vizigot olanlarımızı ayrıştıracak. Hem de çok yakında.

Konuşmamı Albert Einstein’dan bir sözle bitirmek istiyorum:

 “Başarılı biri olmaktansa, değerli biri olmaya çalışın.”

Teşekkürler, Tebrikler.

 Mustafa İjaz

Eğitim Danışmanı – Yazar, Fizikçi

YENİ BLOG’LARIMIZ YAYINDA

colorsOF

Take your view stand for understand!

mottosuyla  ” short.sharp.” felsefesiyle yayınlanan

afiş ve fotoğraf diliyle

biraz “isyan” ahlakıyla

biraz hareket, biraz muziplikle

adıyla müsemma renkli bir sanat, fotoğraf,

gençlik, edebiyat, felsefe, tasarım, vebenzerişeyler blogu.

Dili İngilizce.

Kullanımı çok basit:

fotoğrafın sağ tarafına tıklayarak ileri, sol tarafına tıklayarak geri

archive’e girerek tüm metaları görebilirsiniz.

Sizlerden gelecek metalara- katkıya – yoruma açıktır.

http://colorsof.wordpress.com

1 CÜMLE

1Cümlelik hikaye olur mu?

Olur, bal gibi.

Buyrun deneyin, ama o kadar da kolay değil diyorsanız,

Blogta size ilham verecek fikir ve öneriler var.

Haydi deneyin, çekinmeyin,

Bir cümlelik hikaye de siz anlatın.

http://1cumle.wordpress.com

Tatlı $özlük

“everestten gelen bilgi”

Mottosuyla yayın yapan mütevazi bir sözlük.

Hiçbir üyelik gerektirmeyen, online platformun herkese açık sözlüğü.

Yazmazsanız bile buyrun okuyun.

http://tatlisozluk.wordpress.com

YERYÜZÜNÜN YAŞAYAN EN BÜYÜK ŞAİRİ: SEZAİ KARAKOÇ

SEZAİ KARAKOÇUN ESERLERİ ve

DİRİLİŞ PARADİGMASININ ESERLERİNE YANSIMALARI HAKKINDA

Yazan: Mustafa İjaz Çakıroğlu

SEZAİ KARAKOÇ ve DİRİLİŞ

Sezai Karakoç yanlış anlaşılmaktan ve bilhassa yanlış anlatılmaktan çekinir. Bu fakir de, yanlış anlamak ve yanlış anlatmaktan çekinir. Bu çekincemiz ışığında yazacağız inşallah. Su kaynağından uzaklaştıkça bulanır, berraklığı, şifası kaybolur. Sezai Karakoç öz’e, özülke’ye bir öz’lemle (gelenek ) Diriliş meşalesini yakarak varoluş bunalımı [3] caddelerinde bir ibret levhası gibi yürümüş, müjdelemiş, muştulamıştır. Eşyanın hakikatinden uzaklaşıp , manada yoksullaşan insana, diriliş surunun üfürüleceğinin hak bir vaad olduğunu ısrarla ve inatla ayakta tutmayarak çalışarak beyan etmiş, onları dirilişin ötelerden gelen, kalplere inşirah verici soluğunu müjdelemiştir.

Diriliş düşüncesi islami müktesebatımızda var olan ihya geleneğinin bir devamıdır. Bu açıdan bakıldığında Sezai Karakoç , Muhyiddin ibn Arabi, imam-ı Rabbani, imam-ı Gazali , Gavs-ul Azam Abdülkadir Geylani, Mevlana, Yunus Emre, Şeyh Galip, Mehmet Akif, Said Nursi, Necip Fazıl gibi şahsiyetlerin ortaya koyduğu dava geleneğinin bir devamı niteliğinde bir ‘diriliş’ diyalektiği ve aksiyonunu kurucu bir tefekkürle kurmuştur. Sezai Karakoç kendine has felsefi bir yazın dili ortaya koymuştur demek yanlış olmayacaktır: güncele bulaşmadan, büyük bir istikrarla.

Karakoç kasabalıdır. O’nun şahsiyetini irdelerken Anadolu coğrafyasını ve Cumhuriyetin ilk yıllarını iyi okumak gerekir. Mizacında öne çıkan unsurlar şunlardır; onurlu ve ağırbaşlı olmak, mevki makam peşinde olmamak, dünyevi hesaplar yapmamak, dedikodu, polemik, çelişki ve çatışmaların, güncel olanın uzağında kalmak. Mülkiyeden yakın arkadaşı ve sonradan biçim yönünden aynı şiir akımının içinde beraber yer alacakları Cemal Süreya’nın Sezai Karakoç hakkında yazdıkları dikkate şayandır; ‘ Bulgucu adam. Belki de ülkemizde tek bulgucu. Çok daha yetenekli bir Mehmet Akif’in tinsel görüntüsüyle adamakıllı bir Necip Fazıl’ınkini iç içe geçirin, yaklaşık bir Sezai Karakoç fotoğrafı elde edebilirsiniz. Türkiye’de özellikle sağın, özellikle de mukaddesatçı kesimin içinde yalnız bir başına. Hiçbir ortaklığa girmez. Dışarıda ve yukardadır. Düşüncesini de öfkesini de hemen ortaya koyar… yaşama konumu olarak tek ve benzersiz’. Ece Ayhan da ‘Sezai Karakoç mülkiyeyi bitirmiş ama mülkiyetle bir ilinti kuramamıştır. Karakoç’un ıssızlığından ve yalnızlığından yakındığını bu güne dek duymadım. Kiralık bir evi bile yoktur.’ [4] demiştir.

