‘Artistik Fikirler’ Konferansı

12 Mayıs Pazartesi günü Malatya İnönü Üniversitesindeyiz inşallah. 

Sanat, sosyal psikoloji, felsefe, teknoloji, İş hayatı, internet – yeni medya, üniversite ve gelecekten söz açıp kitaplar ve filimlerle bahsi kapatacağız.

Sakinler de kazanır diyeceğiz, hem ayrıca ‘kazanmak ne demek?’ gibi sorunsallara da değineceğiz. 

Belki şiir de okuruz.

Gelsin çaylar, gelsin dostlar..! 

—-
Mustafa Çakıroğlu

danışman – yazar

konferans

Digital Okur-Yazarlık Travması

Görsel

( Uzun zamandır blog yazısı yazmadığım için sitem eden Lily, belki de bu yazının kendisine ilham olmuştur. :)

Voltaire’den Candide’i okuduğumda Finike’nin denize bakan bir tepesinde kurulmuş bir öğrenci evindeydim. Yaş 16. Kıştı ve soğuktu. Soba kullanmadığımız gibi soğuk suyla duş alıyor, günde 1 öğün yiyorduk. Sebze-meyve kasalarının üst üste konulmasıyla oluşturulmuş bir kütüphaneden dünya klasiklerini okuyordum. Candide’i hiç unutmam. Fıçıdan Hikayeler’i de. Yer Altından Notlar’ı  ve tabii ki de ‘İnsan Ne İle Yaşar?’ı da. Bunları zihnime kazıyan öncelikle biraz önce zikrettiğim şartlar. Her kitab hafızamda okunduğu yer, coğrafya, hava durumu, sosyal ve ekonomik koşullar,  mevsim, koku, sıcaklık vb. şeylerle birlikte aklımda kalıyor. Ne okuduğun kadar ‘nerede’ okuduğun da okuduğundan ‘ ne anlayacağını’ belirleyen bir şey oluyor böylece.

Facebook, Twitter, Amazon, Google gibi yeni teknolojiler ortadan kaybolmayacaği gibi gerileme de olmayacak ve hatta çok daha etkin çalışmaya başlayacaklar.

Gözlemim odur ki, dijital ortamlar düşünme, okuma ve anlama gibi insan için elzem olan vasıfları dönüştürüyor, değiştiriyor. Kötü yönde. ‘Bilgisayarda oyun oynamaktan kitap okumaya vakit bulamayan çocuk’ eleştirisi değil bu yazının konusu. Bilgisayarda oyun oynadığı için ‘soyut harflerle yazılmış tekdüze-sade bir metni’ okuyamaz hale gelen bir beyin evrimine dikkat çekmek istiyorum.

Rasyonel fikir üretme deneyiminden günümüz gençleri mahrum. Çünkü okumuyorlar. Okumak kişiye ne sağlar? Kısaca, sakin düşünme süreçleri sağlar. Bu süreçler sonunda kişi beyin kıvrımları arasında ‘stand’ durumundan under-stand durumuna geçer. Bugün insanlar google, facebook, twitter gibi sosyal ağlarda hız’a odaklı bir hiper-metin örgüsü içinde ‘gerçekliği ve hayatı’ kuşattıkları varsayımıyla yaşıyorlar. Aktif twitter kullanıcıları uzun metinleri okuyamıyorlar. 140 karekterlik kısa ani fikir(imsi) patlamalarla yazılan textler kişinin okuma ve düşünme reflekslerini de değiştiriyor. Değiştirdi. Köşe yazıları günden güne kısalıyor. Sık sık ara başlıklar atılıyor.

Dijital kuşak hızla dahil olup, hızla uzaklaşan bir kuşak. Sebebi hiper-metinler. Sürekli yenisi açılan sayfalar ve linklerle surf yaparken aslında okuma-anlama epistemolojisini değiştiriyor – kısırlaştırıyor.  Blog yazarlarının, twitter kullanıcılarının genel özelliği ani fikir patlamalarıyla yazılmış, bütünlüğü olmayan, dağınık, derinliksiz, sığ yazılar. Hızlı okuma isteği ve daha az okuyarak daha çok ‘malumat’ sahibi olmak isteği. Bu çocuk ve gençlerimizin( üniversiteliler dahil), neden ‘böyle’ niteliksiz olduklarını ve ‘niceliğe’ boğulduklarını özetlemektedir.

Dijital okumalar için yaptığım bu eleştiriye bir örnek olsun diye woody allen’den bir alıntı yapmak istiyorum;

“Ben hızlı okuma kursuna devam ettim ve Savaş ve Barış’ı yirmi dakikada okumayı başardım. Anladım ki kitap Rusya’yla ilgiliymiş.”

Hiper okuma, yani dijital okuma. Resimli, bol linkli, gerektiğinde videolu, aralarda google searchleri, twitter tweetleri, instagram photoları, status update’ler.. Artık bu tarz bir ‘okuma-anlama’ pratiği içindeyiz.  parça parça yerlerden kesik kesik okumaların oluşturduğu bir ‘bilgili olduğunu zannetme’ yanılsaması. Hikmetsiz  ve derinliksiz. Kadim medeniyetimizde ‘aramakla bulunmaz ama bulanlar ancak arayanlardır’ denilerek ‘arama’nın kendisi yüceltilmiştir. Aramak bir eğitim sürecinin bizzat kendisi olmuştur. Bugün kullanıcıların daha çok ‘tık’ladıları (like’ladıkları) sayfaları, arama motorlarında üst sıralarda görüyoruz. Algoritma böyle çalışıyor. Ve bizim aramalarımız sonucunda ilk sayfalarda çıkan sonuçların çoğu bu kısır döngüden oluşuyor. Ve gelinen noktada aranılan ve bulunan şeyler sürekli google aramaların ilk sayfalarına hapsedilerek diğer bilgiler ve veriler ‘öldürülüyor’.  Google bize sunduğu kolaylık (facility) hizmetleri ile bizleri aptallaştırmakla kalmıyor nasıl yaşayacağımızı, hangi bilgiye (sınırlı sayıda) ulaşabileceğimizi belirleyerek dijital manipulasyonlar yaratıyor.

Görsellik arttıkçe, hiper (zengin) metinler- dijital okumalar da okumanın merkezi haline geliyor. Peki bunun faydası ne? bizi daha bilge, daha vicdanlı, daha anlayışlı ve hikmetli insanlar yapıyor mu?

‘Soyut düşünce’ harflerin tipografisine yerleştirilen seslerde gelişir. Kendini böyle var edebilir ancak. Ve kişinin vicdan, empati ve anlayış gelişimi için de bu ‘soyut’ süreçler çok önemlidir.

Bugün bir çok hiper-metin okuyoruz ama vicdanımızı harekete geçirebilir muyuz?  Yunus Emre’nin deyişiyle  “Okumanın manası kişi Hakkı bilmektir”in hakkını verebiliyor muyuz?

Bilgiyi iman, etik ve aktiviteden ayrıştıramayız. Öyleyse ‘bilgiyi ve değeri’ kitlelerin – yığınların onayına bağlayan bu yeni epistemolojik dijital evrim sürecinde dikkatli olmamız temel düşünce ve uğraşlarımız arasında olmalıdır. ‘anlam çıkarmak, metin yazmak, düşünmek ve bir ‘yere varmak’ için ‘hiralarımız’ inzivalarımız olmalıdır.

Ancak Hira’sı olanlar ‘okuyabilir’.

Okuma bilmese de…

__________

PS. Konunun nörolojik ve nöropsikolojik yönlerinin de araştırılması dileğiyle..

 Vesselam..

Okuma için: http://britannia-spb.ru/downloads/Prensky-Digital-Natives-Digital-Immigrants-Part2.pdf

Basit Yaşa / Live Simple!

Öncelikle kendinizden bahsedebilir misiniz?( İsminiz, kaç yaşındasınız, mesleğiniz gibi )


 İsmim Mustafa İjaz. 29 yaşındayım. Arkes Kreatif Fikirler’de metin yazarı (copywriter) ve konsept tasarımcısı olarak çalışıyorum. Bununla birlikte Bilim Tarihinde master yapıyorum.

 – Simple Living felsefesini ilk nasıl öğrendiniz?


 Antalya’da bir yörük aile geleneğiyle büyüdüm ve bu da modern hayatta basit yaşama motivasyonumu besleyen şeylerden birisi oldu. Yörük, yürümekten gelir. Yörükler yürür çünkü. Yürümek için hafif olmalısınız. Çok fazla yük edinmeden, doğayla ve kendinizle barışık bir şekilde yaşamaktır yörüklük. Akdeniz Toroslarında dedemle geçirdiğim çocukluk günlerinde, doğada çok az şeyle nasıl bir yaşam kurulabileceğiyle ve bu kadar az imkanın ve eşyanın içinde ne kadar çok mutlu olduğumuzla ilgili hatıralar oldukça berrak zihnimde.

Basit yaşam benim için o zamanlar ne zorunluluk ne de bir seçimdi. Kendiliğinden, doğal gelişen, organik bir şeydi. Adeta içine doğmuştum. Sabah güneşin keskin ışığıyla uyanır, gece gökyüzünün büyülü yıldızlarını seyre dalar,  akşam erkenden yemeklerimizi yer, elektriklerin olmadığı dağ evinde odun ateşinde demlenmiş çayımızı içerken büyüklerin sohbetlerini dinler ve sonra erkenden uyurduk. Yaşam basit ve berraktı.

 Doğada olmak bize yalın olmayı öğretir. Özümüzle yetinme, farkına varma, bütün kaynakları israf etmeden kullanma, eşyaların gölgesinde değil de, kendi öz nefesinle kendin olmanın hafifliğine vararak özgürleşmeyi tattırır doğa. Güneşle ve Ay’la senkronize olmayı, yani gece ve gündüzle, ışık ve karanlıkla..Suyla, toprakla, ateşle, ağaçla, bitkiler ve hayvanlarla. Doğa sizin ışığınızı yansıtmanız için var. ve o ışık ‘basit yaşayarak’ ortaya çıkar.

Günümüzde insanların %75i şehirlerde yaşamakta. İnsanoğlu kendini küçücük daracık betonarme şehirlere gönüllü hapsettiği sürece basit yaşamayı öğrenmek çok zor. Çünkü büyük kentler insanı doğadan koparıp kendi dinamikleriyle varolmaya zorluyor. Bu dinamikler: ‘daha çok tükettiğin takdirde değerlisin ve mutlusun’ (öz-saygı eksikliği) , ‘ancak daha çoğuyla yaşayabilirsin’ ( açlık korkusu) gibi, ‘helmin mezid’  çılgınlığı türünden şeyler.

  ‘Metropol günahlarının sebebi doğadan kopuş’ demek geliyor içimden. Doğal yaşamdan uzak bir hayat ‘sorgulanmamış’ bir hayat demek çünkü.  Öylesine, -miş gibi bir hayat.

 -Kendi hayatınıza uygulamadan önce nasıl bir yaşam tarzı sürüyordunuz?

 Basit yaşamın ne kadar hakkını verebiliyorum tartışılır. Günümüzde şehirlerde gittikçe de zorlaşıyor bu. İhtiyacımız olmayan şeyler bize ihtiyaç gibi gösteriliyor ve insanlar aslında hiç ihtiyacı olmayan şeylere sahip olmak için amansız bir hırsın içine giriyorlar, borçlanıyorlar, adeta kendilerini kaybediyorlar. Bir an durup ‘gerçekten neye ihtiyacım var?’ sorusunu sormaya cesareti yitirmişiz. Yapay gıdalarla, yapay duygularla, yapay hayatlar yaşıyoruz.  Egolar tavan yapmış. Teşhirde zirveleri zorluyoruz. Böyle bir ortamda ‘Basit yaşam mı? Pardon, o da ne demek?!’ diyoruz yaşam tarzımızla. Basit yaşamak kısaca Ego’suz yaşamak demek aslında. Sosyal medya  basit yaşamayı zorlaştıran bir şey mesela. Sosyal medya çarkı ‘ego’ üzerinden dönen bir şey.

Üniversite eğitimim sırasında Erasmus programıyla Danimarka’ya gittim ve İskandinav kültüründen oldukça etkilendim. Bu deneyim kafamdaki simple living, ‘less is more’ felsefesini pekiştirmemi sağladı. Kopenhag’da insanlar ‘title’ı (prof.’lar dahil) kullanmıyor, içinde milletvekillerinin de olduğu çok geniş bir halk kitlesi (10 kişiden 9’u) bisiklet kullanıyor, binaların çoğunda tabela bile bulunmuyor. Marketler akşam altıda kapanır ve haftanın her günü açık olmaz. Hayatın her alanında bir sadelik, yalınlık ve dolayısıyla kolaylık görürsünüz. Daha çok gülen insan, daha az çalışma saatleri. Dünyadaki en mutlu şehirler sıralamasında Kopenhag’ın ilk sırada olmasının altında belki de bu ‘basit yaşam’ normları var.

 – Simple Living’ i uyguladıktan sonra hayatınızda değişen şeyler oldu mu?

 Kopenhag’ta hayatıma kazandırdığım üç alışkanlık: Gittiğim her yere sırt çantasıyla gitmek, öğlen yemeğimi (sandviç) evde hazırlayıp öyle dışarı çıkmak ve bisiklet kullanmak. Bunlar basit ama çok etkili yaşam pratikleri oldu hayatımda. Türkiye’ye döner dönmez ilk iş olarak kendime bisiklet aldım ve çok faydasını gördüm. Erzurum gibi karın kışın olduğu bir yerde üniversiteye bisikletle gidip geldim ve soğukta otobüs beklemekten kurtuldum. Ve istediğim yere kendi enerjimle gittim. :)

 Erzurum’da uzun süre et yedikten sonra et yemeyi bıraktım ve pesketaryan olmayı seçtim. Bu da bana dışarıda ne yiyeceğim konusunda müthiş bir kolaylık sağlıyor. Ne eti yiyeceğimi düşünmek yerine hiç yemiyorum. Asitli içeçekler içmiyor, hazır gıdalardan mümkün olduğu kadar uzak duruyorum. Doğru beslenmek de ‘basit yaşamın’ önemli konularından birisi. Zira, İnsan yediğidir (We are what we eat).

Basit yaşamak deyince aklımıza şunlar gelmeli diye düşünüyorum,

-Daha az karbon ayak izi

-Daha az su ayak izi (bu çok önemli gerçekten)

-Daha az tüketim, daha çok empati

-Daha az şikayet, daha çok şükür

-Daha çok zaman. Kendimiz, eşimiz ve çocuklarımız ve dostlarımız için. Okumak ve düşünmek için.

-Basit yaşam sayesinde, ruhsal, duygusal ve fiziksel yönden daha sağlıklı ve huzurlu oluruz çünkü evimiz, bedenimiz ve zihnimiz temiz, sade ve açıktır. Uyku saatlerimiz düzenlidir.

– Basit yaşamak bizi zengin eder. Çünkü ihtiyacımız olmayan şeylere para harcamayız:)

-Basitlik özgürlüktür, müstağniliktir.

Olduysa, yakın çevrenizde sizdeki değişikliği fark edenlerin tepkisi nasıldı?


 Geçenlerde  bir arkadaşım, peygamber efendimizin (s.a.s) “Siz işitmiyor musunuz? İşitmiyor musunuz? Sâde yaşamak îmandandır; sâde hayat sürmek îmandandır.” (Ebû Dâvûd, Tereccül, 2) hadisiyle ilgili yapacağı bir sunum için yardım istedi.  Böyle bir konuda akla ilk gelen isimlerden olmak çok güzel bir duygu.

-Size göre avantaj ya da dezavantaj diyebileceğiniz noktaları var mı?


Elbette basit yaşamak hiç kolay değil. Yalınlık her zaman cesaret isteyen bir şey. Basit yaşam pratikleri hayatımızda adeta domino etkisi  yaratıyor. Başta zorlanılsa da sonrasında kapılar tek tek açılmaya başlıyor.

Basitlik düşüncesinin kullanımıyla ilgili bir örnek vermek. Bilimin dehası Einstein tüm hayatını fiziği tek formülle ifade etmek üzerine geçirdi. Enerjiyle kütle ve ışık hızı arasında kurduğu bağıntı tüm fiziğin özüdür bir bakıma. Büyük beyinlerin hayatına baktığımızda onlar da hep basitliği hedeflemişlerdir. Bilmek demek ‘basitleştirebilmek’ (simplify) demektir.

-Yakın çevrenize tavsiye ediyor musunuz?


Benim tavsiye etmeme gerek yok. Öncelikle Allah-u Zülcelal hazretleri zaten bizi basit yaşamaya davet ediyor: Çoklukla böbürlenmek sizi, kabirleri ziyarete kadar oyaladı. Bundan sakının.’  (Tekasür 1-2-3)

Bizler hasırda uyuyan  ve kalkınca hasırın izleri tenine geçen bir peygamberin ümmetiyiz çok şükür. Ve yine sahabe efendilerimizin (r.a. ecmain) hayatları bizi buna teşvik eden hatıralar, menkıbelerle dolu. Yine Bediüzzaman hazretlerinin bir sepete sığan hayatı bize çok şey anlatıyor olmalı.

 -Sizin gibi basit yaşamaya çalışan arkadaşlarınız ya da bir grubunuz var mı?


 Danışman Seçil Ece Yılmaz’la birlikte ‘Yalınlık Eğitimi’ veriyoruz. Türkiye’de de gün geçtikçe bu alandaki talep ve uygulamalarda bir artış olduğunu gözlemlemekteyiz. İnsanlar artık bu modern hayat karmaşasından çok yorgunlar ve daha basit yaşamak istiyorlar. Kurumsal şirketler ve bireyler de daha yalın süreçler, yönetimler, hizmetler istiyor ve bu konuya kafa yoruyorlar.

 -Basit yaşam da sizi en çok etkileyen şey ne? Olmazsa olmaz dediğiniz…


Basit yaşamak için olmazsa olmazım sanırım Su. Düzenli su içmek hem zihnen hem bedenen bizi daha sağlıklı kıldığını düşünüyorum.

Basit yaşamla ilgili etkilendiğim bir diğer şey ise, Hindistan’ı İngiliz sömürgesinden kurtaran Gandhi’nin fikir babası Henry David Thoreau’nun hayatıdır. Henry David Thoreau Walden gölü kenarında kulubesinde yazdığı ‘sivil itaatsizlik’ yazısıyla zulme uğrayan bütün insanlara ilham kaynağı olmuştur. (Bu arada, Henry’nin ‘Doğal Yaşam ve Başkaldırı’ kitabını da arzu edenler okuyabilirler.) 

-Son olarak basit yaşama dair dikkat çekmek istediğiniz ya da püf nokta dediğiniz alternatif  şeylerden bahsedebilirseniz sevinirim…

Bir püf noktası paylaşmak isterim. Uygulaması çok basit. Ne kadar çok eşyamızın olduğunun farkına varmak için tek yapmamız gereken şey; saymak. Eşyalarımızı saydıktan sonra ‘gerçekten ihtiyaç duyduklarım’ ve gereksizler diye sınıflandırmak. Diyelim ki saydık ve 2000 tane de eşyamız olduğunu gördük. Ivır zıvır. Bu sayıyı 1000’e indirebilir miyim diye kendimize meydan okumak. Kolay olmayacak ama bu süreç bize çok şey katacak ve rahatladığımızı, fazlalıklardan kurtulduğumuzu göreceğiz.

Bu konuda bir adım atmazsak Fight Club’dan yumruk yemeye hazır olmalıyız: Sahip olduğumuz şeyler, sonunda bize sahip oluyorlar.

Ps. Bu röportajın gerçekleşmesinde beni motive eden, öneri ve editleriyle katkıda bulunan nişanlım lily’e çok teşekkür ederim. iyi ki varsın. :) 

basitlik ve aydınlanma

qc-main-simplicity_white

Köklere inmenin adı dinginliktir. Yani yaşama dönüş. Bu sonsuzluk demek. Sonsuzluğu bilmek ise aydınlanmaktır. Sonsuzluk bir bakış. Merhamet bakışı. İşte kutsallık kapısındayız böylece. Sonsuzluğun memelerinden emerek kutsallaşmak!

Yüceltmeler ve yergiler (ekstrem davranış – taraflılık) zihni bulandırır. Körleştirir.

Merhamet bir bakış açısıdır. Geniş.  Sonsuzdan bakanın gördüğü bir açı. Kutsal açı. İnsanların hor gördüğü yerlerde coşkuyla gece gündüz akan sular vardır, bilirsiniz. Büyük merhamet böyle bir şey. Sonsuzluğa daha yakın böylece. Melamî’ce bir yakınlık. Yalınlık. Hırslı bakışlarla bakan merhametli olamaz. O  bakışlar sadece görüneni görür. Gizliyi görmek için tutkularını kurban etmelisin. Basitlik en büyük gözdür. Aşırılıkları, gösterişi, kibri yok et ki bilgece derinleştir ruhunu.

Ruhlarımıza itina göstermeliyiz. Sükûnet faaliyetin efendisidir.

Bedenlerde faaliyet yorgunluğu! Tamahkârlık.. dünyaya gelirken ağlamaklı ve yumuşak bedenlidir insanoğlu. Ölürken ise kaskatı kesilmiş halde.. yumuşaklık ve acizlik yaşam belirtisidir. En yumuşak şeyler en sert olanları hep kuşatırlar. Hiçlik dopdolu bir yerde bile kendine bir yer bulur. Konuşmadan yol gösterenlerdir benim ermişlerim. Gerçek iyiler, iyilere iyi oldukları gibi, iyi olmayanlara da iyidirler. Hükmetmeden yönlendirirler, bunun adı gizli erdemdir. Eğri görünen, gerçekte en düz olandır.

