Özgürlük Hapishanesi

Görsel

Geçen gün dost kitabevinde “kitap avcılığı” yaparken yeni bir yazar keşfettim: Michael Ende. Aslında daha önce kitaplarını felan görmüştüm raflarda. MOMO ve 30’dan fazla dile çevirilen milyonlarca çocuğu büyülemiş  BİTMEYECEK ÖYKÜ adlı kitabıyla fantezi edebiyatında bir fenomen, Michael Ende.  Bugünlerde  ÖZGÜRLÜK HAPİSHANESİ isimli kitabını okuyorum. Kitap 8 kısa öyküden oluşuyor. Kitaba adını veren “özgürlük hapishanesi” öyküsü çarpıcı. Adı “inşallah” olan kör bir dilenci Emirelmü’minin’e bir hikayesini anlatır. Burada ayrıntıları vermeyeceğim.
Ama çarpıcı kurgusundan şunu çıkarmak mümkün “Özgürlük de bir hapishanedir. Tam özgürlük tam tutsaklıktır.” İnsan, irade, özgürlük, ışık(tanrı), seçmek, dünya, gibi kavramları sarsıyor.. Tam bir fantazya dünyası..

Özgürlüğün fazlaca vurgulandığı günümüz Amerikan Hayat-Düşünce tarzında yaşıyoruz ve Özgürlük de bir dayatma halini almış grünüyor. Putlaşıyor.  Özgürlük adına yeni tutsaklıklar üretiyoruz kendimize.

**

Bugün Kızılay – Batıkent metrosuyla eve dönerken bu kitabını okuyordum. İneceğim durağa yaklaşırken, kitabı kapatıp ayağa kalktım ve kitap elimde bir levha gibi karşıdan bakanın açıkca görebileceği şekildeydi.  Ayaktaki, okuldan dönen lise öğrencilerinden bir kız kitabın kapağıyla birden karşı karşıya geldi ve yüzündeki hayreti görmek zor değildi: “Özgürlük Hapishanesi”.

Bazen bir kitap kapağı bile yeter, düşünmek için, hayret için.

Hayretiniz bol olsun!

**

kitaptan bir alıntıyla bitirmek istiyorum:

‘Hapisiz biz, mahkumiyetimizse

sayısız bilinmezlik sürekli işkence ederken bize

birini seçmek, kendi irademizle.

Bir insan nasıl karar versin bilinçle,

donatılmamış ki geleceğe dair bilgiyle.

Hoş buna sahip olsa bile,

bağlı olur adımı seçim yapamaz yine;

her şey önceden belirlenmiş bir kere.

Onun için de bilgi tüm dünyaların hakimindedir sadece,

O yönetir yıldızları ve O yönlendirir,

ruhlarımızı, istediğince.’

(Nureddin El Ekber’in gazelinden, 1130 dolayları)

En güzel güzellik çaba harcamadan olandır

Görsel

nasılsın sorusuna etimolojik bir parantezden sonra cevap vermek istiyorum (şöyle ki): “Nasılsın = Ne Asılsın” demektir. bu günlerde (ve uzun zamandır) aslımın ve özümün ne olduğu konusunda kendimle sürekli sancılar çekiyorum. midem yanıyor, başımda esmer sabahlar esiyor. Sözümü kendime geçiremediğim zamanlara yanıyorum daha çok, başkalarına söz dinlettirmekle zaten ilgim olamaz. su içmeye inmiş bir ceylan gibi savunmasızım. serseri tembelliği ve uykuyu, ve geceyi, ve kitapları ve kahveyi, gözünün içi gülerek tebessüm etmeyi sonra bir şarkı dinlemeyi, insanın kendisiyle olan en büyük dostluğu ve amansız savaşı büyüterek keşfediyorum. meydan okuyarak meydanlara: meydanlardan çekilerek. bilerek güçsüzlüğün yaşamak demek olduğunu, basitliği, az’lığı, sadeliği, yetinmeyi, azalarak çoğalmayı: tüm bunların başkent olduğu sıcak evleri, susarak en keskin şekilde konuşmayı.. tembellik ediyorum, bol su içiyorum, tv izleyip uzun seyahatler düşlüyorum, kendimi bir tren koltuğunda, sıcak ve mutlu, dışarda yapmurda ıslanmış van gogh sarısı tarlalar, van gogh mavisi bir gökyüzüyle, salvador dali’nn fırça darbeleriyle tanrıya karşı büyük hüsn-ü zan besleyerek-büyüterek yaşıyorum, tek sermayem bu. yüksek sanat ve düşünce, yüksekten düşmeyi gerektirir. bedeli olan şeyleri seviyorum. antalyadayım.. uzun zamandır yapmadığım sabah kahvaltılarını yapıyorum. cemal süreya der ki, “kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı”.. yine de öyle olmalı diyorum kendime.. kendimi bir şeylere inandırmak istiyorum.. basit, küçük, az, iddiasız, yalın, böyle şeylere işte.. geri durarak, gayret etmemeye gayret ederek, tadsızın tadına bakmak. küçük şeyleri büyük önemseyerek.. zor henüz kolayken yapılmalı.. dünyanın en büyük şeyleri küçükken tasarlanmalı.. biliyorum büyük işler yapmaya kalkışmaz bilgeler, ve büyük işler yaparlar.bilge için her iş zor, bundan dolayı hiçbir zorlukla karşılaşmaz onlar. bir şey yapacaksam, o şey gerçekleşmeden önce yapmalıyım, bunu iyice anladım. başta ne kadar özenliysen, sonunda da öyle olmayı da öğrenmeliyim ki bütün toplarım karşı tarafa geösin, ne zaman rakibi hafife alıp, topa yavaş vursam toplarım fileyi geçmiyor. ne zaman bilgiçlikle tenis oynamaya kalksam huysuzluğum artıyor. bilgiyi azaltıp her şeyi hissederek nefes alıp verdiğimde ise “rengarenk bir ahenk” ile yaşıyorum. bunun özü, kendimi ve insanları aydınlatma arzusundan vazgeçmek. sadeleşmeyi amaçlamak. en güzel güzellik çaba harcamadan olan. en güzel sabahlar çaba harcamadan uyanılmış sabahlar.. en güzel sohbetler çaba harcamadan, gayretsiz, telaşsız, zamansız yapılmış olanlar.. kimseyle yarışmadan..

hüzünlü ve düş’lüyüm. yüksekten düştüm. gayretsizliği özlüyorum. yarışmamayı..

yağmurun merhametinde ıslanmayı.. övgüsüz varolmayı istiyorum..

şekersiz çay içmenin tadına varanlar için bir tane şekercik bile çayın tadını bozar..

bunca lafın kısası, i’jaz olanı: dünyanın şekeri tadımı bozuyor..

düştümse sana bakarken düştüm efendim.. eşikte uykuya daldım..