Diriliş düşünce sisteminde (medeniyetinde) tasavvufi terimler olan er-eren-pir yaklaşımı vardır ve Sezai Karakoç kendini bir diriliş eri olarak nitelendirir. Diriliş Medeniyetini kuracak olan diriliş neslinin neşv-ü neması için yazdığı Diriliş Neslinin Amentüsü diriliş düşüncesinin ana hatlarını ortaya koyar niteliktedir. ‘ vücudum ruhumun bayrağında olmalıdır. Ruhum da mutlak aleme başını uzatmalı, oradan soluk almalı, oradan göz ve gönül almalıdır. Ruh sürekli olarak , Allahı bilme, Allah huzurunda olma savaşı içinde olacaktır. Buna engel olmaya çalışan benlik içi [5] veya ben ötesi bütün yâd varlıklarla savaşacaktır sürekli olarak ruh. Diriliş, ruhun açtığı bu sürekli savaşı sürdürme ve bu savaştan sürekli olarak başarılı çıkma demektir. Ben insanın ruh, ruhun da bir tapınak olduğuna inanıyorum. Bir başka deyişle, insan ruhunda bir tapınak, insan ruhunun bir tapınak olduğuna inanıyorum. insan orda kendi içine eğilir, o dupduru suda bulanıklığa ait ne varsa temizlenmeli ve o mermersi geometride tek ışık ve tek aydınlık yansımalıdır; Allah’a inanma ışığı ve O’na inanma aydınlığı. Sesimi yükseltirsem bunun için yükseltirim. Yoksa bunun dışında dünyada hiçbir şey ses yükseltmeye değmez.’ Bkz. Dipnot [16]

Türk tefekkür geçmişinde dergiciliğin yadsınamaz bir ağırlığı vardır. Cemil Meriç ‘ kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz, dergi; hür tefekkürün kalesi’ derken dergiciliğin bir toplumun fikir , sanat ve siyasetinin gelişimi, yayılımı için ‘kale’ mesabesinde bir konumu olduğunu güzel bir şekilde ifade etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nde özellikle Mehmed Akif’in Sebilürreşad , Nurettin Topçu’nun Hareket, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu ve Sezai Karakoç’un Diriliş dergileri kendi zamanlarının fikir akımlarının ve dava’nın kaleleri olmuş, adeta bir mektep işlevi görmüşlerdir. Sezai Karakoç diriliş medeniyeti’nin manifestosunu ortaya koyduğu Diriliş dergisini 396 sayı çıkarmayı başarmıştır. Türk dergiciliğinde önemli bir kilometre taşıdır. Diriliş dergisi ‘mektebinde’ yetişen bir çok yazar ve şair olmuştur. Cahit Zarifoğlu[6] ve Erdem Beyazıt bu isimlerin başta gelenlerindendir. Sezai Karakoç’un davasını yürütürken dergiciliğe olan hassasiyetinin oluşmasında , üstadı Necip Fazıl’ın yanında Büyük Doğu dergisinde geçirdiği zaman diliminin önemli etkileri olmuştur kanaatindeyiz.

Aydın olmayı, seçilmişliği, egosunu şişirme, ego santrizmini büyütme, topluma yabancılaşmasını arttırma, toplumda ve insanlıkta yaşayan evrensel gerçeği görmezlikten gelme şeklinde anlayan ve yorumlayanlar sonunda topluma karşı görevlerini unutur ve sorumsuzluk batağına düşerler, diyen Karakoç düşünmenin hem korku, hem muştu dolu, hem tehlike hem kurtuluşla çevrili sahasında diriliş düşüncesinin bir eri olarak sorumluluk almış ve sorumluluk aşılamıştır. Güçlü düşünürü tarif ettiği bir yazıda adeta karakoç’un düşünce ve ahlak anlayışını görürüz; “Düşünürün güçlüsü, moda akımların peşinden sürükleneni değil, bir halkın ruhunda gizli olan ve o ülkeye yeni bir hayat getirecek düşüncelerin sistemini yakalama zahmetine katlananı ve bu düşünce uğrunda hayatını bile ortaya koyanıdır.” Düşünce için düşünce üretmediğini , düşüncelerinin toplum sağlığını yakından ilgilendiren konuları içerdiğini söyleyen Karakoç sözünü doğrularcasına, diriliş düşüncesinin aksiyonu ve devamı olarak Diriliş Partisi ( 1990-97)’ni kurmuş ve “bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş, bir insanı dirilten bütün insanlığı diriltmiş gibidir” mottosuyla çıkan Diriliş Işığı’nda yayınladığı ‘Diriliş Bildirisi’nde büyük harflerle yazılan bazı başlıklar parti tüzüğünü ele verir niteliktedir: “büyük ülke, devlet, büyük devlet, diriliş, insan, toplum, diriliş çığırı, diriliş nesli, yepyeni bir anayasa, sistem, başkanlık sistemi, gerçek rejim, maneviyat ve ahlak atılımı, aile, adalet sistemi, eğitim ve öğretim, aydın, medya, basın ve yayın, edebiyat, sinema, ekonomi [7] , maliye sistemi, vergi politikamız, yeni Ortadoğu siyaseti, büyük İslam ülkesi, diriliş akımı ve tezi”.