Anlatırlar ki, evvel zamanda, padişah Mısır piramitlerinden perestişle bahsedildiğini duymuştur. Zamanın ünlü ve yetkin mimarı, mimar Sinan’ı yüzyıllardır yıkılmadan ayakta duran bu gizemli yapıyı çözmesi için Mısıra bir kafileyle birlikte gönderir. Kafilede aşçısından askerine, rehberinden hizmetçisine kadar çeşitli insanlar vardır. Aylarca yol gidildikten sonra bir tepeden mısır piramitleri görünür. Mimar Sinan durur, dikkatle biraz bakar ve

haydi dönüyoruz, der.

Kafile şaşkınlık içindedir.

Efendim, aylarca yol geldik, yanına varıp bakmayacak mısınız?

– Ben olayı çözdüm, der Mimar Sinan.

– Bu yapı zaten baştan  yıkık yapılmış. Bir bina yıkıldığında bu piramit şeklini alır. Yıkık olan bir şey elbet bir daha yıkılmaz, der ve geri dönerler.

Ünlü kılıç ustası Miyamato Musashi, Beş Çember adlı kitabının “ateş kitabı” bölümünde bulaştırmak diye bir savaş tekniğinden bahseder. “Bir çok şey bulaştırılabilir. Uyku hali, esneme gibi. Zaman da bulaştırılabilir. Düşman heyecan belirtileri gösterip acele davrandığında, hiç aldırma. Tümüyle dingin dur, düşman bir süre sonra  bundan etkilenecektir. Bu ruhu bulaştırdığını gördüğünde, Boşluk ruhuyla şiddetli bir saldırıya girişip onu yenebilirsin. Beden ve ruhunu gevşetip, düşmanın da gevşediği an, ondan önce davranıp güçle ve hızla saldırarak kazanabilirsin. Bu yola “birini sarhoş etmek” de denir. Düşmana bezgin, dikkatsiz ya da güçsüz bir ruh da bulaştırabilirsin. Bunu iyice incelemelisin.”

Basitlik, boşluk ruhuyla alemi alt etmektir vesselam.

Enerji ve Çevre Dilemması

Fiziğin (doğanın) en yaygın yasalarından biri de Newton’un 3. Yasası olan Etki = Tepki yasasıdır. Yani her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır. Doğaya ne verirsen onu sana geri verir.
Daha iyi bir hayat arayışına bakışımız ekolojiye ve enerjiye bakışımızı da belirliyor. İlerlemeyi finansal büyüme olarak tanımladığımızdan bu yana insanlık olarak büyük problemlerle karşı karşıyayız. Yine de problemler üzerinde değil çözümler üzerine eğilmeliyiz. Her zaman “daha fazlanın daha iyi” demek olmadığını anlamak zorundayız. Hepimizin güzel (mutlu ve sağlıklı) bir dünyaya dair hayali olmalı. Büyük değişimi göze almalı ve bunu hep birlikte başarmalıyız.

ENERJİ ve  ÇEVRE DİLEMMASI 
Tek bir şey değiştirerek her şeyi değiştirebileceğiniz en önemli alter Enerjidir. 2. Dünya savaşından sonra ulusların yeninden yapılanması sırasında hızla kurulan fabrikalar ve sanayi devrimi, yaşam tarzımızı, doğaya ve kendimize bakış açımızı köklü bir şekilde değiştirdi.
Şimdi dünyada her 6 altı kişiden 5’i şehirlerde yaşamakta. Şehirleşme büyük bir hızla artmakta. Şehir demek, Işık demek. Üretim ve tüketim demek. Yani enerji, yani elektrik. Bu enerjiyi de uzun yıllardır fosil yakıtlardan (kömür, doğalgaz) üretilen elektrikle sağlıyoruz. Bu ise karbon salınımından dolayı atmosferin koruyucu tabakasının delinmesine, küresel ısınmaya ve ekolojik belirsizliklere yol açmaktadır. Bunun dışında üretilen her ürünün karbon ayak izi (carbon foot-print) de karbon salınımını arttırmakta ve doğal denge newton’un 3. Yasası (Etki=Tepki) gereği bozulmaktadır. Bu yüzden alternatif enerji kaynakları olarak nükleer, rüzgar ve güneş enerjisi dünyanın en önemli gündem maddelerinden biri haline gelmiştir.
İlk olarak Nükleer enerjiye bakalım: maliyeti, güvenliği (silah olarak kullanılması, radyosyan sızıntıları vb) ve atıklarının dönüştürülememe sorunları olmakla birlikte bugün küresel olarak kurduğumuz yaşam tarzını devam ettirebilecek nitelikte ve büyüklükteki tek enerji kaynağıdır.
Temiz ve yenilenebilir enerji kaynaklarına baktığımızda ise , rüzgar sürekli esmemekte, rüzgar olsa bile rüzgar santrallerinin kurulması için çok büyük araziler gerekmektedir. Yine güneş enerjisinde de her gün güneşin verimliliğinin değişmesi, depolama, ve maliyet-zaman sorunları dünyanın ihtiyacı olan enerjiyi karşılayamaz niteliktedir.

Öyle görünüyor ki silbaştan dünya olarak yeniden bir yaşam tarzı üretmek zorundayız. Tarihte hep olduğu gibi şimdi de bu sosyal sorunlar karşısında Sanatçı ve Bilim İnsanları da bu büyük değişimin vizyoner ve öncüleri olacaklardır. Bu üzerimize düşen tarihi bir sorumluluktur.

bizi MUTLU edecek 5 şey
1. CONNECT 
İletişim kur. İnsanlarla ve hayatla bağlantılı ol.
2. BE ACTIVE
Hareket et. Yürü, koş, tebessüm et. Hareket et yoksa düşersin.
3. TAKE NOTICE
Etrafında, ülkende ve dünyada olan bitenlerle ilgilen. Düşün, çözüm üret, bir şey yap, farkında ol, dua et. Tavır al.
4. KEEP LEARNING
Öğrenmeyi ve keşfetmeyi sürdür. Ancak bu sayede mutluluğun ve yaşam sevincin sahici olur. Ancak bu sayede herkese ilham veren bir yaşam sürebilirsin.
5. GIVE
Ver. Cömert ve Fedakar ol. Paylaş. İnsanlar ve dünya için bir şeyler tasarla. Mutlu et, mutlu ol.

**
Hepimiz sevmek ve sevilmek isteriz değil mi?
O zaman kendin için istediğin şeyleri herkes için iste. Geniş yürekli, bilge, diğerkam, tatlı dilli, güleryüzlü, misafirperver, hatırşinas ol.

Son Söz: Ekolojinin ekonomisi ve Ekonominin ekolojisi iyice anlaşılmak ve insanileştirilmek zorundadır. Kritik eşiğe çoktan dayandık.

Mustafa Ijaz | Vizyoner 

twitter @cokbasit

Simple Life!

En iyi yaşam, basit yaşamdır.

Gerçek hayatta bunu nasıl başarabiliriz?

Bu kitap belki size fikir verebilir: Organized Simplicity. 

**

Hayatı basit yaşamak aslında onu derin yaşamaktır. Neden mi?

1. Basit, sade yaşam demek daha çok zaman demektir.

kendimiz , eşimiz ve çocuklarımız ve dostlarımız için. okumak için. düşünmek için.

2. Basit yaşamak demek, daha sağlıklı yaşamak demektir. Basit yaşayarak Ruhsal, duygusal ve fiziksel yönden daha sağlıklı ve huzurlu olabiliriz çünkü evimiz, bedenimiz ve zihnimiz temiz, sade ve açıktır. Uyku saatlerimiz düzenlidir. Pek çok sorunun kaynağının ve stresin yetersiz ve dengesiz uyumaktan ve beslenmekten ileri geldiğini bilmeyen hala var mı? sanmıyorum. Hepimizin sorunu bunlar.

Basit yaşamak bizi her anlamda sağlıklı kılacaktır.

3. Basit yaşamak bizi zengin eder. Çünkü ihtiyacımız olmayan şeylere para harcamayız:) Aldığımız şeylerin ne kadarı gerçekten ihtiyaç duyduğumuz şeyler? aldıklarımız hayatı gerçekten kolaylaştırıyor mu yoksa hayatımızı işgal mi ediyor? stuff -addicted mı olduk?

Evlerimizde ve hayatımızda gereksiz şeylerden uzaklaşıp daha yalın ve sade yaşarsak bize kalan parayla daha çok sosyal deneyim yaşama imkanımız olur. Daha çok okuyabiliriz veya gezebiliriz. Daha mutlu oluruz. Hayatımız daha anlamlı olur.

**

Basit yaşamanın güzelliklerini ve kazandıracaklarını anlatmak hiç şüphesiz ‘bitmez’..

basitlik özgürlüktür. müstağniliktir. Basitlik, sevgidir. Yalın sevgi. Yalın öpücük, yalın gülücük.

hedef basitliktir.

daha çok okumak için: Less is more.

Simple is beautiful.

Basit yaşamak hayatımızı daha anlamlı kılar. ve hayatımızın anlamlı olması ‘crucial’dır!

öpüldünüz:)

Konferans Feedback’leri

Üniversitelerde yaptığım “KPSS’ye Değil, Geleceğe Kafa Yor!” konferansları sonrasında hem sosyal medyadan hem de yazılı sayısız feedback alıyorum. Olumlu – olumsuz tüm yönleriyle bu feedbackleri çok değerli buluyorum. feedback isterken özellikle “eksik gördüğünüz şeyleri” yazmalarını istiyorum ki kendimi geliştirebileyim.

Konferanslarıma katılan tüm arkadaşlara  bir kez daha teşekkürler. Siz de konferanslarıma katılmış olanlardan biriyseniz, görüşlerinizi, eleştiri ve önerilerinizi yorum olarak yazarsanız  şimdiden çok teşekkür ederim. 

Görsel

Katılımcı Feedback’lerinden bazıları:

-“Hayat  ümitsizliklerle dolu. Bunu anlamdırmak istiyorsan ona heyecan kat. ” M. Kapucu

– “Afişteki resminizi değiştirin. Çünkü afişteki adam çok karizmatik. Konferans başlarken öğrenciler hayal kırıklığına uğramasın. Bu haliniz ise daha karizmatik :)” X

– “Üstadım daha önce niye gelmedin…” X

– ” Geldiğiniz için çok teşekkürler. Saygılarımı sunarım. Sizin gibi kişilerin daha çok kişilere ulaşmasını isterim.” X

– ” Konferansa yarım saat kala uyandım. Gelmekte çok kararsızdım. Pişman olmaktan ve vaktimin boşa geçmesinden korkuyordum. Bugün yaptığım en iyi şeyin buraya gelerek sizi dinlemek olduğunu düşünüyorum. Ders zorunluluğuyla blog kullanıyorum ama bu akşam gittiğimde kendim için blog açacağım. Teşekkürler. “

– ” Sunum oldukça keyifli ve eğiticiydi. şahsen yapmak istediğim bir kaç önemli nokta vardı ve hep korkularımla yüzleşmek istedim. bu konferans bana ilham verdi. yapacağım bunları. yalnız biraz uzadığı için sıkıcı oldu, biraz daha az ve öz olabilirdi. ” X

– ” Çok güzel, tam beklediğimiz gibi bir konferanstı ama biraz daha yavaş, hazmederek gitsek daha güzel olabilirdi. her cümleyi daha iyi kavramak isterdim çünkü hepsi çok değerliydi. “

“insanlara özgüven kazandıran bir konferanstı. zamanı iyi kullanmak adına daha da geliştirilebilir. her şey için teşekkürler. “

– ” Konferans çok etkiliydi ve birçok yapmak istediğim şeyleri gerçekleştirmek için büyük ilham verdi. eksik olarak pek bir yön bulamıyorum. nice böylesi güzel konferanslar vermeniz dileğiyle. teşekkürler.”

– ” Hayatı dolu yaşamamı sağladığınız için teşekkür ederim. “

– ” konferansın konu ve içerik bakımından çok faydalı olduğunu düşünüyorum. sadece bazı sunumları atladınız merak etmiş bulunmaktayım. onun dışında güzel ve eksik bulamadım. “

– ” içimde paramparça olan düşüncelerimi, gerçekleştirmek istediğim fikirlerimi masaya yatırmamı ve en önemlisi kendi sesime kulak vermemi sağladı. titreyip ben nerdeyim ve ne yapmak istiyorum dedim. gerçekten çok teşekkür ederim. bu konferans bana güven verdi ve yapmak istediğim ve yapmak istediğim şeylere başlamak için özgüven verdi. içimdeki bombayı yaktım sayenizde. / Geleceğin en iyi sosyologu N.K “

– ” çok bilgilendirici ve eğlenceli bir eğitimdi. zaman yönetimi konusunda biraz sıkın oldu. keşke 3-4 saat dinlyebilseydik. “

– ” biraz telaşlı :) “

– ” konferans çnce soğuk geldi bana fakat daha sonra konuşmalarınızla sıcak basmaya başladı :)) “

– ” program çok güzeldi. bugün arım saat önce öğrendim programınızın olduğunu. sadece 1 saat için gelmiştim ama çok hoşuma gitti ve sonuna kadar kaldım. çok teşekkürler..”

– ” Merhaba Mustafa Bey. bu eğitime son anda gelmeye karar verdim. Slogan ilgimi çekmişti. geldiğim için şu anda kendimi daha iyi hissettim. bilmediğim şeyleri öğrendim. ağzınıza yüreğinize sağlık. teşekkürlerr.”

– ” bence gerçekten yapılması gereken bir konferanstı. bana faydalı olduğuna inanıyorum. kalıcılık açısından konu anafikir etrafında ‘dalga’ şeklinde geliştirilseydi iyi olurdu. “

” gayet güzel ve samimi iç içe bir konferans, emin ol mustafa bu konferanstan çıkardığım çok şey var.. sen de geleceğin Dücane Cündioğlu’su ve daha fazlası olablirsin… ” -Betül

– ” Çok memnun kaldım. bir eksik bulamadım ama daha çok kişiye duyurulması gerektiğini düşünüyorum. çok faydalı olacak ve yaşamımda geriye dönüp baktığımda iyi  ki gittim diyeceğim. “

– ”  aynı duyguları paylaşanlar için güzel bir sunum. iletişime geçmek dileğiyle..”

– ” bugüne kadar yaptığım her şeyde dibe çöktüğüm anda bırakıyordum ama artık bırakmak yok. sizin eksiklerinizi ve yanlışlarınızı söylemek isterdim . ama yok :) ” Ayten B.D.

– ” biraz sadeleşma lazım sadece ” Ali K.

– ” dip noktada olduğumu düşündüğüm bir zamanda ve işimin iyisi olma yolunda bir ilham beklerken o ilhamımı almama vesile olan bir konferans oldu. her şey için çok teşekkür ediyorum ve başarılarınızın devamını diliyorum. “başka bir hayatta görüşmek dileğiyle”. Abdurrahman Ç.

– ” Çok eğlenceli ve eğitici bir konferans oldu benim için. çok teşekkür ederim. ve sizi yeniden burada görmeyi isterim. “

– ” sosyal medyanın sadece facebook’tan ibaret olmadığını hatırlatıp, beni uyandırdığınız için çok teşekkür ederim. “

– ” konferans gerçekten çok iyi ve etkileyiciydi. konulara hakimliğiniz ve analtış biçiminiz gayet düzgündü. fakat ufak bir önerim var, sunum sırasında tam konsantre olmuşken el çırpmanız dikkat dağıtıyor. bilgilerinize. teşekkür ederim. “

– ” hocam gerçekten çok teşekkürler. her şey çok güzeldi fakat dikkati biraz daha toplayabilirsek.. 2. bölümde duyduğumuz güzel şeylerden herkes faydalanır inşallah..”

– ”  konferans enerjik ve insanları heyecanlandırıyor. çok eğlendim. keşke daha fazla vaktimiz olsaydı da sizi dinleyebilseydik. umarım ileride tekrar yeni seminerlerde görüşürüz. “

– ” ileride daha profosyonel tarzda sunum yapacağınıza inanıyorum. güzel konferans için teşekürler.”

– ” akıcı ve verimli geçti. eksiklikleriniz olduğunu düşünmüyorum. “

– ”  konferansın bana çok şey kattığını düşünüyorum. şu an o çizdiğiniz grafiğin ‘dip’ kısmında olduğumu düşünüyorum. bu geçiş süresinde sizden de bir şeyler öğrendiğim için mutluyum. teşekkür ederim. All iz well:))” C.K.

– ” ilk duyuşumda etkilendim konferanstan. konferanstan alacağım en iyi verimi aldım. sizin de bu yolda başarılı olacağınızı düşünüyorum. sunumunuz biraz uzundu, biraz daha kısa ve öz olabilir.” M. Türkmen

– ” Biraz daha Lüks olabilirsiniz. bazı insanlar maddiyata da önem veriyorlar. “

– ”  gerçekten geldiğime değdi. ‘iyi ki gelmişim..’.. teşekkürler..”

– ” zevk aldım. mutlu oldum. hızlı konuşmalarınız çok oluyor. olumsuz eleştiri yapacak bir yer yok bence. çok güzeldi her şey. teşekkürler. “

– ” bu konferans benim hayatımın dönüm noktası oldu diyebilirim. nerede olduğumu ve ne yapacağım konusunda ilham verdi. konferans basit ama aynı zamanda derin mesajlarla dolu. konferanstan çok memnun kaldım.”

– ” tüm slaytları atlamadan anlatsanız daha iyi olurdu.”

– ” benim hedefim öğretim görevlisi olmak. olduğumda bugünü hatırlatacağım size. büyük emek verdiniz, belki farkında olmayarak. :) “

– ” afişi gördüğümde ilgimi çekti ama bu kadar etkili olacağını düşünmemiştim. tebrikler. bence türkiyenin bütün üniversitelerini gezmek gibi bir amacınız olmalı. bizi farklı hissettirdğiniz için teşekkürler. en çok hoşuma giden tarafınız kişisel gelişim saçmalıklarını sevmemeniz :)) ” yaşar

Görsel

Şehri Arkanda Bırak!


7 Temmuz 2012 Akdağ Trekking & Tırmanış (3100 mt) Notları 

Yolun bittiği yerde başladı DOĞA. DAĞ.

ve Yolculuk da öyle.

kendi yolunu bulmak zorundasın artık, yada herhangi bir yola ihtiyacın yok artık.

Kabenin içinde kıbleden eser yoktur çünkü.

Doğa’nın bizi mest eden ( adeta nakavt!) ihtişamını bir kez daha yaşarken bir şey farkettim:

Doğa çok ihtişamlı, besleyici, devrimci çünkü, gözümüze, kulağımıza, burnumuza, ellerimize-ayaklarımıza, dilimize-damağımıza kendini sunuyor, cömertçe. bize dokunuyor. içimizden geçiyor, içinden geçiyoruz.

Doğa’ya çıktığımızda bütün duyularımız-alıcılarımız neredeyse full performance çalışıyor.

Sezgilere kapı aralanıyor.

kalbin dirilişine vesile olan Tefekkür için manevi rızıklar sunuyor doğa.

Kalp, katılığından kurtuluyor, nefes açılıyor, göz güzel ve doğa’l olanı görüyor.

Burun doğanın şifa veren enfes kokularıyla kalbi coşturuyor.

damağımıza bir damla pınar suyunun,

bir tane böğürtleğenin değivermesi eşsiz anlara, deneyimlere dönüşüveriyor.

Hz. Musa Tur Dağı’ndaki ateşin yanına vardığında Allah şöyle dedi: “Ayakkabılarını çıkar…”

Tefsir bana düşmez ama bir cüret edip bir şey diyeyim: “Şehri arkanda bırak… ”

Vesselam..

Neden Facebook Twitter’ı döver?

İki pioneer sosyal medya devi: Facebook ve Twitter.
İkisinin farkını şimdi kısaca, siz çayı ocağa koyana kadar ortaya koymuş olacağım.
**
Sevdiğim bir sözdür bu, verdiğin cevaptan “aklını”, sorduğun sorudan “bilgeliğini” anlarız.
Bakın twitter bize ne soruyor: whats happening? Ne yapıyorsun? Naber-nasıl gidiyor? gibi bi şey işte..

**
Facebook ise bize “Whats on your mind?” diye soruyor. yani, “Ne düşünüyorsun? Aklında ne var?”

**
Twitter sevimsiz ebeveynler, kıskanç sevgililer gibi. .”ne yaptın, nereye gittin, vs..”
Facebook ise senin şu an ki cebindenki paranla, statünle, yediğinle, içtiğinle, yüzeysel şeylerle değil senin hayallerinle, düşüncelerinle ilgileniyor. seni yakından tanıyan bir dost gibi.
**
Biliyorum durumu çok manipule ettim buraya kadar getirdim mevzuyu başarıyla:)
özetin özeti: gerçek ortada, facebook twitter’ı döver!
**
Çay olmuştur bu arada.. afiyet olsun.. öpüldünüz.

 

 

Kaynak: SOSYALMEDYANEDİR.NET

Bilim Eleştirisine Giriş – Temel Kavramlar

sunum için tıklayınız. anti bilim  (pdf) 

ve Allah Musa’ya Sordu: Elindeki Nedir?