Diriliş Bildirisi şöyle bir seslenişle biter; “Haydin sahte hayattan gerçek hayata! Program Diriliş, kadro Diriliş Nesli. Geleceğe anılabilir bir geçmiş bırakmak için kolları sıva, Allah yardımcın olsun büyük Milletim!”

Sezai Karakoç, düşüncesinin bir uzantısı olarak Yunus Emre[8] , Mevlana[9], Mehmet Akif[10] hakkında biyografik çalışma yapmıştır.

SANAT ANLAYIŞI

Sezai Karakoç ender verdiği röportajlarından birinde[11] sanat tutumu hakkında şunları söyler:

‘Sanat tutumum, genel dünya görüşümün bir bölümünden başka bir şey değildir. Onu bir sesin, yeni bir sesin sırtına yüklemekten ibarettir. Benim şiirim, aşk, hürriyet, yaşayış ve ölüm gibi varolmanın dinamitlendiği noktalardaki trajik espiriyi, irrasyonele ve absürde bulanmış MUTLAK’ı zapt etmektir… ses ve biçim , motifler ve imajlarda, başlangıçta çok yakın olduğumuz şair arkadaşlardan gittikçe, o biçimi dolduran ve o sesi fırlatan varoluşu idrak farkı yüzünden ayrılıyorum. Kişilik farkından” Sezai Karakoç’un sanatı ‘metafiziğe eğilmek’ üzerine kuruludur. Sanatın salt telkin vasıtası olarak düşünülemeyeceğini, sanatı, bir takım duyguları heykeltıraş gibi yontmaktan ibaret sayanlarla, sanatı sadece doktrinlerin propaganda aleti sayanlardan ayrıldığını söyler Karakoç. Zira gerçek sanat insanı, sanatkârı erişe götürür ve erişle yan yana yürütür. “Anladım, sanat Allahı aramakmış” diyen üstad Necip Fazıl gibi, Sezai Karakoç da gerçek sanat tanrının sanatına götürecektir diyecektir; insan sanatı tanrının sanatı önünde fazladan bir şey getirecek değildir. İnsanın bizzat kendisi tanrının eşsiz sanatından bir örnektir. İnsan sanatı, tanrının sanatının gönüle vuran yankılarından doğmakta, onun tükenmez kaynağından beslenmektedir.

Sezai Karakoç’un “sanat ve eser”e ilişkin düşüncelerine geçmeden önce, Varlık ve Zamanın’ ünlü yazarı Martin Heidegger’in Sanat-Eser’e [12] ilişkin görüşlerine yer verelim, zira Sezai Karakoç ve Heidegger’in sanat –eser yaklaşımları birbirlerini tamamlayıcı ve destekleyici bir mahiyet taşımaktadır. Sanatı, hakikatin işe koyulması olarak dillendiren Heidegger, hakikati de eserde ‘işe koyulmuş’ olarak görmek ister. Eserin gerçekliğinin, hakikatin eserde iş başında olmasıyla ve hakikatin gerçekleşmesiyle belirleneceği fikrini savunur. Eser bizi ‘öteki’ ile karşılaştırır, başkayı ifade eder. Yani alegori ve simgedir eser. Öteki var oluşla, var-olanla ilgili bir şey olduğu sürece sanat eserleri de bir nesnedir ve sanat tarihseldir, tarihsel olarak eserdeki hakikatin yaratıcı korunumudur. Heidegger , sanat eserinin kökeni yani yaratanların ve koruyanların kökenleri yani bir halkın ‘tarihsel orada oluş’unun kökeni sanattır, sanat kendi varlığında bir köken olduğu yani hakikat gibi harika bir tarzda var-olarak yani tarihsel olduğu için bunun böyle olacağını, böyleliğini ileri sürer. O’na göre son nesneler ‘ölüm ve ahirettir’. Hakikatin mevcut bir durum olmadığını, hakikatin bir gerçekleşim olduğunu söyleyen Heidegger’e göre sanat hep güzel olan ve güzellikle uğraşmıştır, oysa hakikat ile uğraşmalıdır.

Sezai Karakoç , nasıl ki diriliş mantığı içerisinde, eşyayla hesaplaşmayı diriliş ruhunun özü, kaynağı olarak konumlandırmışsa, sanat anlayışında da sanatkârı kısa yoldan ‘ nesneyle[13] hesaplaşan adam ‘ olarak tanımlayacaktır. Sanatçı nesneyi yoracaktır. Bu meşakkatli yolculukta nesne Musa, sanatkâr Hızırdır. Hızırla kırk saat Cumhuriyet şiirinin bir yapı , kaynak, poetika arayışı içinde olduğu bir dönemde ( 1967) , Karakoç’un Yenikapı’da deniz kenarındaki kahvelerde 40 gün boyunca yazdığı şiirlerdir. Siyasi çalkantıların, toplumsal istikrarsızlığın hüküm sürdüğü günlerde, söyleyiş ve bir tez ileri sürüşte ‘Hızırla kırk saat’ , Sezai Karakoç’un hal tercümesini ve geleneğe yaslanan şifa ve çözüm arayışının bir sonucu olarak yankı bulmuştur.