Allah Musa peygamberle Tur dağında konuştu;
“Sağ elindeki nedir ey Musa?”
Dedi ki: “O, benim asamdır; ona dayanmakta, onunla davarlarım için ağaçlardan yaprak düşürmekteyim, onda benim için daha başka yararlar da var.” (Taha Suresi, 17-18)
Bu konuşma yorumlanırken bir bakış açısı da şudur: Musa peygamberin elindeki değnek -asa onun bir çoban olduğunu belirtir. yani bir statü sembolü. Allah elindeki asaya dikkat çekerek onun dünyadaki rolüne (çobanlığına – insanlara rehberliğine) ve rızkının nereden olacağına(gücüne) işaret etmiştir, şeklinde yorumlayanlar var bu konuşmayı.
**
bir analoji yapıp, benzer bir diyalogu sizinle kursak ey okuyucu:
Elinizdeki nedir? 
-bilgisayar
-smartphone
-internet
-sosyal medya
elinizdekilerle ne yapıyorsunuz?

40 Selected Quotes From TED Talks

 Photo: Outliers' writer Malcolm Gladwell while he was speaking at TED 

Hello guys,

As my social media followers  may know that i’m a TED talks addict. Nearly i have watched more than 1000 TED talks. if you ask me, whats the point of TED, in  case of  learning the new and original they are really inspiring, encouraging, beautiful and informative talks from trustworthy and pioneer people all over the world.

Throughout  my TED watching experience i have stumbled upon a lot of beautiful quotes and i highlighted 40 of them. Here is the 40 quotes which i selected from TED talks. By the way headers are mine.

Feel free to comment with your agreeing or disagreeing.

Thank you.

*

MOBILE PLANET
We are on a planet of seven billion people, five billion mobile subscriptions. — Paul Conneally

*

IQ

There is zero correlation between IQ and emotional empathy. … They’re controlled by different parts of the brain. — Daniel Goleman

*

BURGER KING with STARBUCKS

The American way, to quote Burger King, is to ‘have it your way,’ because, as Starbucks says, ‘happiness is in your choices. — Sheena Iyengar

*

MOBILE TECH

In the last 10 years, children have been locked inside their rooms, glued to their PCs. … But now with mobile technology, we can actually take our children outside into the natural world with their technology.
— Shilo Shiv Suleman

*

BRILLIANT IDEAS

Let’s never forget that whatever brilliant ideas you have or hear, that the opposite may also be true. — Derek Sivers

*

PLAY WITH &

It’s not an ‘either/or,’ it’s an ‘and.’ You can be serious and play. — Tim Brown

*

CHECKING THE BOX 
When you get your driving license [in Austria], you check the box if you do not want to donate your organ. Nobody checks boxes. That’s too much effort. One percent check the box.
— Shlomo Benartzi
 *
LABELS
Stop with the labels … because we are not jam jars; we are extraordinary, different, wonderful people. — Caroline Casey
*
STATISTICS & PROBABILITY ROCKS!
I think if our students, if our high school students — if all of the American citizens — knew about probability and statistics, we wouldn’t be in the economic mess that we’re in today. — Arthur Benjamin
*
KINDERGARTEN TEACHER
If you really want to know about the future, don’t ask a technologist, a scientist, a physicist. No! Don’t ask somebody who’s writing code. No, if you want to know what society’s going to be like in 20 years, ask a kindergarten teacher.
— Clifford Stoll
*
COLOR POWER
Color is powerful. It is almost physiologically impossible to be in a bad mood when you’re wearing bright red pants.
— Jessi Arrington
*
THE HUMAN MOMENT
The Harvard Business Review recently had an article called ‘The Human Moment,’ about how to make real contact with a person at work: … The fundamental thing you have to do is turn off your BlackBerry, close your laptop, end your daydream and pay full attention to the person.
— Daniel Goleman
*
SLOW DOWN
By slowing down at the right moments, people find that they do everything better: They eat better; they make love better; they exercise better; they work better; they live better.
— Carl Honore
*
NUMB
When we numb [hard feelings], we numb joy, we numb gratitude, we numb happiness. — Brené Brown
*
SIGNIFICANCE
Significance in life doesn’t come from status, because you can always find somebody who’s got more than you. It doesn’t come from sex. It doesn’t come from salary. It comes from serving. — Rick Warren
*
WAS THALES WRONG?
The miracle of your mind isn’t that you can see the world as it is. It’s that you can see the world as it isn’t. — Kathryn Schulz
*
NOW GIVE
Don’t wait until you make your first million to make a difference in somebody’s life. If you have something to give, give it now. — Mark Bezos
*
SMILE
When you smile you don’t only appear to be more likable and courteous, you appear to be more competent.
— Ron Gutman
*
DON’T!
Repeated psychology tests have proven that telling someone your goal makes it less likely to happen. — Derek Sivers
*
INDEED
[We are] persuaded to spend money we don’t have on things we don’t need to create impressions that won’t last on people we don’t care about. — Tim Jackson
*
LOVE IS A PROCESS
You’re not allowed to chart love. The reason … is because we think of love as a binary thing: You’re either in love, or you’re not in love. You love, or you don’t love. I think the reality is that love is a process.
— Rufus Griscom + Alisa Volkman
*
TRY SOMETHING NEW FOR 30 DAYS
The next 30 days are going to pass whether you like it or not, so why not think about something you have always wanted to try and give it a shot for the next 30 days?
— Matt Cutts
*
WISDOM
The good news is you don’t need to be brilliant to be wise. The bad news is that without wisdom, brilliance isn’t enough. — Barry Schwartz
*
TEENAGER LEARNING WAY
Teenagers learn best by doing things, they learn best in teams and they learn best by doing things for real — all the opposite of what mainstream schooling actually does.
— Geoff Mulgan
*
DREAM versus PLAN
[Martin Luther King, Jr.] gave the ‘I have a dream’ speech, not the ‘I have a plan’ speech. — Simon Sinek
*
DENMARK
If Americans want to live the American dream, they should go to Denmark. — Richard Wilkinson
*
LOBOTOMY
If you want to live a life free of regret, there is an option open to you. It’s called a lobotomy. — Kathryn Schulz
*
WHAT DO, WHAT DO NOT 
Don’t persuade, defend or interrupt. Be curious, be conversational, be real. And listen. — Elizabeth Lesser
*
ALL WE WANT IS
Connection and love: … We all want it. Most people settle for connection because love’s too scary. — Tony Robbins
*
TALENT
Very many people go through their whole lives having no real sense of what their talents may be, or if they have any to speak of. — Ken Robinson
*
GIFT
The next time you’re faced with something that’s unexpected, unwanted and uncertain, consider that it just may be a gift. — Stacey Kramer
*
BEAUTY
Beauty and seduction, I believe, is nature’s tool for survival, because we will protect what we fall in love with. — Louie Schwartzberg
*
WHAT PEOPLE BUY
People don’t buy what you do; people buy why you do it.
— Simon Sinek
*
FIRST FOLLOWER
The first follower is actually an underestimated form of leadership in itself. … The first follower is what transforms a lone nut into a leader. — Derek Sivers
*
EXTRAORDINARY THINGS
It takes a good crisis to get us going. When we feel fear and we fear loss we are capable of quite extraordinary things.
— Paul Gilding
*
PhD 
I finished my 20s with a PhD in fusion energy, and I discovered I was useless. — Marcin Jakubowski
*
DOUBLE ESPRESSO
What’s it like to be a baby? It’s like being in love in Paris for the first time after you’ve had three double espressos.
— Alison Gopnik
*
SNOB
A snob is anybody who takes a small part of you and uses that to come to a complete vision of who you are. (Alain de Botton)
*
How To Be Original
If you’re not prepared to be wrong, you’ll never come up with anything original. — Ken Robinson
*
WORK-LIFE BALANCE 
There are thousands and thousands of people out there leading lives of quiet, screaming desperation, where they work long, hard hours at jobs they hate to enable them to buy things they don’t need to impress people they don’t like.
-Nigel Marsh

Hayat 1 Kere!

yaşadığın her günü son gününmüş gibi yaşarsan bir gün haklı çıkarsın” diyordu steve jobs ünlü “aç kal, budala kal” konuşmasında. o gün gelmeden bir şeyler yapmam gerektiği çok açık. artık 28 yaşındayım ve  hayatımla ilgili ciddi ve geridönüşü olmayan kararlar verdim.

verdiğim kararlar arasında şunlar var:

  • bir sürü etiket delisi aptallarla dolu akademik dünyaya sırt çevirip, masterı bırakabilirim.
  • yarım kalmış kitaplarımı okumak için aylarca evden çıkmayabilirim.
  • günlerce  journey to the edge of universe izleyebilirim.
  • eylül ayından itibaren otobüsle önce iran-pakistan-hindistana geçmeyi, oradan da kamboçyaya inip türk çayı demlemeyi düşünüyorum. hazır oraya kadar da gitmişken filipin adalarına uğrar, belki denizaltına bile dalabilirim. oradan avustralya üzerinden yeni zelandaya varıp bağdaş kuracağım. hatta yüzüklerin efendisindeki o güzelim kırlarda uzanıp, bir yüzük bulup gördüğüm ilk güzel ve zeki bir kıza evlenme teklifi edebilirim. tüm uzak doğuyu gezip japonya gibi bir yerlerde bir kaç yıl çok uluslu bir şirkette CEO danışmanlığı yaptıktan sonra istifamı basıp, hanımla ve çocukla beraber yine yollara düşebilirim. gezdiğim yerleri ve ülkeleri anlattığım bir blog açıp, okuyucularımla süprizlerle ve güzelliklerle dolu bir sürü şey paylaşabilirim.
  • onlarca ülkede, yüzlerce okul ve üni. gezip, konuşmalar yapıp, kitaplar yazabilirim.
  • sadece kahve ve makarnayla bir yıl yaşayabilirim. italyaya, akdenize, endülüs tarihine, jennifer aniston’a, irish coffe’ye ve dağlara aşık olabilirim.
  • cool yada melami(?) yada alfa erkeği olabilirim.  yada günlerce dücane cündioğlu konuşmaları dinyelebilirim.
  • Antalyaya, kaş’a yada çocukluğumun geçtiği akdağlara-toroslara yerleşip sevdiğim ve özel kitaplardan oluşan 30 bin kitaplı bir kütüphane kurabilirim.
  • her sabah dedemin yaptığı gibi, kalkıp dağları gezer, av yapar, ateş yakar, öğlen uykuları uyurum.
  • sonra yine yollara düşer, bu defa bir de avrupada ne var ne yok diye oraya çeviririm rotayı.. bir bisikletle bile çok rahat gezebilirim avrupayı. 2. iyi seçenek interrail olur..trenle, metroyla, otobüsle, yürüyerek..  her ay yeni bir interrail bileti alarak 2 yıl gezebilirim avrupada.. sanırım en son iskandinavyaya yerleşip, uzun kışların ve uzun yazların gölgesinde, zamansızlığı yeniden keşfeder, yenilenebilirim.
  • “Cafe Avenue” adında ultra über ve hatta hiper bir kafe açıp kafa dinleyebilirim.
  • kreatif bir odada yaşadığıma kendimi inandırabilirim.
  • big bang’e alternatif bir teori ortaya atabilir, gazete ve tv lere röportaj vermeyi reddedebilirdim.(çok üşeniyorum, yoksa şimdiye theory of everything çoktan bitmişti, done done olmuştu yani.)
  • bunaltıcı likya yolu sıcağı mı yoksa serin anadolu yaylaları mı? sorusuna bunaltıcı sıcakları seçerek cevap verebilir, likya yolunu yalın ayak yürüyebilirim.
  • risk oyununda en sevdiğim ülke olan madagaskar’a, gitmeyecek olsam  bile sürekli vize alabilirim.
  • 40’lı yaşlarımda Türkiye’ye dönüp milli eğitim bakanı olurum belki.  bakanlığın girişine “eğitim şart değil” yazdırıp,  tüm okullarda sabah marşı olarak “Another Brick in the Wall” söylettirebilirim.
  • bir université bile kurabilirim. her bölümün sonuna -fizik eki getiririm.
  • yeğenim orhan’la birlikte günlerce monopoly oynayıp, doyumsuz kahkahalar atabilirim.
  • her şeyi bırakıp full time blog yazarı olabilirim. yeğenimin dediği gibi; blog yazıyorum çünkü çok havalı! :)
  • bodruma yerleleşip, thalesin memleketinde güne uyanıp tekrar aynı soruyu sorabilirim: Felsefe ne işe yarar?
  • bakanlıktan sonra başbakan olursam (ki tercih etmem, başkanlık sistemi olursa belki) çok sıradışı eğitim ve gerilla teknikleriyle ülkede bir canlılık, pozitif iletişim ve yaşam sevincinin uyanmasına, dolaşıma girmesine çalışırım. nutuk atmam, çok konuşmam, toplantı yapmam..
  •  hatta ülkedeki bütün toplantıları yasaklarım:) toplantı yapmaktan iş yapamamak ne acıdır. yönetim anlayışım tamamen sokratesçi bir yönetim sanatı olur.
  • “zorunlu” olan her şeyi kaldırıp “içten yanmalı” bireylerin yetiştirilebileceği bir eğitim ve felsefe geliştiririm. nehirlerin denizlere dökülmesini engeller, onları sonsuz döngüye sokarım. her şehrin içinden nehir geçirtirim. yapılacak arkeolojik kazılara bizzat iştirak eder, çıldır gölünde balık tutar, erzurumda kayak yaparım. tebdili kıyafetle üni. derslerine girer, “tahtayı biri silebilir mi” sorusunu soran hocalar olursa, “malesef silemez” derim.
  • futurist olup, fantastik kitaplar yazabilirim. nasıl olsa beyin bedava.
  • baktım olmuyor, ne haliniz varsa görün deyip hacca giderim. sonra medinede bir köşede kıvrılıp uyurum. kulaklarımda rahman suresi sesleri..

tüm bunları yapabilirdim aslında, bugün 1 nisan olmasaydı.

belki de yaparım ha!

ne demişler; yapacakların kestirilemez olsun!

sonuçta hayat bi kere! 

Rezalet Çıkarasım Var!

evet, rezalet çıkarasım var, sizin yok mu yoksa! 

**

sert bir kış oldu.

Erzurumda okurken sıkça duyduğum bir halk deyişi vardı; “bahara çıkan itin kışın yediği soğuğu bir allah bilir bir de kendisi.” Geçenlerde Mehmet’le de konuşurken şöyle dedi ” kış diye bi şey  varmış, gerçekten” :)

**

Bugün Ankara’da güzel, güneşli bir hava vardı. Dağlara, doğaya gidemedik madem parka çıkalım dedik. Geleneksel bahar koşularına da başlamış oldum böylece. koşu sonrası parkın içindeki büyük havuzun kenarına uzandımm. kulaklarımda Zaz nağmaleri.  güneşin sıcaklığı, havuzun güzelliği, müziğin ritmiyle kalıverdim orada.. sonra insanları gözlemledim..  sonra düşündüm..

iyi beslenmiyoruz. asitli içcekler, bol kalorili, yağlı yiyecekler, sanal besinlerle yaşıyoruz adeta.. “gerçek gıda”yı unutttuk. bol su içmiyoruz. içtiğimiz sular da iyi değil zaten. doğayı terk ettik. ben kırmızı ve beyaz eti bıraktım. sadece balık. çok sevdiğim cola’yı bırakalı bir yıldan fazla oluyor. 3 yıl yoğun bir içme döneminden sonra sigarayı da birden bıraktım.  “birden”. sevdim mi dibine kadar, sevmedim mi “birden” bırakırım. şimdi ve burada. 3 yıldır kendimi daha sağlıklı ve hafif hissediyorum. ingilizcede güzel bir deyim var, “we are what we eat”, yani “insan yediğidir”. bu kadim bir bilgelik aslında. islam dininde de, “ilmin başı helal lokmadır” denir. helal lokmaya, helal rızka azami derecede önem verilir, helal yemeyenin namazının bile kabul olunmayacağı söylenir. sadece manevi olarak değil, maddi olarak da helal ve  temiz gıda çok önemli gerçekten. ben buna “gerçek gıda” diyorum. gerçek insanlar, gerçek yemek yerler. gerçek bir insan demişken aklıma Waldo Emerson’un bir sözü geldi, üstat şöyle diyor: kim ki gerçek bir insandır, bir NonConformist olmalıdır. belki de tüm bu kötü yaşam alışkanlıklarımızın temelinde conformist hayatlar vardır. konformizm, konfor düşkünlüğü.. bu o kadar yaygın ki, düşlerimiz bile başkalarının düşleri.. kendimiz için düşlemiyor, yaşamıyor, hissetmiyoruz.. konfor sadece mobilya, otomobil değildir, kendini “gerçekleştirecek” şekilde hayallerin yoksa, düşlerinin peşinden gitmiyor, istediin hayat için mücadele etmiyorsan, inandıklarını yaşayamıyorsan, sürükleniyorsun demektir, konformistsin demektir. neredeyse insanın kendinden vazgeçme hali.

**

yine geçen Mehmet’le çay içelim dedik.. -nerde içelim? dedim, -farketmez, naısl olsa her yerde kötü! dedi. güldük ama gerçek bu. koskoca şehirde, şehirlerimizde doğru dürüst, güzel çay demlenmiyor.. fiyata gelince çatır çatır, 2, 3, 5 tl almasını biliyorlar ama.   sonra da sen gel, starbucks’ta kahve içme. sen kendi en temel içme kültürün olan çay’ı böyle yerlere düşürürsen elin starbucks’ı çatır çatır kahve satar, üstelik çayı da senden iyi yapar. fiyatı da 2.75 tl. buyur burdan yak.

**

okumuyoruz. izliyoruz, dinliyoruz, ama okumuyoruz. 5 dk’lık videolara bile sabrımız kalmadı. her şey bir anda olsun bitsin, anlayalım, gülelim, eğlelenelim istiyoruz. gerçekçi, samimi değiliz. belki de en başta, ne istediğimizi, nasıl bir insan olup nasıl bir hayat yaşamak istediğimiz konusunda net değiliz. süürkleniyoruz. çer, çöp gibi. popülist ve konformistiz. yaşadığımız hayat bir tekme atacak, inandığımız şeyleri yaşayamadığımız için rezalet çıkaracak gücümüz kalmamış. üni.lerde, konferanslarımda, kantinlerde, kafelerde gençleri gözlemliyorum.. safi hava, civalar.. 30-40 yaş arası da müthiş bir kimlik krizinde bana sorarsanız. evliliklerimiz iyi değil. kız arkadaş, erkek arkadaş nedir?  bir ilişki neye yarar? bir ilişki aslında ne değildir? ne olmalıdır? düşünmeden hoopp atlıyoruz.. çabuk seviyor, çabuk bıkıyor, çabuk ayrılıyoruz.. aslında aradığımız şey “kendimiz”. facebook’ta “ilişkisi var” seçeneği var ya hani, oraya bir gün şöyle yazıcam, “kendisiyle ilişkisi var”. kendisine dost olamayan başka birine dost olması düşünülemez. kaldı ki evlilik, vs.. yalın ayak kalırsın yollarda.. gecelerin gündüz, gündüzlerin gece olur. önce kendin ol. kendinle ol. kendini adam et. kendinle dertlen. kendinle uğraş. kendinle mutlu olmayı öğren. sonra başkalarıyla da mutlu olabilir, mutluluk verebilirsin.

**

şehirlerimiz derme çatma, köylerimiz terk edilmiş.. hala “gelişmekte olan bir ülkeyiz”.. konuşmayı ve dinlemeyi öğrendiğim günden beri duyuyorum bu lafı “gelişmekte olan bir ülke, Türkiye”. artık gelişmeyelim, gelişmiş, aklı selim bir ülke olalım olmaz mı? dizilerimiz, gazetelerimiz, ulaşım sistemlerimiz, evlerimiz, eğitim sistemimiz, öğretmenlerimiz, birbirimizle iletişimimiz SAÇMASAPAN olmasın! olur mu?!

“kişisel gerileme” yazımda şöyle demiştim, “akıl ve ruh sağlığımı korumak için bir çok şeyi küçümsemem gerekiyor”. haydi küçümsemeyelim, bir şey yapalım.. dua edelim, spor yapalım, birbirimize selam verip, yolda, otobüste, metroda, kuyrukta tebessüm edelim, günaydın, iyi akşamlar diyelim. nezaket ne büyük güçtür allahım. çocuklarımızı güzle yetiştirelim. güzel sevgili olalım, sevgilerimiz, sevgililerimiz güzel olsun. mış gibi değil, gerçekten yaşayalım.

yediğin yemeği hisset, nefesini fark et, pencereyi aç, deirn nefes al, gece kalk abdest al, namazlarını kıl, yalan söyleme, sözlerini tut, dua et, elinden geleni yap, analiz, yap, gerçekçi ol ama iyimserliği ve ümidi asla terk etme. iham ver, coşkulu ol, arkadaşların seni gördüklerinde sevinsinler, insanlar seni gördüklerinde iyiliği ve güzelliği, samimiyeti hatırlasınlar.

cömert ol, rabbinin hazineleri geniştir, onun lütfundan iste..  kerem sahibi ol..

**

yıllar önce dillerime dolanan şeyh Gavs-ul Azam Abdulkadir-i Geylani  (k.s) hazretlerinin sözleriyle bitirmek istiyorum;

 ‘müridi him ve tıb veştah ve ganni ve if’al mateşafel ism-i alî’

 “müridim hoş ol, aşka düş, aşkın sözlerini söyle, şarkısını çağır, dilediğini yap, benim adım yücedir.”