‘ey yeşil sarıklı ulu hocalar bana bunu öğretmediniz

bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz

kadının üstün olduğu ama mutlu olamadığı

günlere geldim bana bunu öğretmediniz

hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı

ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim

bana bunu söylemediniz’ (s. 9)

Şiirdeki Hızır simgesi de Sezai Karakoç’un dünyasına ışık tutar niteliktedir. Şiirde yer yer Hızır konuşur. Karakoç Kur’an’da (kehf / 59-81) anlatılan Musa ve Hızır yolculuğunda Hızır(as)’ın bilgece, gaybi mana ve hikmetleri karşısında Hz. Musa’nın her defasında fiziki ve bilinen ve tecrübe edilen dünya algısıyla soru sorması ve Hızır(as)’ın bilgeliği karşısında hayrete düşüşü gibi, gelenek ve geçmişinde devrana girerek seyran eder ve hayretin 40 kapılı odalarında Hızır’la yol arkadaşlığı yapar. ‘Kırk’ sayısının geleneğimizde apayrı bir anlamı vardır, bu da unutulmamalıdır ( kırk hadisler, kırklar, kırklara karışmak, kırkından sonra azanı teneşir paklar vs.. ). Bu şiir aynı zamanda bir medeniyet manifestosunun kaynaklarındaki alametlerin zuhur edişidir. Şiirin muhtelif yerlerinde değinilen ‘değer yargılarımızın öncüsü’ ve tasavvuratımızın sınırlarını görmemizde ip uçları verici başlıklar şöyle yazılabilir; Ashab-ı Kehf, Mevlana ve Şems, Hallac-ı Mansur, Şakk’ul Kamer, Efendimiz (as)’ın Doğumu, Hicret ve Mehdi.

Hızırla Kırk Saat, Hızırla Musa’nın yolculuğundaki esas ve araçların Sezai Karakoç sanat anlayışındaki sanatkâr sabrının (Musa’dan beklenen sabır), sanatkâr çilesinin ( yolculuk çilesi ) alegorik bir poetikasıdır denilebilir. Karakoç’ta sanatçı sabrı, görünmeden yavaş yavaş hücrelere işleyen nem gibi, vahşi nesnenin direnişini kıran ilahi armağandır. Sanatçı sabrı, sıkı duran eşyanın atom bağlarını fark edilmeyen dişlerle ve kemirmelerle söker, sonunda nesne sanatçıya teslim olur, yıkayıcısının ellerine düşen ölü gibi.Nesneyi nesnellikten çıkaran sanatçı, bu kez ona nesnelik onurunu iade edecektir. Sanatın ve sanatkârın varlığı için çile elzemdir. Metafizik , tasavvufi eğilmelere dayanan Karakoç sanat anlayışı, tarikata giren müridin önce çileyi ( Mevlevilikte 1001 gün çilesi) doldurması ve ardından dergah-ı izzete kabul edilmesi gibi sanatçı için de belli bir çile sürecini elzem görür. ‘ çilesini doldurmayan deha değildir’. Deha yahut sanatkâr nesne fobisi ya da nesne engelinden yola çıkar ilkin. ( zira o, nesneyle hesaplaşan adamdır). Bu trajik bağ, sanatçının kendi trajedisinden bir parçadır aslında. Nesneye ‘kapılmıştır’. Ya da ondan ürkmüştür. Eşyanın üzerine yürümek, bu kahramanca tavır, asgari sanatçı cesaretidir. Bu kadarcık yiğitliği olmayan sanatçı, çekicini kalemini, fırçasını ya da sazını kırıp yerinde oturmalıdır Karakoç’a göre.

 

SANAT ESERİ, SANAT VE REALİZM

Sezai Karakoç sanat yaklaşımı ihya hermeneutiğinin en yoğun ifadeler kazandığı bir alandır. Dirilme muştusu şüphesiz sanat- eser ve sanat eseri yaklaşımlarında belirir ilkin. Sezai Karakoç ’a göre sanat eserinin özellikleri şunlardır [14] :

  1. insanı değiştirmeli, çarpıp büyülem
  2. öz’de iç realiteye, sanatçının içinden kopup gelen gerçekliğe, teferruatta da dış realiteye uymalıdır.
  3. dış dünyayı, yaşadığımız hayatı olduğu gibi aktarmamalıdır.
  4. yaratılanın değil, yaratış’ın taklidi olmalıdır.
  5. ne hissin, ne de fikrin baskısı altında bulunmalıdır.
  6. ne toplum için nede kendi için, gerçek bir sanatkar için ortaya konmalıdır.
  7. hakikat özü taşımalıdır.
  8. insanın kalbiyle yakından ilgili olmalıdır.
  9. insanın tarihi ve sosyal karakteriyle de ilgilenmelidir.
  10. fazlalık ve eksiklikten uzak bulunmalıdır.
  11. eleştiri sınavını başarıyla vermelidir.
  12. okuru, kendine baktırabilmelidir.

Aşağıda bu hermeneutiğin öne çıkan epigraphlarına yer vereceğiz;

Sanat eseri zirvelere uçurum taşır. Bu yüzden de, insan, çoğu kez tam zirvede bir krater ağzına rastlar ve onun büyüsüne kapılarak başı dönüş bir vaziyette karanlığın kuyusuna yuvarlanır.

– Gerçek sanat eseri, insanı değiştirmeli, çarpıp büyülemelidir.

– Sanat eseri öyle bir varlık ve yaratıktır ki bir açıdan insanı metafizik yüksek fırınlarına sokup çıkarırken öte yandan tek başına bulutsuz ve sakin, zeytin dalı, çam kokusu ve güvercin dolu yaz göklerinde , yüksek heyecanlarla dolaştırır. Sanat eserinde ‘saf yaratış’ karşısında duyulan heyecan verici bir çarpıcılık gizlidir.

– Eser gündüzdür. Ama gündüzün doğması için sanatçı nice kabuslu gecelerle boğuşmuştur.

– Sanat eseri , ‘yaratış’ın taklididir, yaratılanın değil. Yapıt yaratılanın taklidi oldukça değerden düşer. Yaratış’ın her yeni kalışındaki , orijinal oluşundaki sırrı anladıkça yoğunlaşır.

– Sanatçı da eserin etkisindedir.

– Eser, insanın ruhunu ta dibinden kazıyarak oluşuyor. Ruh yaralanıyor, onu onarmak gerekiyor. Zaman içinde onarıyoruz ruhumuzu. Bu onarım kimi zaman da kendi kendine oluyor.

– sanat eserinde görülen teferruatlı dış dünya, sanatçının dışa dönüklüğünden ziyade, iç güvenini gösterir. Dış dünya sanat eserine kimlik değiştirerek, kimliğini yitirerek girer.

– Tabiatın eşyaya gördüğü işe sanatçının gördürdüğü iş arasında bir mahiyet farkı vardır.

– Sanatçının iç realitesi dış realiteye ağır basar.

– Büyük sanat eserleri, büyük bir realist tutkusundadırlar, uç denemelere göre. (sürrealist, şuuraltı görünümlü denemeler).

– Sanatçı, dış realite karşısında yıkıcı olduğu kadar yapıcı, yorumlayıcı, yenileyicidir. ( müçtehid). Eşyaya, tabiata, insana ve topluma , gerçekliğin hayallerine, yeni bir vaziyet alış verecektir, onlara karşı vaziyet alırken. Evreni tazeleyendir o. Yeniden doğuşa çağırıcı, gün ışığına çıkarıcı, eşyanın ve tarihin restorasyon çığırını yoklayıcı dirilişe çekip götüren bir güç, yetki, yeti ve ödevle donanmıştır.

– Tabiatla yalın ve çıplak bir karşılaşma halindedir sanatçı. Ses, renk, biçim, hareket, irili ufaklı birlikler halinde sanatçıya her an tabiatın açtığı bir şölen, ziyafet sofrasıdır.

– İkinci realite katı ise, tarihin toplum hazinesinde biriken tabakadır. Din, felsefe, bilim, düşünce, ideolojiler, eylemler, sanat eserleri tabakası. Yan, insanların ve toplumların, vahy, alınteri ve dehayla ortaya koydukları ve oluşturdukları, kimi yerde birbiriyle iç içe, insanlık sevgisi…

– Saf halde dış realite ile, başkalarının dışlaşmış iç realiteleri, sanatçının yaratışa özeniş yetisini kışkırtır, kamçılar, harekete getirir. Onu eğitir, onu denetler, ona ölçü olur, onu korkutur, ona güven verir.

– Sanatçının iç dünyasını yerinden oynatan, onu harekete geçiren ilk manivela rolünü tabiat ve hayatın oluşları, olgularıdır.

– Diğer bir realite olgu safhası ise ; din, felsefe, bilim ve sanat dünyasıdır. Bunlar sanatçıların iç dünyasını,’ eser vermek için yerleşeceği alanı yani hazırlık ortamını oluştururlar.’

– Sanat eseri ‘ fizikten bir kurtuluş, fizikötesine bir çıkış noktası ararken, ileri atılan bir köprü ucudur.’

– Eser, realiteyi, ezer, büzer, ondan yeni biçimler doğurmaya çalışır. Onu yontar. Ona eklemelerde bulunur. Ya da ondan çıkarmalar da. Fakat, daha önemlisi, onu içten değiştirişidir. Yani, adeta, ona fizik etkiden çok kimyasal bir etkide bulunur yapıt. Eser, tabiata yeni bir maya kor. Onun yönünü değiştirmeyi amaçlar. Daha doğrusu bunları yapan, bu amaçla içten yönelmiş olan sanatçıdır.

– Sanatçının iç dünyasında mayalanan, kabaran ve estetik coşku ve ahenkleri doğuran duygu ve düşünceler, yavaş yavaş belirmeye başlayan eserin siluetine bitişeceklerdir. Sanatçı artık son merhalesindedir. Eser verme merhalesi. Teorik olarak ayırdığımız bu merhaleler gerçekte birbirinden ayrılmaz ve iç içedir. Tabiat ve tarih dokusu içinde sanatçı bir yandan da sürekli olarak eserini oluşturmaktadır. Adeta rahim hayatını tamamladıktan sonra ortaya çıkacaktır. Yüce misyon bir miktar baskısını gevşetecektir. Artık realiteye bir ebedilik malzemesi gözüyle bakmaktadır bir süre için.