**

sev, sevgiye layık ol, sevgili ol.

mustafa ijaz, 

mart-2012 ankara

COOL OLMANIN 41 KURALI

(bazı maddeler güncel değildir.)

1. az-öz konuş
2. asla etkilendiğini belli etme
3.sosyal medyayı smartphone’dan kullan
4. anlaşılması zor cümleleriniz ve egzotik bir konuşma tarzınız olsun
5. twitter’da sizden övgüyle bahseden tweetleri asla retweet etmeyin.
6. Facebook’ta çok az Like verin ve her soruya cevap vermeyin. en iyi oran 1/18’dir.
7. İlham alınacak hikayeler anlatın. bol bol metafor kullanın.
8. Gözlük kullanmak. özellikle Ray-Ban Wayferer.
9. Koşmamak. Acele etmemek.
10. Dışarıyı çok önemsemediğini göstermek için müzik kulaklığı takmak. Mümkünse iPod Shuffle. Beyaz kulaklık.
11. Gereğinden fazla zayıf olmalısınız.
12.Bazen bir iki sigara. Bol kahve. Bir iki sıradışı kitapla çekilmiş fotoğraflar.
13. sosyal medya yorumlarinizi ingilizce karakterlerle yazin
14. espri yapın ama fazla gülmeyin
15. Dişler saçlar tırnaklar çok önemli.
16. Her zaman kurallara uymayın. Ve bunu da çok önemsemeyin.
17. orta sınıf insan dertlerinden uzak olun. aile, ev, araba, sigorta, emeklilik vs.
18. sosyal medyada fazla “online” olmayın.
19. demet akalın, serdar ortaç gibi isimleri duyunca kusmaya başla.
20. sanata ilgi duy. bir kaç tablo ve ressam hakkında derinlemesine bilgi sahibi ol. bazen günlük konuşmalar içinde bunlara atıf yap. (ör.1: isanın son akşam yemeğindeyiz gibi hissediyorum bu akşam. ör. 2: Van gogh’un ay çiçekleri gibi solmuşsun hayatım ve bu halinle senin Van gogh’un olmak isterim.)
21. internet yazışmalarında kesinlike smiley kullanma! :)
22. tabiki tv izlememelisin. etrafındaki kişiler dizilerden konuşmaya başlayınca kendini patagonyada pasaportunu yitirmiş bir yabancı gibi hissetmelisin.
23. aşkından ölsen bile sevdiğin kıza yazmamalısın, sohbetin az ve öz olmalı.
24. cool olmaktan bahsedilince, kul olmayı örnek verip gereksiz bir karşılaştırma içine girme.
25. sesiniz hep sabah yeni uyanmışsınız gibi olmalı.
26. sevdiğin şeyler hakkında nadiren, sevmediğin şeyler hakkında hiç konuşma.
27. konuşurken ve yazarken bilinçakışı tekniği kullanmalısın.
28. her cümlenin sonuna nokta koymalısın.
29. cool olmak merak uyandırmak, ilginç olmak, zen felsefesine sahip olmak demektir.
30. minimalist olun.
31. less is more üzerine kafa yorun.
32. en az bir iki konferansta konuşma yapmış olun. sunum yapmaktan korkmayın. sunumlarınızda beni takip edin vs demeyin. sunumunuzu sade, kısa ve etkileyici yapın.
33. kareli gömlek, beyaz tişört, siyah ceket, dar kot giyin.
34. mutlaka pahalı bir saatin olmalı ve saatinizin tüm özelliklerini bilmelisin. (gramer kurallarını çok önemseme. bol bol hatalı ve eksik cümle yaz. eksikler ve hatalar daha çok akılda kalır. ama asla kelimeleri yanlış yazma. bir harf bile şaşmasın. )
35. not defterin ve kalemin hep yanında olmalı. arasıra not almalısın.
36. havaalanına asla saatinde gitmemelisin. boarding’e 15 kala havaalnında olsan yeter.
37. Gizemli ol.
38. Spiritual ol.
39. Arasıra gözden kaybol. İnterrail yap. Yurtdışında oku.
40. Uluslararası arkadaşlar edin.
41. Cool Olmanın XX kuralı şeklindeki yazıları okumayın ve bunlara itibar etmeyin.

 

asdfghjklavye.com 

Girişimci Ellerini Bir Sanatçı Gibi Kullanır

Girişimci soru sorar.* soru üretir, sorun değil.

soru aslında cevaptır. sorudan cevaba giderken teknolojiyi kullanır.

günümüzde sosyal medyaya karşılık geliyor bu. yani dijital çağın öncüsü olmak, en azından yakalamak.

girişimcilik bir hafifleştirme, yükten kurtarma sanatıdır. gereksiz ve atıl olanın yerine aksiyonu ve dinamik olanı, büyük faydayı koymaktır

girişimcilik düşleme sanatıdır.

girişimci düş kurar. bunun için düşer yollara.

kimsenin daha önce cesaret edemediği yollara.sonuçlarını pek düşünmeden.

mantığını flulaştırıp, sezgilerini berraklaştırarak. büyük liderlerin yaptığı gibi.

çılgınlık.bilgeliğin kaynağı olan çılgınlık.

girişimci derin düşünür, yalın anlatır. çok olanı sadeleştirir.

girişimcinin hikayeleri vardır. iyi bir konuşmacıdır. ilginç bir giriş yapar. dikkat çeker. ve özetlemede bir üstattır. girişimci iyi bir “story teller’dır.

girişimci duygulandırır. beyinlerimiz duygularla çalışır.

girişimci hızlıdır. hız bazen fikirden de önemlidir. hız hazdır.

girişimci coşkuludur. çevresini tedirgin edecek kadar.

girişimcilik yaşamak labirentine yukardan bakmaktır.
ancak bu şekilde görebilir: aslında problem çözümün diğer yanağıdır.

girişimci iyi bir kitap meraklısıdır. dergileri takip eder.

not alır. mutlaka not defteri vardır. kalemleri vardır.

büyük-küçük- renkli, kurşun, vs. onlarla taslaklar çizer, mind-mapping yapar..

girişimci koşar. hem bedeniyle hem fikirleriyle..

girişimci ellerini kullanır. bir sanatçı gibi.. dokunur, tokalaşır, hisseder, inceler..

girişimci bir süre kaybolur, sonra bir keşifle ortaya çıkar..
gerisini hepimiz biliyoruz..

başkaları bu keşfi konuşurken O yine çoktan kaybolmuştur.. yeni’nin peşinde..

_________________________________________________

*

I THINK THEREFORE I AM,

I AM THEREFORE I ASK.

In our daily lives we all ask questions

Why? How? What? Where?  When? and Who?

Asking questions makes a difference, and strong questions are empowering.

The first philosopher Thales asked a provoking question:

“What is the arche?” That’s why he is the first philosopher.

Einstein`s most famous thought experiment is a question:

“What would I see if I rode on a beam of light?”

Millions saw the apple fall, but Newton was the one who asked why.

Socrates stated “The unexamined life is not worth living”

Good ideas come from creative questions.

My point is: without an answer then the question is of little use,

but without the question there can be no answer.

Good questions inspire inventive answers. And thus, can be a gift.

We owe it to mankind to ask questions.

I think therefore I am,
I am therefore I ask

Menu Benim, Bana Sorun!

Gaziantep çıkartması çok hızlı, yerinde ve tadında bir girişim oldu.

Bir haftadır yollardayım. Giresun, Erzurum, Antep, Antalya. Bu duygu biraz güzel, biraz sarsıcı.

Ankara-Antep uçuşunda yanımda oturan beyefendinin okuduğu kitap dikkatimi çekti. Harvard business review’den çıkma bir inovasyon kitabı. “inovasyon’la ilginiz nerden-neden” diye direkt bir soruyla girdim sohbete. Hocam, bu alanda uzman olduğunu söylediler. Yani dedim,” Gazikent Üniversitesinde inovasyon, insan kaynakları yönetimi, girişimcilik gibi konularda dersler verdiğini” öğrenince ben de benzer konular için Gaziantep Üniversitesi (Bilimsel Araştırmalar Topluluğu- Günbat) nde bir konferansımdan bahsettim.  Ve Dr.Necati Kayhan hocamın davetiyle  ertesi sabah saat 10’da Gazikent Üniversitesinde  güzel bir konferans yaptık. 2.5 saat süren etkinliğimizin sonunda öğrenci arkadaşlarla ve Gazikent Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.Dr.M.Hanifi  Aslan hocamla tanışma ve sohbet etme imkanı buldum. Networking anlatırken bunu yaşamak daha da güzeldi.

Hayatınızda minnacık bile olsa küçük değişiklikler oluyorsa bir şeyler değişiyor, yolunuzda ilerliyorsunuz demektir.

Devamında 15.30 daki Gaziantep Üniversitesi’nde “KPSS’ye Değil, Geleceğe Kafa Yor!” konferansım için Mühendislik Fakültesine geçtik. Orada bizi beklentileri yüksek (afiş ve konferans başlığı bunda çok etkiliydi, hiç şüphesiz) yaklaşık 200 kişilik bir grup bekliyordu. 15.30 da başlayan konferansımız 18:40 ‘da bitti. Girişimcilik, Liderlik, Sosyal Medya, Networking konuştuk. İlgi – alaka çok güzeldi.

Kendimi rahat hissettiğim yerlerde konuşmak benim için kaydıraktan kaymak gibi keyifli. Karşınızda gözleri parlayan genç bir kitleye kalbinizden bir şeyler söyleyebilmek gibisi yok! Bazen yer yer trans halinde , konu harici çağrışımlarla da derinleşen konuşma benim açımdan keyifli ve çılgındı. Bu hissiyatı  konferans sonrası aldığım sözlü ve yazılı feedback’lerde de görmek teyit edici oldu.

Konferans sonrası  pizza yedik. Ve kendimize güzel bir cafe bulup 9 kişilik bir “ehil” ekiple “motto günleri * antep” yaptık.  Bu etkinlik de yaklaşık 3 saat sürdü. Sunumlar oldukça keyifli ve güzeldi. Günün şampiyonu Hande, ödül olarak hesap ödemedi ve bize sunduğu yan flüt eserleri, Hugh karikatürlü blog-note defteriyle geceye renk kattı.

Bir gün içinde totalde 8 saate yakın bir konuşma etkinliği yapmak (erzurumda bir gün önce yaptığımız motto günleri etkinliğimizi de sayarsak intensity çok ağır) sınırlarımı oldukça zorladı ama bundan da çıkarılacak bir şeyler vardı: sınırlarımızla tanışmak, sınırlarımızı aşmak için iyi bir fırsat. Korkularımızla yüzleşmek için de: do 1 thing everyday, that scares you!

Gaziantep güzel bir şehir. Öncelikle insanları.

Minik bir anekdot: Çulluoğlu lokantasında garsondan Menü istedik, garson abimiz müthiş bir hızlılıkla “menü benim, nasıl yardımcı olabilirim?” dedi. J

İmam Çağdaş’da yediğimiz baklava her şeyin üzerindeydi. Şiddetle tavsiye…

Ve bir not: Antep’i mutlaka bilen biriyle gezin. Benim Allahtan İsmail Uğur Dündar gibi iyi bir rehberim vardı.

Bu konferansın düzenlenmesinde emeği olan ve Antep’teki saatlerimi güzelleştiren ,

Uğur, Sadık, Hande, Ceren, Sabri, Dilara, Ozan , Çağatay ve diğer ismini hatırlayamadığım arkadaşlarıma çok teşekkür ederim.

Yine Gazikent Üniversitesi’nin misafirperverliğine ve Gaziantep Üniversitesi’nin ilgisine de ayrıca teşekkür etmek isterim.

sağlık, sevgi ve hareket dolu bir yaşam dilerim.

şimdi biraz uyku ve müzik istiyorum lütfen..

Creative Commons Lisansı
Motto Günleri by Mustafa Ijaz is licensed under a Creative Commons Attribution-Gayriticari-NoDerivs 3.0 Unported License.

KPSS’ye Değil, Geleceğe Kafa Yor!

 

Bilimsel Araştırmalar Topluluğu‘nun davetlisi olarak  1 Aralık Perşembe Gaziantep Üniversitesi‘ndeyim.

Girişimcilik, Liderlik, Sosyal medya, Networking, Marka olmak, Etkili CV yazma teknikleri gibi konuları konuşacağız.

Beklerim.

ERKEĞİ COOL Yapacak 59 ŞEY

  1. ESPRESSO KAHVE
  2. SİYAH TAKIM ELBİSE
  3. İYİ BİR KOLTUK VE SIKI BİR KİTAP
  4. ZEKİ BİR SEVGİLİ
  5. SPOR YAPMAK/ KOŞU-TENİS-YÜZME-SATRANÇ
  6. SIRT ÇANTASI
  7. BİSİKLET
  8. APPLE ÜRÜNLERİ
  9. BOL DAMGALI PASAPORT
  10. FUTBOLDA , İNTERNETTE VE HER YERDE: ASSİST YAPMAK
  11. STANLEY KUBRİCK FİLMLERİ
  12. INTERNASYONEL ARKADAŞ
  13. SPESİFİK BİR KONUDA UZMANLIK
  14. EVİNDE TV’Sİ OLMAMAK
  15. SAĞLIKLI BESLENMEK
  16. BİR ŞEYE ADDICTED OLMAK
  17. HAFTA SONU BRUNCH
  18. FÜZYON YEMEK MENÜLERİ
  19. PAZAR- KAHVALTIDA GAZETE -DERGİ KEYFİ
  20. SANAT MÜZESİ GEZMEK
  21. İRONİ SAHİBİ OLMAK
  22. BELGESELLER
  23. İYİ SANDİVİÇ YAPABİLMEK
  24. YURTDIŞINDA ÜNİVERSİTE OKUMAK
  25. BAŞKA BİR ŞEHRE TAŞINMAK
  26. ÇANTASINDA DİŞ MACUNU-DİŞ FIRÇASI VE SU BULUNDURMAK
  27. MOLESKINE NOTE DEFTERİNE GÜNLÜK YAZMAK
  28. MODA, MİMARİ, MOBİLYA VE TASARIMLA İLGİLİ OLMAK
  29. İYİ BİR EVİ İYİ YAPAN ŞEY HAKKINDA FİKRİ OLMAK
  30. T-ŞÖRT & JEAN GİYMEK
  31. SAAT TAKMAK
  32. FOTOĞRAF ÇEKMEK
  33. OUTDOOR PERFORMANS ZAMAZİNGOLAR KULLANMAK
  34. DOSTLARLA AKŞAM YEMEĞİ
  35. RENKLİ FULAR KULLANMAK
  36. INTEGRITY – BÜTÜNLÜK SAHİBİ OLMAK
  37. İNGİLİZCE YAZABİLMEK VE KONUŞABİLMEK
  38. ZOR ŞEYLER DENEMEK
  39. KORKULARLA YÜZLEŞMEK
  40. ALTYAZISIZ – DUBLAJSIZ FİLM SEVMEK
  41. KERE MAŞALLAH
  42. BEZ ALIŞ-VERİŞ ÇANTASI KULLANMAK
  43. KARBON FOOT-PRINT’I (AYAK İZİ) AZ OLMAK
  44. HAYALİNİN PEŞİNDEN GİTMEK
  45. AKDENİZ MUTFAĞI
  46. ZENGİN BİR KİTAPLIĞA SAHİP OLMAK
  47. PEYNİR TUTKUSU OLMAK  – DÜNYA PEYNİRLERİNİ BİLMEK
  48. DAĞ YÜRÜYÜŞÜ – TIRMANIŞ – TREKKİNG YAPMAK
  49. TAKİP ETTİĞİ DERGİLERİ OLMAK
  50. POPÜLER FİZİK KONULARI HAKKINDA BİLGİ SAHİBİ OLMAK
  51. İYİ ÇAY YAPMAYI BİLMEK
  52. BLOG YAZMAK
  53. SOSYAL MEDYANIN VE İNTERNETİN GÜCÜNÜN FARKINDA OLMAK
  54. YAPTIĞI ŞEYLERLE ARKADAŞLARINA İLHAM VERMEK
  55. E-TİCARET GİRİŞİMCİSİ OLMAK
  56. CAFé SEVMEK
  57. İNTERRAİL YAPMAK
  58. “LESS IS MORE” FELSEFESİNE SAHİP OLMAK
  59. GEREKTİĞİNDE SEVİLMEMEK PAHASINA HAKİKATSEVER OLMAK

EN ÖNEMLİSİ:

KENDİN OLMAK! 

Amerikayı Bir Uctan Bir Uca Yürüyen 23 Yaşındaki Genç

bir hikayen yoksa, neyin olabilir ki?

bir hayalin, bir düşün, bir tutkunun peşinden gitmeyle oluşur hikayeler. menkîbeler.

bir çok şeyi karşına alarak, aç-budala kalma pahasına..

bir tutku ve projeyle yola çıkmak..

işte Amerikalı 23 yaşında bir genç: Nate

Amerika’yı baştan sonra YÜRÜYEREK (evet, cidden öyle) 6 ayda gezdi.

yolculuğu dün bitti.

toplam 3,400 mil yol yürüdü.

3-4 çift ayakkabı eskitti.

insanı mutlu eden, değiştiren şey: yolun sonunda vardığı yer değil yolculuğun bizzat kendisidir.

aslolan süreçtir, sonuçlar değil.

Üniversitede okuyan genç arkadaşlarımıza, kendi hayalleri-tutkularıyla örtüşen bir proje-bir fikir üretip hayatlarından 6 ay – 1 yıl gibi bir zamanı böyle bir şey için ayırmalarını öneririm.

Eudaimonia Eğitim&Seminerler  şirketimizin yakında açılacak olan ArtistikFikirler.Com sitesinde, buna benzer sıradışı fikirler-projeler üreteceğiz. sizin de fikirleriniz-projeleriniz varsa bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Nate’in gezi boyunca yazdığı yazıları, gözlemlerini okumak, çektiği videoları ve konuşmaları izlemek için tıklayın : http://www.natewalksamerica.com

böyle fikirlerle  sıradışı bir hayat hikayeniz olur, kişisel marka böyle oluşturulur, sürüden ayrılmak budur. “Farklı ol” budur.

Tebrikler Nate! bravo!

İnsan Yediğidir

Hafta sonu, Giresun’un eskiden bağlı il olduğu güzel ilçelerden Şebinkarahisar’da felsefe grubu öğretmeni bir dostumu, cüneydi ziyaret ettim. Erzurum lisanstan tanışıyoruz. Erzurum anıları yanında değişen sosyal hayata ve eğitime dair sohbetler yaptık. Evinde tv yoktu. Böyle sohbet dostları az kaldı.

Pazar sabah kahvaltıdan sonra kaleye doğru küçük bir yürüyüş yaptık. ‘Şebinkarahisar’  ismine yakışır heybetli, kara bir kalesi vardı buranın. Şato gibi. “Şebin” kelimesi de şurdan geliyor: eskiden Şap madenleriyle meşhurmuş bu il-çe. Bu kelime zamanla şebin-karahisar şekline dönüşmüş. Yalnız halk, karahisar ya da “garayser” şeklinde telaffuz ediyor. Cevizi ve asma bahçeleri görmeye değer.

Bir süre gezdikten sonra yolumuz küçük güzel sessiz bir cami avlusuna düştü. Sonbahar yaprakları eşliğinde , bir bankta, güneşlendik. Sessiz, dingin birkaç dakika.. sonra avludaki armuda gözümüz takıldı. Yenir-yenmez, nasıl alırız vs derken “bir taş iki armut” düştü.Çocuklar gibi sevinçle o güzel armudu yedik. İlaç görmemiş, natüreldi. Lezzetliydi. Sonra “bir değnek ve iki armut” daha düştü yere. Onları da yedik. Ben çocukken köydeki cami avlusunda yediğim erikleri, üzümleri hatırladım. Kendi bahçemizde de vardı ama cami avlusunda bir türlü sosyalleşiyorduk tüm çocuklarla. Herkes bir dala çıkar, bir yandan üzüm erik yer bir yandan şakalaşırdık. Sonra cami cemaatinden uyarılar, tehditler, koşüşturmalar, sonra şadırvanda alırdık soluğu yine. Ezan okunurken hızla abdest alır, elma, erik, üzüm kokulu çocuk ağzımızla camiye koşardık hurra.  Cami önünde top oynar, koşardık. O meyve ağaçlarıyla dolu bahçede geçen çocukluk hatıralarımda çok özeldir cami avlusu ve meyve. Geçen hafta da Camiler Haftasıydı. Çocukların camiyle tanıştırılmasına dair bir gündem vardı: “Yaşasın Camiye Gidiyorum…” Ben kendi adıma camiyle tanışma hatıralarımdan çok mutluyum ve bunun çok önemli olduğunu da ayrıca yeri gelmişken belirtmek isterim.

Bugün Dünya Gıda Günü. Ve ayrıca bugün Blog Action Day -2011 ve konu yemek-yiyecek. Ben de bu günde böyle bir anıyla BAD’11 blogger’lar arasında yer almak istedim. harbiyiyorum.com kurucusu Salih Seçkin Sevinç de bugün italya’da lezzet keşifleri yaptı.

Bir pesketaryan olarak bu konu üzerine daha çok şey var yazacak..

kısaca şunu demekle yetineyim:  we are what we eat. (insan yediğidir).

Bir de şu çok değerli ve ilginç konuşmayı dinlerseniz, çok sevinirim.

ölüm en iyi icattır

ilk kez o meşhur konuşmasıyla tanıştığımda anlamıştım: bu adamı sevmiştim. 2008 eylülden bugüne 500-600 kere dinledim bu konuşmasını. büyük bir bölümünü ezbere söyleyebilirim. “stay hungry, stay foolish”den sonra birden büyümüştüm. birden olmuştu her şey ve noktalar birleşiyordu. bazı karanlık gecelerde ve sabahları umutsuzca yatakta hep o konuşmayla sükunet buldum. ondan çok şey öğrendim. sevdiğim şeyi bulmak konusunda yılmamak lazımdı. noktaları ileriye doğru değil, geriye doğru birleştirebilirdik. bir şekilde noktaların ileride birleşeceğine inanmalıydım. bir şeye inanmalıydım: şansa, kadere, tanrıya, bir şeye.. noktaların bir şekilde ileride birleşeceğine inanmak beni özgür ve cesur kılacaktı. sevgi ve kaybetme, başarısızlık, kovulmak o kadar da kesin  sınırlarla çizilmiş şeyler değildi. aç kalmaya, budala kalmaya inanmıştım. bu inanışın büyüsü peşinden geldi. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbimin sesini duymama engellemesine izin vermemeliydim. Ve en önemlisi kalbimin ve sezgilerimin yolundan gidecek cesarete sahip olmalıydım. ve ölüm hayatın değişim ajanıydı. hayattaki en iyi icattır diyordu steve,  ölüm için. o şimdi en iyi icatla yüzleşti.

onun bir sanatçı, bir düşünür, bir savaşçı olmadığını kim söyleyebilir?

“think different.” oydu.

“Başarı ve tükenişi uç noktalarda yaşamış biri olarak; gerekirse dünyanın sana sunduklarından vazgeç, hatta okula bile gitmeyebilirsin, ancak asla maceracı ruhundan taviz verme” diyordu.

Yakalandığı ilk kanserden dolayı ölümle burun buruna gelince de; “Her gününü hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın” deyişini kendi yaşamının parolası yapmıştı, Ve haklı çıktı!

diyecek çok şey yok ama ondan öğrenilecek çok şeyimiz var.

stay in light! stay in peace!

Death is very likely the single best invention of life. Your time is limited, so don't waste it living someone else's life ... have the courage to follow your own heart and intuition. They somehow already know what you truly want to become. / Steve Jobs

Işık Hızı Aşıldı Mı, Yoksa CERN’in parası mı bitti?

herkes CERN‘i konuşuyor!

CERN deneyi benim yüksek lisans tezimin önemli konularından birisi. lisans yıllarımda da bu konuda Uluslararası Fizik Konferanslarında sunum yapmıştım.

CERN (avrupa parçacık fiziği araştırma laboratuvarı)’den yapılan son duyuruda atomdan küçük partiküllerin temel fizik yasalarına ters düşen biçimde, ışık hızını aştığı belirtiliyor.

Sarsıcı bir açıklama!

Ama bilim o kadar da sansasyon kaldırmaz! ne demek istiyorum?

CERN bilim tarihinin en pahalı labaratuvarı. dünyanın en iyileri orda çalışıyor. ve bu kadar maliyetli bir çalışmayı tüm EU ülkeleri finanse ediyor ve bazen ciddi bütçe sorunları çıkabiliyor. CERN yöneticileri de “CERNin medya imajını sürekli yüksek ve güncel tutmak için” kapılarını filmlere, haber bültenlerine, röportajlara sonuna kadar açıyorlar. CERN’in son yaptığı açıklama da bu türden bir manevra olabilir. Olmayabilir de, ama hemen “ışık hızı geçildi, Einstein’ın teorisi çöktü”,  “tüm fizik kanunları yeniden ele alınacak” şeklinde bir değerlendirme safdillik olur.

Bilimsel bilgiler birden oluşmadığı gibi birden de hemen ortadan kalkıvermezler. Bilimsel bilgiyi değerlendirirken (özellikle konu fizikse) çok ama çok ihtiyatlı olmak gerekir.

Fiziğe göre kainattaki en yüksek hız ışık hızıdır. zira kütlesi olan bir parçacık saniyede 300.000 km hıza ulaşırsa parçacık form değiştirip IŞIK haline geliyor, yani bir cismin son hali ışıktır.Gerçi ışık hızından daha hızlı Faz hızı vardır ama bu biraz sanal ve konu dışı. hiç bir fikir dogma olarak kabul edilemeyeceği gibi bir anda ortaya çıkan sansayonel haberlere de hemen “atlamamak” gerekir.

Zaten deney sonuçlarının bağımsız bir şekilde başka kuruluşlarca da tekrar gözden geçirilip onlar tarafından da aynı sonuçların bulunması gerekiyor.. bekleyip göreceğiz.

Nötrino aşkına, biraz sakin:)

şaşır ki gözlerine ışık gelsin!

bu çocuk neden bu kadar şaşırmış olabilir?

Harold Whittles, işitme engelli olarak doğdu.
Fotoğrafçı Jack Bradley, işitme cihazının çocuğun sol kulağına
yerleştirilmesinden hemen sonra bu anı ölümsüzleştirdi.

İşte çocuğun
“kendi sesini” ilk kez duyduğu an gözlerindeki ışık!

Siz de kendi sesinizi duyabiliyor musunuz?

 

ÜNİVERSİTE OKUMAK NE İŞE YARAR?

Mezuniyet Konuşmam -Mustafa İJAZ

Atatürk Üniversitesi * Fizik Bölümü / 20 Haziran 2011

Öğretim üyeleri,  veliler, misafirler ve mezun arkadaşlarım,

Heyecanı yüksek böyle güzel bir günde konuşmak için  iki şey çok önemlidir. birincisi hoparlör, ikincisi ise Konuşmanın kısa olmasıdır. Ben de konuşmamı mümkün olduğunca kısa tutmaya özen göstereceğim. Yaklaşık 13 dakikamı alacak bu mezuniyet konuşmamda sizlere atalarınızdan bahsetmek istiyorum. Tabii ki biyolojik atalarınız hakkında fazla bi bilgim yok ama içinde yaşadığımız bu modern dünyanın öncüsü ve fikir babaları olan atalarınız hakkında az da olsa bildiğim bazı şeyler var, onlar hakkında konuşmak istiyorum.  Bugün size, binlerce yıl önce yaşamış ama yaptıklarıyla ve düşünceleriyle hala bizleri etkilemekte olan iki grup insandan, iki ayrı topluluktan bahsetmek istiyorum. Onlar birbirlerinden oldukça farklıydı, tamamen birbirlerine zıt değerlere ve geleneklere sahiptiler. Sanırım, eninde sonunda onlardan birisinin değer yargılarını benimsemek ve onlardan birini seçmek zorunda kalacaksınız.

Bu iki farklı topluluktan birincisi, yaklaşık 2500 yıl önce  bugünkü Türkiye’nin batısını da içine alan topraklarda yaşamış olan Atinalılar. Atinalılar, tam bir alfabeyi ilk olarak geliştirip kullanan topluluktur ve bu nedenle yeryüzündeki ilk gerçek okur-yazar nüfus onlardır. Onlar devlet ve siyasal demokrasi fikrini icat ettiler. Bizim bugün, Felsefe ve Bilim dediğimiz şeyi icat ettiler. Ve aynı zamanda çok önemli olan mantık bilimini ve güzel konuşma sanatı olan retoriği icat ettiler. Bugünkü modern bilimlerin temeli olan fiziği de onlar icat ettiler. Bir örnek vermek gerekirse, ilk doğa filozofu Thales, bugünkü Bodrum yakınlarında yaşamış bir atinalıdır. 2500 yıl önce Thales “Her şeyin kendisinden yapıldığı madde nedir- arkhe nedir?” diye ilginç bir soru sordu. Ve insanlar düşünmeye, tartışmaya, fikir ileri sürmeye başladılar. Bu soruya cevap verenlerden birisi de, fizik için çok temel bir konu olan atom teorisinin fikir babası atinalı Demokritos’tur.  Atinalılar, şiiri, sanatı, edebiyatı, felsefe, düşünce ve bilimi müthiş bir uyum ve güzellik içinde kompose ettiler. Bugün hala izleyenleri ağlatan, güldüren, düşündüren tiyatrolar, oyunlar yazdılar, oynadılar. Bugün anadolunun batısında, pek çok yerde görebileceğiniz eşsiz güzellikteki tiyatrolar, mimari yapılar onların eserleri. Bugün Olimpiyatlar denilen yarışma fikrini de onlar icat ettiler.  Onlar düşünceye, mantığa, güzel konuşmaya, güzelliğe ve insanın harikulade potansiyeline inanıyorlardı.

Ve yaklaşık 2000 yıl önce atinalılar ve kültürlerinin canlılığı yok olmaya başladı. Ama ortaya koydukları düşünce mirası ve eserleri hala bizimle birlikte ve  bize ilham vermekte. Onların hayal gücü, sanatı, politikaları, edebiyat ve dile verdikleri önem bugün bütün dünyaya yayılmış vaziyette. Bugün herhangi bir konu üzerinde 2500 yıl önce yaşamış Atinalıların nasıl düşündüğüne değinmemek ve onların eserlerini göz ardı etmek mümkün değildir.

 Size bahsetmek istediğim ikinci grup ise, 1700 yıl önce bugün Almanya diye bildiğimiz ülkede ortaya çıkmış Vizigotlar. Lise yıllarınızda onlardan bahsediğildiğini duymuş olabilirsiniz. Vizigotlar hakkında söyleyebileceğimiz tek olumlu şey, çok iyi süvari olmalarıdır. Onlar acımasız, kaba, ruhsuzdular. Kullandıkları dil incelik ve derinlikten yoksundu. Onların sanatları ilkel ve anlamsızdı. Vizigotlar Avrupada geçtikleri her yeri yakıp yıktılar ve Roma İmparatorluğunu istila ettiler. Bir Vizigot için, bir kitabı yakmaktan, bir mimari eseri tahrip etmekten veya bir sanat eserini parçalamaktan daha keyif verici bir şey yoktur.  Ve bugün vizigotlardan bize, ne bir mısra şiir, ne tiyatro, ne mantık, ne bilim ne de insana dair en küçük bir şey kalmamıştır.

 Şimdi, değinmek istediğim asıl yere geldik, Atinalılar ve Vizigotlar hala yaşamaktalar. bugün bile burada aramızdalar,  üniversitelerde,  şehirlerde, türkiyede ve dünyanın başka yerlerinde yaşamaya devam etmekteler. Atinalılar veya Vizigotlar gibi hayatlarını yaşamaktalar. Hayatı yaşarken, insanlarla birlikte çalışırken ya vizigot gibi davranırsınız ya da atinalı gibi.  Atinalı veya Vizigot olmaktan kastım, hiç şüphesiz onların fikirlerini ve yaşam felsefelerini benimsemektir. Bu fikirlerin ne olduğu konusuna da kısaca değinmek istiyorum.

 Atinalı olmak, bilgiye ve özellikle bilgi arayışına yüksek derecede saygı duymaktır. Hayal etmek, mantıklı teoriler ortaya koymak, deney ve gözlem yapmak, soru sormak bir atinalı için yüksek derecede heyecan verici faaliyetlerdir.  Bir vizigot için ise, bilgi sahibi olmak para kazanmaya veya başka insanlar üstünde güç elde etmeye yaradığı müddetçe anlamlıdır.

 Bir Atinalı için güzel konuşmayı ve dilin güzelliklerini aziz tutmak önemlidir. Çünkü onlar dilin ve konuşmanın insanoğluna verilmiş çok kıymetli bir hediye olduğunu bilirler. Onlar dili zarif, keskin ve çok sanatlı bir şekilde kullanırlar. Onun için latince yüzyıllardır bilim-sanat ve felsefe dili olmuştur. Öte yandan  bir Vizigot içinse bir kelimenin başka bir kelimeden pek bir farkı yoktur.  Bir cümlenin başka bir cümle kadar iyi ya da kötü olması onlar için farketmez. Vizigotların dil kullanımında klişelerden başka bir şey beklemek hayalperestlik olur.

 Bir atinalı, toplumu bir arada tutan değerlere sıkı sıkıya bağlıdır ve o değerlerin kırılgan olduğunun farkındadır. Toplumsal hayatın barış, huzur ve ferah bir şekilde devamı için elinden geleni yapar. Modern vizigotlar bu konuya çok az önem verirler.  Vizigotlar kendilerini evrenin merkezi olarak görürler. Gelenekler sadece onların yararına uygunsa iyidir. vizigot için nezaket bir yüktür ve yapmacık bir tavırdır, ve tarih dünkü gazetede yazan şeydir.

 Atinalı olmak demek, sosyal hayata, sosyal ilişkilere önem vermek demektir. Hatta, bugün ingilizcede “ahmak” anlamına gelen İDİOT kelimesi, eski atinalıların toplum hayatına-sosyal ilişkilere önem vermeyen kişiler için kullandığı bir kelimedir. Modern vizigotlar da yalnızca kendi küçük dünyasına önem verir ve toplumun-sosyal hayatın onlar için bir anlamı yoktur.

 Ve sonuç olarak, bir Atinalı olmak demek, disipline, çalışmaya, yeteneğe, yüksek sanat ve düşünceye saygı duymak demektir. Bunun için bir atinalı ahlakına sahip bir kişi sanat ve düşünce  eserine yaklaşırken hayal gücüne, öğrenme ve tecrübeye başvurur.  Bir Vizigot içinse  popülerlik dışında sanatsal mükemmelliğin hiç bir değeri yoktur. Modern vizigotların Popülerlik dışında başka hiç bir standardı yoktur.

 Şimdi sanırım neden Vizigotlardan ve Atinalılardan bahsettiğim anlaşılmıştır. Herkes bir şekilde bu iki grup arasında tercih yapmak zorunda. Ya atinalı olacaksınız, ya da bir Vizigot. Şurası muhakkak ki, bir atinalı olmak çok zor, ama bu konuda gayret edebilir ve başarabilirsiniz. vizigot olmak kolaydır ve değersizdir. Onun için toplumda milyonlarca vizigot varken Atinalıların sayısı bir elin parmakları kadardır. Ve şunu da çok açık olarak söylemek zorundayım, bugün burada üniversiteden mezun olarak Atinalı olamazsınız.

Benim babam ilkokulu mezunu antalyalı bir çiftçidir ama bir atinalı ahlakına ve bilgeliğine sahiptir. Öte yandan Vizigot olduklarını yüz metreden bile anlayabileceğiniz avukatlar, doktorlar, öğretmenler de tanıyorum. Üzülerek şunu da belirtmek zorundayım,  yine üniversitelerimizde bir atinalı olmaktan çok vizigot tarafına yakın profesörler de var. Benim tam 10 yıldır lisans okuduğum Atatürk Üniversitesi de bunların içinde. Oysa Akademi ve Professor kelimeleri atinalıların kelimeleridir. Mesela Professor kelimesi ne demek diye hiç merak ettiniz mi bilmiyorum, Professor, hiç bir şey bilmediğini itiraf eden kişi demektir.

 Ve şimdi siz değerli mezun arkadaşlarım, farkında oldunuz yada olmadınız, Üniversitede okumanızın temel amacı bir atinalı gibi olmaktır, bir atinalı gibi düşünmek ve davranış geliştirmektir.  Bugün kaç tanenizin bu yolu tercih ettiğini bilemem. Ama gelecek hepimizi seçecek, filtreden geçirecek, Atinalı olanlarımızı ve Vizigot olanlarımızı ayrıştıracak. Hem de çok yakında.

Konuşmamı Albert Einstein’dan bir sözle bitirmek istiyorum:

 “Başarılı biri olmaktansa, değerli biri olmaya çalışın.”

Teşekkürler, Tebrikler.

 Mustafa İjaz

Eğitim Danışmanı – Yazar, Fizikçi

TED One Minute Talk @NewYork 25 May 2011

bir dakikalık bir konuşma için bu kadar çalışacağım hiç aklıma gelmezdi.

sevgili genç yönetmenim Mustafa Özçiçek’le beraber çok yorulduk.

metin oluşturma, story board, çekimler, video düzenlemeleri, tasarım vs.. geçen pazar eve sabah 5 te gittik. ve sabah 9.30 da Ales sınavına girdim.

bazı sorunlara rağmen nihayet müthiş bir özveriyle ortaya güzel bir iş çıktı.

bu video ne için diyorsanız, video ve konuşma beğenilirse 27 mayısta NewYork’ta TED de konuşacağım inşallah.

www.ted.com ]

görelim mevla neyler..

Director: Mustafa Özçiçek

Thanks to: Mustafa Özçiçek, Selin Turan (Seattle, USA), Prof.Dr.Cevdet Coşkun, Yrd.Dç.Dr. Ali Utku, Arkes Ajans Çalışanlarına ve heyecanımı paylaşan tüm dostlara teşekkürler.

here is the video text:

_________________________________________________

I THINK THEREFORE I AM,

I AM THEREFORE I ASK.

In our daily lives we all ask questions

Why? How? What? Where?  When? and Who?

Asking questions makes a difference, and strong questions are empowering.

The first philosopher Thales asked a provoking question:

“What is the arche?” That’s why he is the first philosopher.

Einstein`s most famous thought experiment is a question:

“What would I see if I rode on a beam of light?”

Millions saw the apple fall, but Newton was the one who asked why.

Socrates stated “The unexamined life is not worth living”

Good ideas come from creative questions.

My point is: without an answer then the question is of little use,

but without the question there can be no answer.

Good questions inspire inventive answers. And thus, can be a gift.

We owe it to mankind to ask questions.

I think therefore I am,
I am therefore I ask.

FİZİK DERSLERİNDE ÇİZİLMİŞ KARİKATÜRLER SERGİSİ

derste sıkılmanın eğlenceli tarafları da var: çizgi ve espiri yeteneğinizi geliştirmesi, olaylara farklı bakabilmenizi sağlaması.

yıllardır sıkıldığım derslerde deftere, müsvedde kağıtlara gelişigüzel eskizler çizerim.

karikatürler, uzakdoğu kuşları, balıklar, tekneler, ağaçlar, soyut çizgiler , metafizik denemeler vs.

fizik derslerinde çiziktirdiklerimle bir ilke imza atarak

dünyada ilk kez FİZİK DERSLERİNDE ÇİZİLMİŞ KARİKATÜRLER

sergisi açmaya karar verdim.

aşağıdakilerden 100 tane çizince sizi de haberdar ederim sergiden :)

fig.1 elektromagnetik balık

fig. 2 kuş bakışı siyah cisim ışıması

Tipografik Aşk

Tipografik dur orda sevgilim

Boynunda walkman kablosundan bir harita, beyaz

Benim ülkem senin müziklerinden yapılma, kiraz

Dindar bir kız gülüşü kadar güzelsin sevgilim

Sabah güneşi, anne sesi gibi, ijaz

Yüzünde cennetten çizikler var sevgilim

Benim ülkem, kolundaki saat tik-takları

Tik-takk,  tik-takk, tik-takk

Doğru ritimle sev beni

Yoksa ölürüm takk’adan

Akşamüstleri trenlerde ve lokantalarda

Bir telefon bekleriz senden

Ya yalnızız ya aç

Gitsek bilmiyoruz hangi durakta ineceğiz

Ne yesek tadı yok  sensiz

Doğru ritimle konuş benimle

Yoksa sonsuz acıkırım

Şiirdir seni  yakalayacak kamçı

Aşilin topuklarından var bende

Bacak bacak üstüne at

Yüzünde solgun istasyon maviliği

Elbisenden tarlalar dökülüyor denizlere

Exlibrisini yitirmiş bir kitap gibiyim

Paludan cafe’de güneşli bir kopenhag öğlesi

Doğru ritimle çevir yapraklarımı

Yoksa hep başa dönersin

Kendinden daha çok kimseyi sevemezsin

Yaşamak biraz fazla çalkantılı

Öyle basitleşmek falan değil

Bildiğin basıp gitmek istiyorum

Tanrım -coffe break time-istiyorum

Doğru  ritimle öldür beni lütfen tanrım

Bak lütfen diyorum

Yoksa hiç ölmem, hiç dirilmem diyorum

Kelimelerin canı vardır sevgilim

Haydi canlan biraz!

Doğru kelimeler diz dişlerine

Yoksa spam deyip seni bile silerim

Tanrım, her tweetimde seni mention ediyorum

Kontörüm yok, ödemeli arıyorum

zaten biliyorsun mevzuyu

YENİ BLOG’LARIMIZ YAYINDA

colorsOF

Take your view stand for understand!

mottosuyla  ” short.sharp.” felsefesiyle yayınlanan

afiş ve fotoğraf diliyle

biraz “isyan” ahlakıyla

biraz hareket, biraz muziplikle

adıyla müsemma renkli bir sanat, fotoğraf,

gençlik, edebiyat, felsefe, tasarım, vebenzerişeyler blogu.

Dili İngilizce.

Kullanımı çok basit:

fotoğrafın sağ tarafına tıklayarak ileri, sol tarafına tıklayarak geri

archive’e girerek tüm metaları görebilirsiniz.

Sizlerden gelecek metalara- katkıya – yoruma açıktır.

http://colorsof.wordpress.com

1 CÜMLE

1Cümlelik hikaye olur mu?

Olur, bal gibi.

Buyrun deneyin, ama o kadar da kolay değil diyorsanız,

Blogta size ilham verecek fikir ve öneriler var.