– Tarihin, insanlığın ördüğü eserler ağının üzerine eğilmeyi terk eden sanatçı, dış realitenin katı kabuğunu kıramayacak, fotoğrafçı veya röportajcı sınırının ötesine geçemeyecektir. Kendi eselerinin kurallarına fazla bağlı kalan sanatçı da kozasının içinde hapsolan ipekböceği gibi kendi kendini geçmişinin mezarına gömmüş olacaktır.

– SANATÇI NESNEYLE HESAPLAŞAN ADAMDIR.

EDEBİYAT

Müslümanı her alanda düşüncesiyle hesaplaşmaya davet eden Karakoç, edebiyatın insanı düşünceyle korkmadan karşılaşabilecek hale getirdiği kanaatindedir; ‘ edebiyat düşünceyi daha yumuşatarak kabul ettirir.’ Düşünür ve yazar anlayışı Sezai Karakoç ‘un edebiyata ve edebiyatın işlevine ilişkin en genel ifadelerini teşkil eder; ‘düşünür ya da yazar, kişilerin amaçlarını yoklayan, bu yoklayışı onlara sunan ve sonuçlara göre onlara amaçlarını gözden geçirmeye çağıran, böylece toplumun elle tutulur, gözle görülür amacının oluşmasına katkıda bulunan, topluma adanmış bir kader görevlisidir.’ Karakoç’ta edebiyat, insanın özüyle ilgili, onun kişiliğine bir maya katan ilahi lütuflardır. Yeter ki bu lütuflar kötüye kullanılmasın, edebiyat aşkından ( müteal olandan) koparılıp an’ın hazlarına kurban edilmesin. ’Hayatın her yönü, duyarlığımızın her türlüsü, özlemlerimiz, iç yaşayışlarımız bu edebiyatla canlanacak ve anıtlaşacaktır. Geçmiş büyük edebiyatımızla da gelenek bağlantısını kurmayı unutmayacaktır elbet bu edebiyat.. edebiyattan halka, halktan edebiyata gidip gelen ve her gidip gelişte bir kat daha derinleşen, zenginleşen ve gelişen bir estetik doğurganlık faktörü önemli bir rol oynayacaktır. İçinde bulunduğu İslam medeniyetinin sanat gücünden yararlanmayan , geçmiş edebiyatımızı inkar eden, yaşadığımız hayatla da ilgilenmeyen bir edebiyatı gerçek bir edebiyat olmasına imkan yoktur’ diyen Sezai Karakoç’un bu cümlelerinde edebiyat anlayışının köklerini ve hudutlarını görmek mümkün. Özlem – iç yaşayış – diriliş – gelenek – kültür – halk – derinlik –estetik doğurganlık (estetik ve ruhun dirilişi) – İslam – medeniyet – hayat..

Bu kavramların Sezai Karakoç düşüncesindeki bazı açılımları şöyle:

“edebiyat alanına bakıyorum, insan, bu edebiyatın, bu toprakların edebiyatı olduğuna ne yapsa kendini inandıramaz. Bu edebiyat 50 yıl önce bir imparatorluk kaybetmiş bir halkın edebiyatına benziyor mu?”

“insanın derinliğinden gelen coşku ve ilhamlarla beslenmeksizin temelli bir kültürden mahrum, sığ bir akım olma özelliğini, bir türlü aşamayan Tanzimat edebiyatı bu gün bile hala içinde bulunduğumuz ve acısını bütün toplumca ta içinden çektiğimiz edebiyat yoksunluğumuzun başlıca sorumlusu bu çığırdır”

“güzellik insanı ilk elde yücelten değerler planıdır. Ama ruhu bütünüyle kaplarsa, insan plastiğin köpüğünde boğulabilir. Estetik, ruhun, ‘kalp’ durağından öteye, bütünüyle değişme, adeta kimyasal bir başkalaşıma uğramadan geçemez. Her güzel çizginin ardında, erotizmin tuzağı kuruludur. İnsan bu kamufle edilmiş çukurları aşmasını bilmezse, ruhun ilerlemesini tamamlayamaz. Önce ruhla el ele, güle oynaya giden güzellik, kıldan ince bir dar boğaz ya da kapıya gelindiğinde, ya dışarıda kalır, ya da özündeki bütün libidal ve narsist artıkları pul pul dökerek, saf bir şekilde ideal aleme ait yanıyla ruhla birleşimini, kaynaşmasını yapar.”

“Destan: kader çizgilerinin altının iyice çizildiği, kahramanın trajik serüvenlerinin kaderi eşya kabuğundan soyduğu bir insanlık hamlesi ve kuruluş çerçevesi olarak büyük değişme ve dönüşmelerde ortaya çıkar.”

“Kültür ve Eğitim: bir yoğurma ruhudur kültür. Kendi kültür temellerimize kendi ahlak anlayışımıza, kendi hayat görüşümüze inip oradan çağın bütün imkanlarıyla donanmış bir ideal çıkaramazsak, beklenmeden gelmiş son ve sol misafir, maarifimizi gömmeden gitmeyecektir”

“Dil: Dilciler dili o kadar ileri sürmüşlerdir ki, neredeyse bu, kültür ve düşünce eşit dil iddiasına kadar varmıştır ve yeni kuşakları dille uğraştırarak gerçek ve temelli bir kültürden mahrum bırakmışlardır. Çünkü dil bir kültür gibi sunulmakta, yalancı ve aldatıcı bir görüşle kültür ihtiyacı da karşılanmakta ve böylece asıl kültür ve düşünce yoluna gidilmesi zahmetine katlanmaktan yeni nesiller sözde kurtulmaktadır.”