Haydi deneyin, çekinmeyin,

Bir cümlelik hikaye de siz anlatın.

http://1cumle.wordpress.com

Tatlı $özlük

“everestten gelen bilgi”

Mottosuyla yayın yapan mütevazi bir sözlük.

Hiçbir üyelik gerektirmeyen, online platformun herkese açık sözlüğü.

Yazmazsanız bile buyrun okuyun.

http://tatlisozluk.wordpress.com

TEZ KIZARAN GÜLLERDEN SAKIN

“yeryüzüne serpilmiş bir avuç kardeşiz biz”, dedi önce.

“Küçük şeyler kurtaracak bizi”, dedi sonra.

“Rabbimin ikramlarına karşı çok mahcub oluyoruz”, diye de ekledi.

“Bedenini yor!”  dedi yine bir ara.

“Planlanmamış karşılaşmalara, yeni insanlara karşı dikkatli ol! Hızır kim bilinmez!

Aradığın her ne ise, senin gayret ederek ulaşabileceğin bir şey değildir o, emin ol!”

Bir himmet dedim,

“Tez kızaran güllerden sakın!”

dedi.

“Akıntıya kapılma, teknolojiye, eşyaya bakıp, Musanın kavminin buzağı heykelinden ses çıkmasına aldanıp doğru yoldan sapması gibi sapma!”, diye de ekledi.

ismet özel’den bir parantez açarak;

sen o baygın sevgilerin adamı değilsin.
sana yaşamak düşer çarkların gövdesinde
bin demir kapıyla hesaplaşmaktan omzun çürümelidir
bin çeşit güneşle ovulmalıdır gaddar ellerin
yürü yangınların üstüne, kendi alevini de getir
çarpıntısız dakikası olur mu devrimcinin
ki
ölüm
her yerde uyanıktır
alestadır korkunun yardakçıları
tez kızaran güllerden kendini sakın
sevgiler ürkütsün seni, aşk ayrı-
Aşktır diye geri geldin o çekiç seslerine
bıraktın vazgeçilmez ırmakları
gönlüne kar yağdırıyorsa çocuk sesleri yetsin
dikkat et hiçbir şey ıslatmasın namluları.

***

Yıllar önce bir zemin kat öğrenci evinde bir dergi toplantısında başlayan dostluk,

Almanya ve Kopenhag arasında bu şekilde bir fotoğraf verdi.

Muhammed, Murad, Mustafa.

Birisi önden gitti, vardı hakk’a.

İkisi hala hakikat talibi.

Önden giden Talib’in kendi sesinden, kendi şiirini dinleyelim,

KENDİMLE DOYASIYA ÇELİŞMEK İSTİYORUM!


internet başında günde en az 6 saat geçiren, internetin olmadığı yerlerde kendini gurbette hisseden, internet takıntısı yüzünden sosyal alanda arkadaşlarından sürekli uyarılar alan ben, ne yapıyorum internette? herkesin merak ettiği soru :))

bir zen üstadının sözüyle cevap veriyorum; bir şeye ne kadar hızlı girersen o kadar çabuk çıkarsın.

tam bir cevap olmadığının  farkındayım ama idare edin artık.

idare edemem diyenler için de şöyle bir şeyler var;

ama önce bir kaç not ve bir şarkı sonrasında ise sizin için nette seçtiğim 19 linki paylaşacağım.


(bir parantez açayım :Bu günlerde “kendimle doyasıya çelişmek istiyorum”.

kendimle çelişmek üzerine artık sıkı bir yazı yazmalıyım. kendimle çelişmek..

dün teomandan 17’yi dinlerken james joyce’un Dubliners kitabından random bir sayfa açtım, ilk cümle:

“what age are you” asked, “seventeen” :)

tam aha moment! yani.  I mean what with all this mixed centences: I  wanna be simple.  :)

simplicity is come with contradict yourself.  so , get contradict yourself!

next time.. I will tell something  about this..)

finally, bu su hiç durmaz!

|inkler

bedava kucak kim istemez ki :))

ü tasarım!

ü TED : Technology, Entartainment, Design

üAkademik Dünya

ü Hit me!

ü doğum tarihin ve hayatın!

ü en iyi 100 roman!

ü Og Mandino Quotes

ü Free E-book

ü Free online books library

ü Kurt Vonnegut at the Blackboard

ü 8 Prensip!

ü Bilimsel Merak Kareleri

ü 1 kelime, 60 saniye, hadi dene!

ü Mükemmel Bilboard nasıl olur?

ü Üzerinde oynanmış kitaplar!

ü İnsan Davranışlarının Keşfi!

ü Cool!

ü Free Talker J

ü Sadece Bilimsel Search için!

-linklerle ilgili ne düşünüyorsunuz?

sizin de paylaşmak istediğiniz linkler varsa lütfen yazın.



GİRİŞİMCİLİK : COMFORT ZONE’DAN ÇIKIŞ

2009 global bir stabilizasyondu. 2010 öngörüm ise stabil ekonomiyle birlikte istikarlı bir büyümenin özellikle gelişen ülkelerde devam edeceği yönünde.

Dubai yaşadığı krizden sonra da anlaşıldı ki suni para yaratmaz yöntemleri ortadan kalkıyor – kalkacak ve gerçekten iyi olan ülkeler ve kurumsal şirketler ön plana çıkacaklar.

İş yapmanın kuralları değişiyor. Vizyonları, sratejileri güçlü olanlar ve değişime hızlı tepki verenler kazanacak ve ayakta kalacak.

Bilgi ve bilgi yönetimi hızla önem kazanıyor.

Global trendlerin farkında olanlar, gelecek projeksiyonları olanlar yeni ekonomik anlayışın önderleri olacaklar.

Bir süredir ihmal edilmiş gibi görünen Emtia piyasasına yönelik arz ve talepler artıyor.

Krizden çıkışla ilgili önemli prensiplerden birisi bu dönemde yapılacak Ar-Ge faaliyetleridir. 2.dünya savaşı sonrası “büyük buhran” olarak adlandırılan krizden ABD nin Ar-Ge faaliyetleri çin ayırdığı bütçeyi zor ekonomik koşullara rağmen 3 katına çıkarması ABD yi dünyanın sürükleyici güçleri arasında tekrar koydu. Bu dönemde keşfedilen naylon, yapay kauçuk, fotokopi makinesi, hazır kahve tüm dünyayı ve özellikle Avrupa ülkelerini kasıp kavurdu, çok ses getirdi.

Girişimcilik üzerine çalışmalarıyla tanınan Kufmann Vakfı yaptığı bir araştırmada dünyaya yön veren yeniliklerin hep kriz dönemlerinde ortaya çıktığını saptamıştır.

Telefon – 1878

Adidas – 1920

Hp -1935

FedEx- 1973

Microsoft – 1975

Hep kriz dönemleri..

Çince de kriz iki anlama geliyor. 1. Tehlike 2 .Fırsat

çok manidar..

21.yy da fark yaratabilmenin önemli sırlarından bir kaçı ; cesaret, öngörü ( geleceğe kafa yormak), her açıdanm donanımlı olmak ve yenilikçilik.

RAKAMLARLA TÜRKİYE

Türkiye özelinde bazı rakamlar vermek istiyorum;

Türkiyenin toplam istihdam rakamı 22 milyon 108 bin kişi ( ağustos 2009 – TÜİK)

Türkiyede sadece 100 kişiden 6’sı girişimci.

Türkiye nüfusunun % 60 ‘ı 30 yaş altı kişilerden oluşuyor.

Bu yaş grubunda işsizlik son bir yılda 20.12 den 28.9 yükselmiş durumda.

Şimdi bu rakamlara baktığımızda ne görüyoruz?

Türkiyede iş yapmak için elverişli koşullar yok, finansal zorluklar çok ve sermaya bulmak kolay değil.

Peki sorun bu mu?

Bence sorun başka bir yerde.

Sorun Girişimci sermayenin azlığı, Ar-Ge yatırımlarına önem verilmemesi, yeni buluş arayışında olunmaması. Bu nasıl mümkün olur? Elbette Girişimcilikle. Türkiyenin CESUR HAYALPERESTLERE ihtiyacı var. Girişimcilik ekonominin lokomotifidir.

Yenilik yapmak risklidir. Yeni yatırımların dönüşü kısa vadede beklenemez ama büyük bir ülke için istihdam sorununun çözümü için sivil toplum, kamu ve özel sektör gençleri girişimciliğe yönlendirmek zorundadır. Girişimcilik kısaca farkındalıktır. Çevresini gözlemleyen kişilerdir. Ve şu soruları sorarlar;

Değişimi istiyor muyuz?

Planımız var mı?

Bu güce sahip miyiz?

Fikrimiz güzel ama anasıl ticarileştirebiliriz?

YENİ FİKİRLER YARATMANIN SIRLARI

1. SORGULAMA

Neden? Neden olmasın? Böyle olsa nasıl olurdu?

Fikir tohumları için yeni bakış açılarına ihtiyaç vardır. Bunun içinde zekice sorulmuş sorulara..

2. GÖZLEM

Dünyanın ve eğilimlerin nereye gittiğini fark etmelisin.

“önemsiz GİBİ görünen” ortak alışkanlıkları ortaya çıkarıp “BEKLENMEDİK” çözümler üretebilirsin.

Toyota nın iş felsefesi; “ Genchi Genbutsu”

Yani; sahaya çık ve kendi gözünle gör!

3.  DENEME- YANILMA

Başarısız olma endişesi taşıma. Hata yapmıyorsan hiçbir şey yapmıyorsundur.

4.İLİŞKİLENDİRME

Çok farklı gibi görünen iş alanlarını, problemleri, tüketici eğilimlerini, dünya trendlerini ilişkilendir.

GENÇLER İÇİN KARİYER

Gençler geleceğin aktivist ve liderleri olmak istiyorlarsa ETKİN GİRİŞİMCİLİK i bir kariyer seçeneği olarak görmeliler. İstihdam sorunun çözümü iki kelime; inovasyon ve girişimcilik.

Gençler COMFORT ZONE dan çıkıp kendi hayallerinin peşinden gitmeliler ve dünyaya bir şey söylemeliler. Herkesin hayalleri vardır ama girişimciler bunları dener.. sonuçlara takılma, sürece odaklan..

Think +

İŞ KİTAPLARI

SÜRÜ – MARK EARLS / MEDİCAT

KENDİNİZİN PATRONU OLMAK / SAY YAY.

SEZGİLERİN GÜCÜ / OPTİMİST YAY.

Mustafa IJAZ

IJAZ NetWork® Genel Müdürü

Eğitim & Kariyer Danışmanlığı ve Araştırmaları

(Reklamcılık ve İletişim Hizmetleri)

ASİMETRİK HABER BÜLTENİ



Elbette adı neydi sorulacaktı

ışıltılı kızın boynundan sarkan inşaat

havada asılı kalan öpücük

düşmekte olan yaprak hafifliği ellerin

erik yerken dudağı kamaşan sen

uzun ağaçlar arasından fırlayıp beni bulan

öğlen yemeğinde tarlalarda hüzünlü bir bektaşî

ofisteyim, 2010 a az kaldı tatlım

sosyoloji okuyorsun ve biliyorsun kızlar

yalancıdır, hep kendini ortaya atan  o hızlı yanlarıyla

boş bir bardağı kara daldırırcasına ve üzerine biraz pekmez

 

ah diyorum güneşli yaz günlerini hatırlamak gibisi yoktur

koltukaltlarında bir gemiye binersin korsan bir gemiye

fransız yemekleri düşlerken hep o bildik hayalkırıklığıdır seni

tepenin arkasında bekleyen, uzun yollardan geldin oysa

yıpranmış duygularla teşekkür ettiler sana

 

etekleri zil çalmak, ağzı burnunda olmak

eskiden deyimdi bunlar

istiklalde ve erzurumda ve üniversitelerde

nice nice okumuş ama

hala  nietzscheyi okumamış

kadınlığında problem olupta akademisyen olan kızlar

ve bilirsin elbette

istatistik okuyorsun, kızlar yanlış bir denklemdir

ne yapsan payda sıfır ve belirsizlik kaçınılmaz

 

futbol oynanan teneke ve naylon mahallelerde

asimetrik ergenlik düşleri kurarken

yürürdük, çay içerdik, ve elbette ablam

kendi ülkesinde bir papatyaydı

fallar bakardı bana

bilmelisin, matematik okuyorsun

çift sayılar birden başlar

 

filmler izliyormuşsun, gözlerine o koku sinmiş

sabahları yatakten kalkarken hep

on sekizinde ve tiril tiril bir kadınla

bilmem hangi fransız sokağında

cafe matadorda cafe mystico içmeyi hayal ediyormuşsun

yeşil naneli kelimelerle konuşurken

saatine bakıp ikindi olduğunda vakit

satranç tahtasında ayağı kırılmış bir atla

yola çıkıyormuşsun.

Biyoloji okuyorsun, duymuş olmalısın

kızlar hep yaşlıdır

ve ayakları ya da bacakları diyelim, yerçekimine itaat ederler

kafalarındaki biyolojik imkansızlık ve sınırlanmış doğaları yüzünden

bilmelisin dostum

kızlar hem yaşlı hem huysuzdur,

nerde bir hakikat bulsa

“yine neyi yanlış yaptım” derler

ve elbette geometri bilmezler.

Bir üçgenin iç açıları toplanmaz

çünkü uzay-zaman eğridir ve doğru çizgi yoktur

doğru insan mı?

Duymuş olmalısın,

Kızların aklı hep klişe şeylerle çalışır.

 

 

topraklarında ve sularında gözün yoktu

bir yaprak gibi geçtin kanyonlardan

ve yine bir tepe tırmanıyorsun

gözlerinden bir film geçiyor emir kustirica

tepenin arkasında sırtlarında gül bitmiş çocuklar

 

saatsiz saniyesiz bir yerdesin artık

saçlarında aşkın şşş leriyle yere kapanıyorsun

ve “tanrım, beni göm” diyorsun

gömülmeyen şey bitmez

 

yapraklar havada asılı, tam zamanıdır bitsin

telefonunu da tepenin arkasındaki ırmağa fırlat gitsin.

 

 

başlangıçta yoktu mesafe

göz yok, görüş yok

gören yok, görülen yok

banggg banggg banggg

ırmakta çalan telefon

kim acaba?

 

Tatlım sen bilirsin, doktora yapmışsın

hop oturup hop kalkmışsın

suratı kuyuya düşmüş akademi koridorlarından

uygun ve hırslı adımlarla yürümüşsün

hakkındır, vur kafanı monitöre

kızlar siz de bilirsiniz,

kız olmak kıt olmaktır

nerde nasıl niçin diye sorma

fotokopiciye bir nüsha bırakmışsın, dalgınlık süsüyle

bilirim, kızlar en iyi reklamcılardır

spot cümleler eksik olmaz yorgun suratlarından

 

ah onlar, zavallılar

sevgiye ve başka şeylere artık inanmıyorlar

inanmak peşin ödemektir

artık biliyorsun tatlım

limit sonsuza giderken her eğri doğrulardan oluşur.

 

Arayan sen miydin

Ofisteyim, çıkınca ben seni ararım,

aynı ırmakta iki kez konuşulmaz

artık öğren.

FELSEFE NE İŞE YARAR?

Felsefenin sınırları, ilkeleri üzerine akademik bir yazı yerine  bilinç akışı tekniğiyle irticalen bir yazı yazmayı deneyeceğim.

Felsefe; philosophia ; bilgi ve sevgiyi aynı anda aynı amaca hizmet edecek şekilde ; filozof; philo-sophos, yani bilgelik tanrılara hastır, biz bilge olamayız ama bilgeliğin ve bilginin amadesi, sevgilisi olabiliriz şeklindeki bir ikili yapı felsefenin kendi doğasının zorunlu tözü olmasıyla diğer bütün bilgi alanlarından onu ayırıp biricik – unique- yapmaktadır. Yine bilgeliğe konu olacak bilmek fiilini gerçekleştiren bilen öznenin, varoluşsal özneden önceliği de felsefeyi diğer bilgi dallarından ayırmaya yeter.

Matematikle iş gören toplumlar, bilim-sanayi toplumları felsefe topluluğuyla beraber aynı dizgede fonksiyonel olmadığı hiçbir dönemde yeryüzünde insanı ve çevresini anlamlı ve güzel, anlamlı ve hakikatlı kılacak bir yaşam tarzı geliştirememiştir. Bugün insanlığın birikimi olan, demokrasi, bilim, sanat ve özgürlük gibi değerlerin ve ideallerin temelinde hep felsefeyi görürüz. Felsefe nedir? sorusuna cevap verirken onu diğer bilgi alanlarından ayırmaya çalışmak belkide beyhude bir çaba olcaktır. Bununla birlikte felsefenin evrensel bir tanımının olmayışı, Herakleitos’un akan ırmağından o günün yapısına ve diline uygun bir akışkan tanım yapmaya bizi götürebilir.

Fizik, hukuk, sanat; bu alanlar birbirlerinden tamamen bağımsız disiplinler olmalarına rağmen hepsinin hamurunda felsefeyi görmek zor değildir. Güzel nedir? sorusuna sanat alanından bir cevap beklerken, doğruluk üzerine de düşünürken ahlak felsefesinden bir cevap bekleriz. Fizik ve metafizik gibi alanlar ise varlığın doğasıyla ilgili yasalar ve hikmetler içerir. Ve tüm bu alanların felsefeyle doğrudan bağı vardır. İlk çağ doğa filozofları için fizik -physis:doğa-  felsefe nin sorduğu sorulara hem ilham ve cevap alanı olmuştur. Bu Newton için de günümüz kuramsal fizikçileri için de, Cern de bilim tarihinin en heyacanlı deneyinde çalışan parçacık fizikçileri için de böyledir.

Felsefe-bilim ilişkisinde, felsefenin soyut, bilimin ise deneysel yönüne vurgu yapılarak anlamsız bir işbölümü anlayışı vardır. Bilimin sadece deneye ve nedenselliğe indirgenemeyeceği gibi felsefe de genellemeler ve yorgun amaçlarla sınırlandırılamaz. Felsefenin özgürleştirici, dinamik yapısının farkına varılmadığı her dönem bilim de kan kaybetmektedir.

Türkiye gibi entelektüel dünyası derin tarihsel dönemlerle kesintiye uğramış, ve belki bazı dönemlerde zihinsel aktivitesi kanser olmuş toplumlarda felsefe ile felsefemsi söylem arasındaki fark ayırd edilememektedir.

Düşünce tarihinden alıntılanmış süslü edebi örneklerle, bir filozofun yaşamını anlatan bir denemeyle, ruhun katmanlarını ortaya koyan bir romanla felsefe yaptığını zannetmekle elma ile armutu toplayan kişinin kendini matematikçi olarak görmesi arasında fark yoktur.  Felsefe ile felsefemsi söylem arasındaki farkın ayırd edilmeyişliği bu alanda toplumumuzu tutuk, sığ ve kökensiz yığınlar haline getirirken  özgürleştirici dinamiklerden de mahrum bırakmaktadır.  Felsefe ne boş zamanlarda yapılan bir etklinlik olmadığı gibi ne de felsefe insanların boş zamanlarını sıkıcılıktan kurtaran bir düşünsel etkinlik değildir. Felsefeci de yaşama ilginç, garip düşünceleriyle renk katan biri değildir. Felsefe, akılla yapılır. Eleştirel ve özgür bir bilme etkinliğidir.  Eleştirellik ve özgürlük; batı medeniyetinin en varoluşsal özellikleri olması yanında bugün de bilim ve felsefenin bedenine temiz kan pompalayan damarlar gibidir. Bununla birlikte insanoğlunun bugün geldiği noktada daha önceki dönemlere göre daha bilgi sahibi olduğunu söylemek temelsizdir.

En saf şekilde söylemek gerekirse, bu gün yaşadığımız ekonomik krizden, ruhsal travmalara, intiharlardan “anti-aging” modasına, bir dünya sorunu olan küreselleşme dayatmasından yerel-güncel sorunumuz demokratik açılım meselesine kadar hemen hemen İYİ, GÜZEL ve GERÇEK bir uygarlık düzeyine ulaşamamamızda en büyük nedenlerden birisi felsefi düşünmenin oluşamamış, yapılandırılamamış olmasıdır. Hem de felsefe, felsefi düşünme  bu topraklarda, Anadolunun Ege kıyılarında doğmuş olmasına rağmen.

Bunun nedenlerine bakalım:

Felsefe doğayla bütünleşmiş kent ortamları için mümkündür. Oysa köylülelşen kent ortamları ve köylü bir dile angaje olan siyasi ve kültürel hayatımız felsefeyi de imkansız kılmaktadır. Felsefe için özgür zaman gerekir: schole. Köylüleşen bir hayat tarzında schole’ler olmaz ve schole’siz bir düşünce üretimi de olmaz. İnsan kendinde doğuştan içkin olan telos’u (amaç) uyandırmak için eylem halindedir. Bu da fiziksel bir çabadan ziyade düşünsel bir çabayı gerektirir. Tarım toplumları felsefeden uzak toplumlardır. Kırsal ve ya köylüleşen toplumlarda düşüncenin kendisi homojendir ve felsefenin motorları olan eleştirellik ve  özgürlük sözkonusu değildir. Eleştirinin yerine polemik, kin ve kavga, düşünme ise şüpheyle, farklılık ise sapkınlıkla karşılık bulur. Böyle bir yaşam alanında felsefenin ve felsefi öznenin varlığı imkansız – müknesiz-dır. Yığınların sayısal çouğunluğunun karşısında filozof ya çarmıha gerilmiştir, bir kenara atılmıştır. İnsanın kendinde varolan telos’u bilme, ona ulaşma arzusu aynı zamanda dinsel arayışların da bir orjinidir. Varoluş orjini. Ve her insan doğuştan bir telos’a sahiptir. Ve şeyhül ekber bu bağlamda “istidad en gizli duadır” der.