“Tiyatro : hayat bir tiyatro, bir diyaloglar yığınıdır. Diyalektik izlenimli diyaloglar yığını. Tiyatronun o kadar önemli oluşu belki bundan eski Yunan’ da. Tiyatro bir nevi, günlük hayatın içine sokulan bir tapınak gibi. Tapınaksa daha uzakta duran tiyatroların tiyatrosu gibi bir tiyatro.”

Cumhuriyet döneminde yeni yapılanma ve dünyadaki siyasi akımlardan da etkilenen edebiyatımızda sosyalist yaklaşımlar görülmüştür. Köy romanları.. Toplumu derinliğine ele alamayışı hakkında Karakoç ‘ bir kere bu romanlar.. sanat bakımından çok zayıf, derme çatma eserlerdir. Bu eserlerden bilgisizlik ve kaygısızlık akmaktadır. Ne insana, ne tabiata, ne topluma, ne tarihe yeni bir sanatçının orijinal bakış açısından bakabiliyor bu eserler. Bir insan doğurulamıyor, bir tip yoğurulamıyor. Fikir de, insan hayatına sindirilmeden, eserin dışında, tutmayan bir çimento gibi kuruyup çatlayıp yere dökülüyor.’

ŞAİR VE ŞİİR

Şair milletin sözcüsü, yorumcusu ve gerekirse yol gösterenidir. Şair, milletinin kalbidir. Atan nabzı, çarpan yüreğidir. Şair, milletine kafatasıyla, gönlüyle ve ruhuyla yapışıktır, diyen Karakoç, bizce onun bir şair olarak, bir diriliş fikriyatının kurucusu olarak hangi sorumluluk hissiyatı içinde olduğunun ifadesidir. Yine O’nun deyimiyle, bir milletin ihtişamını, duyarlığını, öfkesini, mutluluğunu, inceliğini anlamak istiyorsanız şairlerine, özellikle şairlerine bakılmalıdır. Zira o kelimelere ‘ruhunun çekicini’ indirecek, her an olağanüstü duyarlıklı olacak, kelimelere bu duyarlığı bütün şiddeti ve elektriğiyle yükleyecektir. Veliliği , önderliği, kahramanlığı, savaşçılığı, aşkı ve ölümü, milleti adına, insanlık adına, kelimeler için bir kere daha yaşamak borcundadır. O insanlık tragedyasında, soluk aldıran bir gedik açmak için kendi trajedisini unutmak zorundadır. Karakoç poetikasında Şair çağdaş olmamalı, çağa karşı direnmelidir. Protestosu, reddi, boykotu da olmalıdır, uzlaşması ve diyalogu kadar.

Karakoç, bir yazısında ‘pergünt üçgeni’nden bahseder. Pergünt üçgeni’ne göre;

1/ şair, sürekli kendini yenileyerek kendisi olmalıdır. [15]

2/ şair, kendine yetmelidir. Fildişi kuleyle değil, realiteyle ilgisini kurmalı, varlığa da dargın olmamalıdır. Şair eşyanın kilit noktalarına mim koymalı, evrene bir disiplin getirebilmelidir.

3/ şairde sağlam bir içgüven olmalıdır. Yaşama sevinci taşımalıdır. Bu sevinç bedenden, neftsen gelen hazlar değil, ruhun ışımasından doğan aydınlıktır. [16]

İslam toplumlarının her medeniyet hamlesinde ilham ve vahye dikkat çeken karakoç’un şiirin ilke, ödev ve oluşumu üzerine görüşleri günümüz şiirinin içine düştüğü durumda şifai özellikler taşır. şiirin ‘vizüel’ bir karakter taşıyor olmasına gösteri sanatlarının bir unsuru haline getirilmesine Karakoç şöyle tepki verir: ‘ tv ekranları, tiyatro ve sinema salonları, şiirin bir kurban gibi boğazlandığı sunaklar olmamalı.’

‘şiir vahy ve hikmetten yanadır, şeytanın dil sürçmesi değildir’ diyen Karakoç, ‘ beyan etmenin sihir ‘ olduğu bir geleneğe ait bir şair olarak şiir oluşumu ve şiirin misyonu hakkında şöyle der;

‘şair, kafasına üşüşen kelimeleri çarmıha gere ve kendisi de o kelimelerle birlikte çarmıha gerile, doğum acıları içinde kıvrana kıvrana şiirini biçimlendirir. Şiir ebedi biçimini bulduğu an oluş bitmiştir, metamorfoz tamamlanmıştır. Arı ve ipekböceği geride kalmıştır. Bal ve ipek hazırdır. Şiir tamdır’.

Şiirin misyonu:

Karakoç anlayışında şiir,

1) eğitimdeki ruh ve zihin terbiyesinde etkindir.

2) promete sanatı denilen moral ödevi, yani kötü iradelere karşı başkaldırma aracı olarak olması. Pascal’ın ‘esprit de finesses’ dediği sezgici zekayı geliştirmesi ve eğitmesi.

Şiir duymuş bir yöneticinin kolay kolay zalim olmayacağına inanır Karakoç. Bu inanışıyla şiir ve medeniyet ilişkisine önemli bir atıfta bulunur.