________________________________________________________________________

FELSEFE ÜZERİNDEN KENDİ HİKAYEM

school_athens

19 Kasım- Dünya Felsefe Günü dolayısıyla bir kez daha felsefe, kendim, gerçekliğim ve özgürlüğüm üzerine düşünürken felsefeyle tanışmam ve felsefenin bana tanıştırdığı dünya hakkında bir şeyler yazmak istedim. Aslına bakarsanız felsefi düşünme izlerinin zihnimde henüz altı-yedi yaşlarımda iken filizlendiğini ve sonra lise yıllarımda dallanıp budaklandığını minnet, şükran ve heyecanla hatırlıyorum. Küçükken evimizin önünde selvi ağaçlarından oluşmuş bir nevi bir orman vardı. ne zaman bu ormanın içinden yürüsem “dünya herhalde böyle, gidiyorsun, gidiyorsun, gidiyorsun, gidiyorsun ve bitmiyor.. sonsuzluk.. peki ama öncesi? Öncesi yok işte.. hep orman.. hep orman.. hep uzun boylu ağaçlar.. güneşin yapraklar, dallar arasından bir muştu gibi, vahiy gibi indiği orman.. yaşamak bir ormandı diye düşünür ve kafam almazdı.. gidiyorsun, gidiyorsun ve bitmiyor ha.. nasıl yani?” bu soruları sormamda , ya da hayatın deli gür bir orman olduğunu düşünmemde beni dağ dağ, orman orman gezdiren ve buralarda yaşamın nasıl geçtiğini ve inceldiğini gösteren, yaşatan, sahici kılan dedem ve babama bir kez daha teşekkür etmek isterim.  Belki de yaşama doğada -akdeniz, toroslar- başlamanın verdiği dinç ve derin duygudur beni hala dinç ve derin olmanın arzusuyla çalkalanan denizde yaşatan.  Deniz demişken, deniz hayatıma yedi yaşımda girdi. O gün bu gündür denizi, yüzmeyi, deniz kenarında kitap okumayı ve yürümeyi, koşmayı, spor yapmayı ve karpuz yemeyi çok severim ama yine de ilk aşkım orman; kaynak suları, dağbaşı gölleri, küçük taş mağaralarda kıştan kalan karlar, ve herneyse o ormanın içinde bulduğum ilahi ses, hışırtı, aziz, dingin, egomu küçültüp bana sesler içinden tazelik, güzeller içinden ışık, karanlık içinden uyku ve dinginlik ve yıldızlar uzatan bu ormandır. Kuşlardır. Küçük akdeniz çalılarıdır. Yaban mersini, böğürtleğeni, dağ armudu, yaban elması, küçük aziz şifalı ahlatı ve sizi her yorgun gördüğü yerde size bir gölge uzatan sedir ve ardıç ağaçları ve ömrümün en güzel uykularını uyuduğum öğlen saatleri… orman.. hayat.. sanırım kaç yaşında olursam olayım ve neleri yaşarsam yaşayayım yine de dönüp dolaşıp ilk çocukluk yıllarımın geçtiği,Antalya’nın Kaş ve Elmalı ilçeleri arasında kalan Batı Toroslarda, karamık’ta, sinekçi’de, gömüce’de, kemer’de, akdağlarda bir çocuk olacağım, yine de, ve her ne olmuşsa işte.. felsefenin ilk çıkış noktasını, orjinini düşündüğümüzde Miletli Thales’in Mısır’a yaptığı deniz yolculuklukları ve burada gördüğü renkli hayat, bilim, geometri, dünya anlayışı, seyahat ederken iç içe olduğu doğa, ormanlar, renkler, denizler onu yaşamın t-özü, arkesi (arkası), kaynağı ve başlangıcı üzerine düşünmeye itmiştir. Dönemin hakim sutrası olan “ ex nihilo nihil fit” ten ayrılıp “bu gördüklerimiz nedir”, nesneler gerçekte nelerdir, her şeyin başlangıcı , kaynağı, arkesi nedir? Yaşam nasıl varolmuştur, varoluş ilkeleri nelerdir? Dünya neresidir ve bizler burada ne yapıyoruz sorusunu soran Thales ilk doğa filozofları arasında en saygın isimlerden birisidir. Amacım ne  felsefe tarihini anlatmak ne de kişisel menkıbemin görkemli haritasını çıkarmaktır. Bu yazıda sizlere felsefe üzerine klişeleşmiş prestijli ve içi boş yargılar ve bunun yanı sıra felsefe ne işe yarar? sorusuna cevap arayacağım. Bunu yaparken ne çok bilimsel ne de çok edebi olmamaya özen göstereceğim.

hayatın kaynağı ve sonsuzluk üzerine düşündüğüm ilk çocukluk yıllarımdan sonra lisede felsefenin diğer akademik çablardan farklı olduğunu hemen anlamış ve kitaplara vurulmuştum. Belki de okuduğum ilk felsefi eser Voltaire- Candide’dir. Bu eseri bana öneren o dönem, finikenin denizi gören  bir dağ yamacında ev arkadaşım ibrahim K. dır. İbrahim K. sadece bu eseri önermekle kalmayıp bana lise yıllarımda ve üniversite yıllarımda tutunduğum adeta asil bir “ağaç adam “ olmuştur. Ağaç , yeşil, bilge, sessiz, dingin..Gün gelip onun gölgesinde gölgelenip, uykuya dalıp rüya gördüğüm, gün gelip şen-şakrak şarkılar söylediğim, en güzel kitapları ve şiirleri okuduğum aziz bir dosttur İbrahim K. Her şeyden öte bana inanması ve güvenmesiydi tüm mesele. Bir çok insanın, felsefeye, okumaya dalmamdan, öss-yi boşvermemden, platonik, melankolik, tutarsız, yılgın ve suratsız hallerimden yola çıkıp  benden yüz çevirdikleri bir “tip” olduğum o günlerde bana inanan bir tek o vardı. Şimdilerde ise tüm değerlendirmeler ve kriteler için durumum idare eder de olsa bana güvenen dostların sayısında ve sahiciliğinde iflas etmişliğim bir vak’adır. Bu benim dostlardan beklentilerimle ilgili olabilirse de İbrahim K.dan gördüğüm , öğrendiğim bilgelik ve sevginin sahiciliğini ve onarıcılığını bu gün en ala isimlerde ve yerlerde bulamayışım da olabilir. İbrahim K. meselesi benim için ve bazı dostlar için hala bir efsanedir. Ve bu efsaneye uzun zamandır yapmış olduğum vefasızlık ve biganelik beni de rahatsız etmektedir. Bu fakir ve cılız vesileyle de olsa muhtemel her yazımı okuyan ve her yazımı okumasını istediğim belkide tek insan İbrahim K. ya buradan teşekkür ederim. Selamlar aziz dostum.. yine felsefe dolayısıyla tanıştığım isimler, yaşadıklarım belki de hayatımın en renkli kataloğunu oluşturur. Nasıl tanıştığımızı çok hatırlamasam da yine benim için aziz bir dost olan M. Batar ve onun çılgın zekasıyla, parkta, bahçede, gece üç-te demlenmiş çaylarla yaptığımız sohbetler.. hala yapmaya devam ettiğimiz sohbetler.. ve yapacağımız sohbetler. Birbirimizde bizi bütünleyen bir şeyler olduğuna innanmışımdır hep. Aynı dili konuşmak gibi.. aynı dağı tırmanmak gibi.. aynı kızı sevmek gibi.. aynı otobüse binmek gibi :)) yine M. Batar vesilesiyle ankarada tanıştığım güzel insanlar; patikalar ekibi, gökkuşağı çay evi müdavimleri ve sohbetleri, Sancak kolejinde tanıdığım ve benim 2001 Türkiye Felsefe Olimpiyatlarına hazırlanmamda, katılmamda ve sırlamaya girmemde emeği olan, öğlen sandiviçlerini benimle paylaşan, carmina buranayı dinlediğim, en güzel kahve bardaklarının özelliklerini kendisinden öğrendiğim, sadeliğin, mütevaziliğin, sivil düşünme ve yaşamanın, özgürleşmenin en güzel örneklerinden biri ; Mehmet Ö. hocam.. kendisinden dergi okumayı, biriktirmeyi öğrendiğim, Michel Foucault-u bana tanıtan, “günaydın” derken gözlerinin içi gülen Sevgi hanımefendi.. Sancak Kolejinde okumama vesile olan, en önemlisi zor ekonomik koşullarımıza rağmen babamı ikna eden, bana inanan ve hala inanmakta ısrar eden, ulusal çapta dönemin en iyi edebiyat dergisinde (E) yayınlanmış bir şiiri olan 17 yaşındaki öğrencisinin gözlerinindeki ışığa işaret eden öncü, aydınlanmanın gizli rengi, taşrada yaşarken aynı zamanda dünyada da yaşıyor olmayı soluyan, genç insan, tebessüm ehli Osman A. hocam,  lise yıllarımda pek anlayamadığım hayat felsefesini hayatın içine girip normalleştiğim günlerde kendisinden İsa’nın azizleri gibi bahsedebileceğim, bir insan bu kadar mı güzel kızar, bu kadar mı güzel selam verir, bu kadar mı güzel dert sahibi olur dediğim, çamlar kuyusu ve sazak koyunda gençlik yıllarımın en güzel  an/ı/larının geçmesine vesile olan muhterem hocam Turhan M., Üniversiteye geldiğim ilk yıllarda tanıştığım Atatürk Ünivesirsetesi felsefe bölümü hocalarından Mustafa Y., Ali U., Sebahattin Ç., Alman dili ve edebiyatı bölümünden Ahmet S., İngiliz dili ve edebiyatından Mukadder E., Fizik bölümünden Cevdet C., edebiyat bölümünden Erdoğan E., hep bu bağlamda şükranla, sevgiyle ve aziz hatıralarla anabileceğim kişilerdir. EDAM Genel Müdürü, bir tebessümü bin altın eden adam, entelektüel, dost, kendisinden pek çok şey öğrendiğim, özgürlükle bedel ödemek, sevmekle ölçülü olmak arasındaki dengeyi kuran insan  Alpaslan D. ve onunla birlikte istanbulda tanıdığım insanlar, yine kıymetli ağabeyim, hocam  Memduh N., Entelektüel kitapçım Rahmi bey, Murad G., Merhum dostum Şair Muhammed E., Kertenkele Dergisi editörlerinden Muammer Y., ismetozel.org ediötürü Adem Y., yine merhum muhammed e. vesilesiyle tanıdığım üç yıl gibi uzun bir süre bana ağabeylik, dostluk, arkadaşlık, hocalık yapmış olan diğergam insan, her şeye rağmen kendisini minnetle andığım aziz Nurullah Ş. beyefendi, ve daha isimlerini burada sayamadığım bir sürü dost, dergi, kitap, düşünce, iyi, güzel her ne varsa diyebilirim ki ; tüm bunlar benim ve bu insanların iki şeye verdiği değer itibariyledir: BİLGİ ve SEVGİ. Yani bilgi sevgisi, bilgelik sevgisi; philo-sophia; FELSEFE. Felsefenin hayatıma çizdiği yöne baktığımda felsefe ne işe yarar sorusuna en iyi cevap verebilecek kişilerden biri olduğumu düşünmem yersiz olmayacaktır. Bu benim için doğru ve anlamlı olduğu gibi burada saydığım tüm isimler için de aynı şey geçerlidir. Bu insanların da hayatlarının başka hayatlarla kesiştiği noktalarda felsefe hep ortak bir dil, aynı mayadan kabaran bir varoluş hamuru, aynı şarkı, aynı ekmek gibi kendisini göstermiştir.

İYİ ve GERÇEK TELOS’unu arayan insanlık için bir kez daha ;

DÜNYA FELSEFE GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN!

Unutmadan soralım; Felsefe ne işe yarar?

Mustafa İJAZ

Erzurum – 2009, 16 kasım

TATLI SÖZLÜK

sutlac2Ek$i Sözlüğe alternatif ; Tatlı Sözlük.

http://tatlisozluk.wordpress.com/

sözlüğe herhangi bir yere üye olmadan yorum yazabilirsiniz.

sözlük kendisini şöyle ifade ediyor;

Tatlı’m Sözlük

bu sözlükte yer alan bilgiler sokol’un makalesinde kullanılabilir bilgiler türündedir. yanımızda yürürken; sokolun makalesi de nedir, diyenlerin bizimle bir akrabalığı yoktur, kimdir bu arkadaş diye soranlara, tanımıyoruz ilgimiz yok der kaçarız. tatli sözlük bir ekşi sözlük gıcığıdır, taklididir, çakmadır. herkese açık ve kapalıdır. okuyucular da yazanlar kadar sorumludur, suç ortağıdır. burada yazılanları copy-paste yapanlar ergenekon tosunudur, darbecidir, pespayedir. bu sitenin tüm yayın hakları Shaquille O’Neil ve Kobe Bryant a aittir. pazarları da açıktır.

s-özlük kuralları;

1. küfürlü söz ve kişilerin doğuştan sahip dolduğu haklara saygısızlık içeren yorumlar yapılmaz

2. tatlı söz yılanı deliğine sokar.

3.tatlı sözlüğün dili tatlı, simgesi fırın sütlaç tatlısıdır.

4. sınırları kullanıcılar ve yorumcularla sınırlıdır.

5. bağımsızdır.

6.yönetim şekli monarşidir.

7. tatlı sözlükte kullanıcılar eşit haklara sahip değildir.

8.ibrahim tatlıses le yakından uzaktan ilgisi yoktur, olamaz, olursa bu blog intihara meyillidir.

9. birinci, üçüncü ve altıncı maddeler değiştirilemez.

10. dokuzuncu maddenin değiştirilmesi teklif edilemez.

11. onuncu maddenin yanından bile geçilemez.

12. yorum yazarken türkçe yazım kurallarına uymak zorunlu değildir.

13. tavsiyeler alınır, değerlendirilir, makbul olanlar topluma kazandırılır.

14. büyük harf kullanılmaz

15. sözlük yazarken insana yılan bile dokunmaz. sözlük yazmak kutsal bir iştir.

Buzz Point ©2009, İstanbul

CHESS MASTER’ın DRAMATİK SONU

29 hamle, 13 kez Şah çekme ve Chess Master’ın Dramatik Sonu *

Mustafa İjaz – Chess Master Satranç Programı

chessmaster1.e4  e6

2.Ac3  Ac6

3.d4  Fb4

4.a3  Fxc3

5.bxc3  Af6

6.e5   Ad5

7.Fd2  0-0

8.Fd3  d6

9.c4  Ae7

10.Ah3  dxe5

11.Fxh7+  Şxh7

12.Vh5+  Şg8

13.Ag5  Ke8

14.Vh7+  Şf8

chessmasterLarge15.Vh8+  Ag8

16.Ah7+  Şe7

17.Fg5+  f6

18.Vxg7+  Şd6

19.c5+  Şd5

20.c4+  Şxc4

21.Kc1+  Şb3

22.Fd2  exd4

23.0-0  Şxa3

24.Vg3+  Şb2

25.Kb1+  Şc2

26.kd1  Vd5

27.Ff4  Vxg2+

28.Şxg2  e5

29.Vd3++

11 Temmuz ’09 Üsküdar – İstanbul

* Bu maç Chess Master Programınının master versiyonuyla yapılmıştır.

COŞKULU KAYKAY; IŞILTILI EYLEM

 duden-selalesiKÖPÜK finallerden sonra hemen kendimi antalyaya attım. yoğun bir iş programı öncesi ailemle birlikte biraz dinleneyim istedim.  dün düden şelalesindeydim. debisi yüksek bir şelale burası. suların hızla yüksekten düştüğü yerde bembeyaz köpükler oluşuyor.. bembeyaz bir coşku bu. sesler.. renkler. antalyaya yolunuz düşerse şehir merkezinden yaklaşık 10 km uzaklıktaki bu yere uğramayı unutmayın.

 

 COŞKU

42-18714508coşku hakkında düşünüyorum. coşku; içten gelen mutluluk. coşku nedir? ne coşku değildir?

egosuz neşe: coşku. coşku farkındalık, sevgi ve şükranla ilgilidir.  coşku üzerinde düşünmeye değer çünkü coşku ışıltılı eylemdir. ışıltılı eylem. ışıltılı..

osho coşku hakkında der ki: Coşku manevidir. O, zevkten ya da mutluluktan farklıdır, tamamıyla farklıdır. Onun dışarıyla, diğeriyle hiçbir ilgisi yoktur; o içsel bir olgudur. Coşku çılgındır. Ve sadece çılgın insanlar bu bedeli ödeyebilir. Sıradan akıllı insan çok kurnazdır, çok hesapçıdır, çok hilekardır. O coşkunun bedelini ödeyemez çünkü onu kontrol edemez. Ancak perişan haldeki bir insanı kontrol edebilirsin. Coşkulu bir insan özgür olacaktır. Coşku özgürlüktür. Coşkulu olduğunda sen bir köleye indirgenemezsin. Tanrı yukarıdaki cennetlerde bir yerlerde değildir. O, şimdi burada; ağaçlarda, taşlarda, senin içinde, benim içimde, her şeyin içinde. Tanrı varoluşun ruhudur, görünmez olan, en içteki özdür.
Ne olacağın hakkında bir fikrin olmadan dünyada yaşa. Bir kazanan mı yoksa kaybeden mi olmanın hiçbir önemi yok. Ölüm her şeyi senden alır. Önemli olan tek şey oyunu nasıl oynadığındır. Hoşuna gitti mi? O zaman her an bir coşku anıdır. “

KAYKAY

 

skater boybu gün kaleiçinin daracık sokaklarından geçtim. sıcaktan bunalmış, müşteri bekleyen yorgun insan yüzleri.. onları görmek bile beni yordu. oradan hızla geçip karaalioğlu parkına, nam-ı diğer karaoğlan parkına yürüdüm. deniz üzerindeki ışık oyunlarını bir süre keyifle izledikten sonra parkın meydanında paten kayan ve kaykaya binen gençleri izledim.belli ki yeni yeni öğreniyorlar. bilhassa kaykay epey hüner gerektiriyor.gençleri izlerken tespitim şu oldu; tek problemleri; kaykayı kendi ayaklarından – vücutlarından ayrı bir şey olarak hissetmeleri – düşünmeleri. kaykayla bütünleşen, onu bedeninin bir uzvu-parçası gibi gören bir kaç genç ise grubu ve izleyenleri şaşırtan hareketler yapabiliyorlardı. onları toplayıp farkındalık ve kaykay üzerine konuşmak istedim bir an. ama kendi farkındalığım o kadar ağır bastı ki, kendi dışımda bir şeye vakit ayıramayacağımı farkedip vazgeçtim. o meydanda iyi kaykay binen gençler hayatta da iyi bir iletişimci, canlı, renkli, keyifli insanlar olacaktır hiç şüphesiz.  avril lavigne – skater boy dinleyin , keyifli bir şarkı.. girişe bayılıyorum :)

karaoğlan parkından çıkıp sahilden migros-a kadar yaklaşık 7-8km hızlı tempo yürüdüm.hareket etmenin verdiği mutlulukla esnedim. rahatladım.  migrosta biraz dinlendikten sonra dergi, müzik ve kitap reyonlarında yaklaşık bir saat vakit geçirdim. lise yıllarında sayın hocam Mehmet Özay ın odasında dinlediğimiz Carmina Burana – Carl Orff  albümünü görünce dayanamadım, aldım. siz hiç carmina burana dinlediniz mi? ve bir de Edith Piaf  albümü eskilerden. çok güzel cuba, hawai, brezilya, ispanya müzikleri var raflarda.. bir başka zamana..

 ***

eve geldiğimde ablamın güzel sade yemekleri günün ödülü gibiydi. Mücver, yoğurt, bol roka.. süper menü  :)

 teşekkürler,

 ışık, hareket, sevgi.

kısaca coşku.   ışıltılı eylem..