 

ÇIKIŞ:

Sezai Karakoç sanat, edebiyat ve düşünce yaklaşımlarında bir antitezi , savunmacı zihin işleyişini değil, yeni bir ruh olanağını, yeni bir diriliş soluğunu ortaya koymuştur: DİRİLİŞ TEZİ. Fizikten kopmadan, metafiziğe eğilmiş, fikrin incesinden gülün incesine açılmıştır. Akif Emre bir röportajında “İslamcı aydın medyanın diş geçiremediği kişidir” derken üstat Sezai Karakoç’tan bahsediyordu. Medyaya, çağın bunaltıcı düşüncelerine, ‘bay yabancıya’ varoluşlarını ‘ısırtmak’ ‘kaptırmak’ istemeyenler, uyanık olmak, dava sahibi olmak, aşkı, sevgiyi ve çileyi taşımak gibi hasletlere talip olmak isteyenlerin SEZAİ KARAKOÇ KÜLLİYATI’nı özümseyerek, hazmederek okuması ve bir diriliş eri olarak aksiyon imkanlarını kurcalaması gerekir.

“bu dünyada olup bitenlerin

olup bitmemiş olması için

NE YAPIYORSUN?” (SK). [17]


Dipnotlar:

[1] …

[2]…

[3] Batı düşünce akımları iki fikir esası üzerinden özetlenebilir;

  1. a) varlık bilinci belirler. b) bilinç varlığı belirler.

Sezai Karakoç yazdıklarıyla batı düşüncesiyle İslam düşüncesinin ilk ciddi münazarasını ortaya koymuştur diyebiliriz. Yoğun bir okuma sürecinin içinden geçen Sezai Karakoç batı ve doğu düşüncesinin en uç noktalardaki kaynaklarına ulaşmış, mukayese ve münazara etmiştir. Sezai Karakoç’a göre Müslüman aydının üç görevi vardır: 1) kendini bilmek. 2) doğuyu bilmek. 3) batı düşünce ve edebiyatını güçlü ve zayıf noktalarına varıncaya kadar bilmek. Sezai Karakoç yazınından bazı isimler: Sartre, Camus, Nietzsche, Marx, Kafka, Malraux, Dostoyevski , Tolstoy, Faulkner, Saint- John Perse, , İvo Andriç, çağdaş batı düşüncesinden çevirileri; T. Williams, Alain, Gabriel Marcel, Paul Claudel, Martin Heidegger, Eugene İenesco.. yine edebiyat yazıları (eğik ehramlar) ‘ındaki ‘Dante ve İslam ‘ ile ‘ Rimbaud ve İslam’ başlıklı yazılar Sezai Karakoç okumasının nerelere uzandığı hakkında bizi fikir sahibi kılacaktır.

[4] Şiirin Bir Altın Çağı / Ece Ayhan

[5] ‘benlik pürüzü’

[6] Cahit Zarifoğlu Sezai Karakoç’a ithafen yazdığı bir şiirde şöyle der:

‘şu küçücük kalpte

( yaman halimiz helal ettiremezsek )

nice hakkın yüklü’

[7] Sezai Karakoç’un ekonomiyle ilgili görüşlerini ‘islam toplumunun ekonomik strüktürü’ adlı yazısında bulabiliriz.

[8] ‘ Her gün yeniden doğarız / bizden kim usanası’

‘ Yunus öldü deyû sala verirler / ölen hayvandür aşıklar ölmez’

[9] ‘Dünle beraber gitti cancağızım / Düne ait ne varsa / Bu gün yeni şeyler söylemek gerek’

[10] ‘ Madem ki Hakk’ın bize va’dettiği haktır / Şark’ın ezeli fecri yakındır, doğacaktır’

[11] kent gazetesi / Kilis / 1964

[12] Sanat Eserinin Kökeni / Martin Heidegger / Babil Yayınları (Erzurum)

[13] kur’an’dan öğrendiğimize göre , Allah-ü Teala Hz. Adem’e eşyanın isimlerini öğretmiş ve bu vasfından dolayı meleklere ‘ Adem’e secde edin’ denilmiştir. İnsan yeryüzüne ‘düşürülürken’ yanında azık olarak eşyanın isimleri vardır. Eşya ile hesaplaşmayan azığını heba etmiş demektir. Bu bağlamda gerçek sanat , Karakoç’un da dediği gibi bu hesaplaşma yolunda insana manevi tramplenler olmalı, ve insan yaşam koşusu içerisinde bu ‘sanat tramplenlerine ‘ basıp metafizik alemlere sıçramalıdır. Tüm gövdesiyle, duyuşlarıyla.

[14] Doğu’nun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç / Turan Karataş / 1. bsk. 1998.

[15] ‘ Aslında yeni olmak ‘eskinin sırrını bulmaktır. Çünkü , o ‘eski’ bir nevi ölmezlik kazanmıştır. Şair de zaten o ölmezlik sırrının peşindedir.’ ‘ gelenek dünyası, çok boyutlu ve cepheli bir dünya olarak şairin okuludur. Bu okuldan geçmek zorundadır. Aşkla, sevgiyle, çileyle..’ S.K

[16] ‘ şair , o kişidir ki, bütün umutların kaybolduğu bir anda, toplumun bir gün bu ölü noktayı aşacağına dair bir ilham ve inancın etkisiyle doğrulur ve sesini yükseltir.

[17] Sessiz Müzik /sesler . s. 98