KİTAB-I IJΛZ

 

uzun bir aradan sonra yaklaşık sekiz yıldır yazdığım ve bazı derilerde yayınlanmış yazı şiir ve denemelerimi bir kitapçık şeklinde toplamaya ve blogda yayınlamaya karar verdim. işte kararım :
K İ  T  A  B – I     I  J  Λ  Z
Toroslarda, Mavikent’te, Finike’de, Ankara’da, Antalya’da,
Erzurum’da, İstanbul’da geçen günlerim için;
kur’an-ı kerim ve çay için; kalb, göz ve kulak için;
çocuklar ve gülmeler için
güneş ve su için
mandalina ve portakal için
yaz günleri ve deniz için
hüzünlü bir sevinçle ağladığım tüm sabahlar için
tanrıya bir teşekkür denemesi.
“ h ü v e ’ l – b a k î ”
%100 SIBGATULLAH : %100 ŞİİR
– Lam&Elif ‘in kollarında boynu bükük ruhlar –
Yokun gölgesinde nefes alıp veren ağzım, burnum
Bu ne dalgınlık böyle
Ciğerlerimde. Ruh solukta yağan yağmur
Kesik kesik yüzümün denizine yağan yağmur
Bu ne efsun böyle!
Bu git-gellerin ortasında şişman zihninle,
Duygularınla doğuracaksın
Yaşamak denilen babaya , sarışın bir çocuk
Anlamsız sırıtarak kaldırımlarda, mesai saatlerinde
Kendini satmanın anlaşılırlığını asacaksın boynuna
Sence başka türlüsü mümkün değil
Gelenek kamburu böğründe ,
Bir kukla gibisin ağzında sahte sesler
Her şeyi anlamış gibi bakıyorsun yüzüme
Yok sende o maya
40’ından sonra mı ineceksin Yusuf’un kuyusuna
Seni pazarda köle diye satarlar mı bir düşünsene
Laboratuarlarda yok arama
Kıyasa gelmez hakk
Fırına atılıp yanıp pişmeye razıyım
Çiğliğimden çok tadım kaçtı
Yürüyüşün sesin bir müzik
Orkide dinginliği ses tellerinde
Tellerinde benim ruh çamaşırlarımı kurut
Otomobil kazasına benzer uykuya dalışım
Üşüşür kalabalık başıma
Vicdan bir polis değil olsa olsa anarşist bilinçaltı
Kopya ruhlarla geçen Bodrum günleri
Işığın içindeki halatı kemiren dişlerim
Faniliğin idrakinden sultan yaptım kendime
Gün boyu kalbim sıbgatullah aşısıyla sarhoş
Pazar, Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe
Bir de Cuma ve Cumartesileri
Ben kendim ikimiz altçizgi varlık sahnesi
Yüzümün Afrikası ayaklarımın şadırvanı
Benlik dağımın yangını
Kopçası mahremiyetimin
Dalgınlığım Finikeler dergiler şiirler tütünler
Kevaibe etraben
Dalgınlığım satrançta rötar yapan rock
Satrançta ayağı kırılan at
Geciken öpücük
Köpürmeyen kahve
Bir de Pazar günleri
Kanımın ortasına sesinden düşen çocuk dişleri
Çocuk öpücüğü gibi kısa konuşalım
Gençliğimin feminist sabahlarına selam
Dalgınlığımın geniş dervişliğine merhaba
Abdestle konuşan gözlerime spiritüel övgü
Sokak çocukları ve haftanın diğer günleri
Cebrail, 700 kanatlı kitap
Elest bezminin fotoğrafında
Lamelif gibi düğüm atıyorum
Existansiyalist-epistemic aklımın ayaklarına
Ödünç alınan su bardağı gibisin
Üstünde damlalar şiirlerimin öpücüğünden
Çadır kurarak saçlarınla kendi yalnızlığına
Uykulu aç rüya görmüş bir sesle merhaba de bana
-merhaba yabancı
-merhaba bunaltıcı yaz günleri
-merhaba denize inmeler, göğsünde portakal kokusu
Tut şimdi ölümümü sayıkla , olacak şey mi
‘senden bana yar olmaz , olsa vefakar olmaz’
Havada rengarenk ruhlar
Omuzlarını silk , dünyanın tozundan toprağından sıyrıl
Varsın insanlar yanlış anlasın
Değil mi ki ‘kınayanın kınamasından korkmaz onlar’
Avuçlarımda tılsımlı harfler
Kaf Ha Ya Ayn Sad
İbn-ül vakt!
Heraklitin ‘kendimi keşfettim’ fragmanı
Hayy ile göğsüme akan beynim
Carpe diem!
Vicdanların zindanlardan firarı
“That government is best
Which governs least”
Gelen-ek, gelmeyen ek
Aşık isen bir koşu bakıver
Power of now!
%100 art niyet
%100 mustafa
%100 şiir
%100 kesilen kurbanın kanı göğe ulaşmaz
%100 melâmilik
%100 içimde bir Süleyman bir Yusuf var
Biri karıncalar derdinde biri köle pazarında
Bir de İsa, terzisi yırtılan mahremiyet gömleğimin
%100 bu benim yüzüm değim
Ruhumun değneklerinin gölgesi düşmüş yüzüme
İyi bir şiir adamı
Pazar, Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe
Bir de Cuma ve Cumartesi günleri
İnna lillahi ve inna ..
Havariler gibi halka kurar boynuna kement atar
İnci arayan elbet baş aşağı denizlere dalar
Ayak baş olur, baş ayak
%100 melâmet hırkası
İyi bir şiir
%100 sıbgatullah
“de ki: Biz Allahın boyasıyla boyandık”
PLASTİK TANRILAR ÇIKMAZINDA MELÂMİLİK
Ben dilimle döndürdüm orda yaşamı
Dilim dönmüyordu rab kelimesinin arkasındaydı
Dönmüyordu dünyaya
Hayret gayrete getirir dediler
Ben annemi ne zaman öpsem bir bulut ağdı kalbime
Orda karanlık yerlerime sular
Karanlık durgunluklarıma kocaman neşe
Ben ne zaman öpsem annemi
Virgülle bırakır giderim dalgınlık cümlelerini
Work&Travellerde bir taş gibi düştüm kendi kafama
Major filolojik vecde geldi dilim
Bakmadan yüzüne sınıfların,
Bilmem hangi üniversite hangi ders
Ya da kim kimin üstünde adını belletiyor sıkılmanın
Boğulmanın, ötekileşmede yerli malı sendromu
Bak sayın profosör , eşeklere saman vermeye gelmişsin sınıfa
Yutturamazsın bana artisliğini
Naiflikle yaşıyorum her denklemi
Eşek değilim ben, saman getirme heybende
Gözünü kaldır da bak, gözüm yok anlattıklarında
Yola çıkmam için bir neden yok senin duruşunda
Sen benim arka sırada yan durup ilgisizliğime aldanma
Fiziğin bir filolojik mesele olduğunu kaç kişi anlamış şurada
Geçtim koridorları, boynumda lisans günleri kibri var
Size benzemekten korkuyorum bayım
Korkuyorum dilim sürçer de konuşurum diye
Kalırım üstümde captain black yalnızlığı
Yürürüm nerde benim adıyla adımı üst üste yazdığım
Üst üste susarak seni konuştuğum deliliğim
Kocaman sevgili, kocaman mutlu, kocaman haylaz demlerim
İrkiltiyle sordum kendime, ne olmuştu
Ne oluyordu
Savunma dedim kendini
Cahiller arasında kaldık
İşimiz neydi, burası neresi
Sordum kendime, sen kimsin ha?
Nerden buldun bunca öyküyü
Bilmem nerde doğmuşsun, neler okumuşsun
Nerde ne yapmışsın
Ne ilgisi var canım bunların senle?
Ben kimdir? Tekrar başa alıp soruyorum
Bir kez daha başındayım hayat ırmağının
Kendime bir şerh yazmayacağım
Bir çıkma olarak hatırlanacak değilim tarihe
Melâmilik burcundayım
Savunmam yok mahkeme-i kübrada
Hikayem yok, hepsini verdim dilenci yüzyıla
İşte şimdi baş başayız seninle, kendimle
Kocaman sarıl bana
Ha de, çıkalım şu dağa
Çıkmadan inemeyiz içimizdeki yokuşu
Tut göğsünü, tut kuşları
Nefesinle vur yüzüme
Sormadan söyle bana kimlerdensin
Kevser gibi müjde ol yolumun sonuna
İyi bir şiir gibi ağzınla değil gövdenle söyle beni
Present tanrılar edinip hepsini koyver gitsin
Kevser kalsın geride , o çılgın dünyayı unutturmak için
Eskiden öfkeli fikirlerle tekme atardım dünyanın karnına
Balıkları eve getirirken denizden özür dilerdim
Uçurtmam yırtıldığında bekledim rüzgar cevap versin
25’imde anladım
Rüzgar nedeni yok yaptığına,
Renklerle tanışıklığı yok rüzgarın
Renksizlik makamına daha nice var
Uçurtmamı yırt, himmet et efendim
Şu benim Melâmiliğimden felsefe yapmak anlaşılmasın
Eğitim eğmekten gelir
Ben eğile eğile başa döndüm, dikleştim
Buldum rabbin katında neyin nazı geçer : Melâmilik
Durdum, öyle anladım yorgun bir çağdayım
Varlık sahnesinde bir nehrin dalgın bulanık akışı gibi
Bir çağdayım, yüzümüz yok , yüzümüze bakılmıyor
Oysa ben onca zaman yüzümü yonttum secdelerde
Ağaçların altında yüzümü bıraktım göğün şölen vaktine
Her yaşım geçerken yüzümü tuttum anneme,
Hatırlıyor musun? Nerdeyim ben?
Gidişat iyi değil, iyi olmayacağını bile bile burdayız
Bile bile kalkıp çay demliyorum, acıyacak
Bilmeden senin kimlerden olduğunu
Sadece yüzüne bakarak,
Başımı koydum ruhunun aydınlık yastıklarına
Rüyalar gördüm sende
Kokusu boynuma sinen rüyalar
Tuttum boynumu dünyaya ‘öteki’ olarak uzattım
Bu ben dediğimde kim?
Hikaye yok, öyle anlaşmıştık
Melâmilik dediğin de
Hakkımda bildiğin her şeyi unut
Tekrar özür dile denizden
Kevsere dön yüzünü
Ebterle uğraşacak vakit yok
Dipdiri dur şimdi
Dipdiri kocaman sevgili ol kendine
Melâmiliğini satma orda burada
Budur nazın geçecekse sevgiliye
Dalgın pickler yaptım bir ömür
Aha şimdi terk ediyorum
‘Yapmak’ yok artık
Yıkmak, yıkmak zamanıdır
Plastik tanrılarla dolu kalbini
Ebterden bıkmadın mı?
Yetmedi mi bu bıkkınlık
Terk ederek bulacaksın içindeki hayvanı
Tanıyacaksın onu
Tutup kurban edeceksin
Kanı yere akacak, senin kanın göğe
Ne zaman annemi öpsem bir kuş hafifliği ellerimde
Ellerimden tut sıvazla sırtını çocukların
Mutlu yaşa, yont kanındaki hayvanı
Çocuklarla denize in, şarkılar söyle
Karpuz kes, uzan kumlara
Ellerini koy karnına dünyanın sessizce
Denizlerden özür dilemeyi bıraktım
Çatlayarak kendi içimden
Yakarak kuru yerlerimi yaşla birlikte
Yalan söylememeyi denizden öğrendim
Tuzlu bir hayat olsun benimkisi bayım
Çek ordan kendine bir sandalye
Ne oluyor bu yüzüne hele bir anlat
Yüz ki tanrı konuşacak onunla
Onar da çık karşısına
Melâmilikte bulduk biz bu ikramı
İyi bir şiir, iyi bir peygamber gibidir
Onunla hicret edilir
İyi bir şiir, iyi bir hicret gibidir.
Yüzündeki denizde
İçindeki balıklar yüzer.
Sen denizi seversin
Kısa cümleleri
Bazen beni
Çoğu zaman içinde konuşan o yabancıyı
Cahillerden yüz çevirmeyi öğrenmenin zamanı geldi
Kendimin kıyısına oturup da ağlamanın zamanı geldi
Aczin idrakinden çılgınca vecde geldiğim günler geri geldi
Fıtık
boşluk var
sana değdiğince dünya
yorgunsun çocukları öpmekten
toprağın köşesi yoktur öylemi
ah! ne gam
nereye varıp sakınmalı
dünya değdikçe karnıma ürperiyorsam
cömertlik bir tâç imiş imanda
gördüm sende öyle manzaralar
bir ekmeği durmadan ikiye bölüyordun
uykunu dayadın duvara bir merdiven gibi
çıkıp baktın hülyalara, içerilerine
en çok da çocukların radyoya şaşırmasına benziyordun
durup dururken söyleyiverdin nasılsa
yaşamak bir tövbedir duraksız
bir seccadenin ucunda kan toplamış ayak bileklerin
sen eğildikçe dünya uzaklaşıyor
kırdıkça göğsünü içerilere
unutulmuş yerlerini diriltiyorsun
bir ayıkmadır akıyor gövdene
bir ip gibi gerildin
ağzından çıkana kulağın yabancı
tir tir titriyorsun, katlandıkça etin etine
bir manadır sarkıyor boynundan
ellerin korkunç karışık
öptükçe çoğalıyorsun
öptükçe karışık
kar gibisin
yağdıkça kendine yaklaşıyorsun
bir çocuk kahkahası salıyor kasıkların
out of hand *
hamuşluk üzerine postmodern çözümleme
bir ben vardır bende / benden dışarı ~ haşarı
yalın, çok yalın
teşbih sanatlarından bakmadım bıktım.
edebi sanatların canı cehenneme
olduğu gibi derken de ‘gibi’ işin içinde
bir ırmak nasıl akarsa öyle derken de, ‘öyle’
yok mu ötesi-berisi gördüğüm şey-derin
dünyada olup-biteni anlatacak
kelime dünyadan olsa da
ûslub ahiretten olmalı
bunu iyice anladım. kur’an-ı kerîm ne ki?
“ruhun düzensizliği kutsal bir şeydir!”
derken arthur rimbaud
dünyada düzen tutmaya kalkma
yorulursun ha!
yalınlık.. rüzgar..her gün bize uğrayan
evde yok muyuz?
sıfır noktasında sözlük anlam:
yakınlık=uzaklık ; tevhid : hit
aklın kılıcıyla kesilip-biçilen ‘şey’ler..
kalbin terziliğinde
‘ya eyyühel müddesir’e denk düşer
ey örtüsüne bürünen!
kalk! korkut. ekber!
elbiseni temizle!
başa kakma, tartışma!
ey örtüsüne bürünen!
bir rüzgarla çık dışarı
bir şey ne ise o değil, ne değilse odur,
paradoksların dilini tokatlayıp
kendime bir tavır beğeniyorum
rabbimin katından
bir uslûb, bir biçem. bir hulle-i adem
biraz incir ; yaprak ve süt
biçtikçe yeşeren
yeşillik, yaşıllıktır.
yaşamın özündeki ‘ıslaklık’..
su; yaprak+süt ; incir
a dialog from fight-club :
kadınlar tarafından büyütülmüş bir nesil olarak,
başka bir kadının
aradığımız şey olduğunu
hiç zannetmiyorum.
aslında aradığım şeyin dünyalı,
buralı olduğunu zannetmiyorum
kadın dünyalıdır.dünyalıktır
yükünü hafif tut ey göğsüm
hafiflik
semavi rüzgarlar getirir koyar böğrüne
kuran oku ve bak yüzüme
mühim olan ne ki aramızda?
aramız ne ki?
ey rüzgar!
sen olmasan kokardı her şey
her şeye başka bir şeyin kokusu sinerdi
çürürdük dünyada be,
çürürdük bütün bir insanlık.
sen varsın ya dostum,
her şey kendi kokusuyla var
çocuk, kadın, ardıç ağacı ve başka şeyler
uyumak mesela, seninle.
sen gel ey rüzgar
serinlik, hoş nefes
yoğun neşe getir biz fakirlere
biz kardeşlerine
deli savur dünyayı üstümüzden
çılgınca şarkılar söyle bize
göklerden haber ver
unutulduk mu buralar da ha
bizi almaya gelecekler mi?
bir iş bitirince , kalk başka bir işe koyul
rabbinin sana olan nimetlerini an da an
muhakkak
verilen her nimetten sorgu
muhakkak!
şaqqq diye açılacak defter,
‘ikra kitabek’ denilecek
tebessümle çevir sayfaları
rahmani rüzgarlar eser
vav’dan he’den lam&elif ye’den
elhamdülillah! de gir
kardeşlerinin yanına
-hayat, ahiret hayatıdır!
gönlüm sen oyna
kendi dağlarında, ovalarında
gölgelen güzel nefesli ağaçlarının altında
ey gönlüm, kalma sıcağına dünyanın
kalma buralarda. kalma emi.
bir rüzgar çıksa da sevişsem
bir rüzgarla çıksa tanrı dolansa etrafımı
sobelesem içimdeki nefesini
hafif aralansa dudak
korkarım dil yine bir dağı
kaldırıp atacak havayla
korkarım kibirden
allahtan ve kendimden
ben o çocukların sesiyle şenim
o çocuklar olmasa inan bu şehirden giderdim
rüzgar çıkardı göbeğimin kıvrımından
kulağımın kıvrımına akardı
ben anladım ki rüzgar çıksa da bir çay içsek
rüzgar çıksa bir kitap sayfası çevirsem
yok böyle olmayacak tanrım
bir rüzgar çıksa sana geleceğim
huzurda seni isminle çağırmak olmaz
susulur
rüzgar bir ağaca sokulur gibi susulur
çağırmak uzaklıktır
allah demeyi bırakınca erdiğimi anlayın
‘cûylar kim deryaya vardılar, hamuş oldular..’
güzel söz söyle
ona güzel sözler ulaşır
şiir ne ki?
susmak su’dan gelir
su’ya gider
ateş-su-hava-toprak
rüzgar tüm bunların arasında bir arkhedir
ki onları kendi suretlerine bo-yar
benim suretimde bir rüzgar gezinir
bilenler bilir
önüne çıkanı kendi suretinde gösterir
bende vardır bir ben benden dışarı
rüzgar hadi onu al de gel
out of hand to exit from arche
of, to, from, at, in, on
rüzgar bunun neresinde?
ah güzelim,
ben sana dedim sahilde çıplak ayak yürüme
kumlar fena öper
öpmeyi onlardan öğrendim
fena öperim,
bir de rüzgar çıkarsa
artık bilemem.
bir ben vardır out of hand
post-exit from arche
artık bilemem.
bak şunu bilirim
mühim olan dış güzellik!
out of hand!
postexitoo@hotmail.com** from arche
no mail no word
no woman no cry
mühim olan dış güzellik!
islamcı ne satar?
boş versene aslanım
mühim olan dış güzellik
artık bildim. erdim o erginliğe.
out of hand!
yes world no word
göze, söze, öze selam!
_________________________________
* haşarı, ele avuca sığmayan.
**Türk şiirindeki ilk elektronik posta adresidir. imge mahiyetinde kullanılmıştır.
 boş konuşmalar
“ bir testi yaparsın çamurdan
içindeki boşluktur onu yararlı kılan ” lao tzu
uykuda gibi sessizlikle
ses soluğunu yıkamış asmış içime
her şey senin gibi sessiz olsa
*
kuşlarla ağaçların arasındaki yalınlık
seninle aramızda olsa
beklentisiz gelsem sana
*
boş, bomboş dolsam seninle
*
seninle senin aranda olan kalsın
her şey hiç şeyle
ses sessizlikle
sende olan görünsün boşlukla
içini boşalt ki yüreğin genişlesin
o an gör bak dinle
rüzgar nasıl dolanır
toprağa ağaca suya
*
bir türbe ziyaretinde sabah vakti
durup kapıda sessizce
davet edilmeden gitmenin hüznü
bir su yokuşa nasıl akarsa öyle
*
dinlemek isterdim bir kaya gibi sahibimi
dinlerken çatlayarak fışkırmak isterdim
paramparça olurken gövdem
her zerremde onun titreşimleri
salınmak bir su gibi
bendeki senden sendeki bene
sessizce…
boşlukta karınca’lanmalar
“baktım bir karınca sudan geçemiyordu / tuttum suyu kenara çektim.” i.berk
nefesini boya dinginlikle
wu-wei
ne reddet, ne de cehd
ağacın dalındaki kar gibi
silkele gitsin
içindeki kelime tozlarını
*
kalbindeki boşlukla bak
boşluk, bakışının şeklini alır
bırak tuttuklarını, basitçe bırak
*
ıslık çal, ormana bak ormana
bak bir karıncaya
suyu nasıl geçer
bir çocuk akşamı nasıl ederse öyle
*
çay iç
içindeki çaydan geç
yu yüreğini bakışlarımla
*
ya bakışını düzelt
ya boşlukta karar kıl
keçiler kendilerine gider
serin olurdu sabahlar
suyu çarparak yüzüme
bir göle uyanırdım dingin
*
bir patikayı seçerdim
asfaltın yanında
dua eder gibi yalnızlaşırdım
*
kuyudan su çekerdim
akşam vakti darlığında
boşalttım kovaya telaşla yüzümü
*
annem keçilere çobanken
ben oğlaklarla akşamı ederdik
ceviz ağaçları altında zamansız
kalırdım, öylesine bir zaman
bir şey bir şeye eklenmezdi
her şey kendince kutsal sessizliğinde giderdi
ben kendime, keçiler kendilerine giderdi
*
eli belinde çoğu zaman dedem
bir masalcı gibi yürürdü önümde
tuhaf aletler çantasında
bir kediyle 10 yıl konuştu
teşekkür etmez, beklemezdi minnetimi
yalındı, uzaklara bakar çay içerdik
sırtını verdiğinde bir ağaca
bir tek gövde olurlardı
kutsalla demlenmek
kuş dalgınlığında ellerim
avuçlarım kanat
alkışlamak için rüzgarı
*
bir göle değdi kelebeğin kanat titreşimleri
gölde bir yaprak kımıldadı
merhaba dedi kurbağa
*
kokulardan anlardım vaktin geçtiğini
sabah çiğ kokusu
akşam yazsefası
öğlende katran ağacı
ikindi de çay
kokulardan varırdım görevlerime
yanıldığım olmamıştır
*
uyudum çoğu zaman
fesleğen kokulu bahçede
bir taşın soğumasıyla anlardım
vakit ikindi
keçiler salınsın!
azık alınsın!
*
bir kaya gibi düşünürdüm
bir kaya kıpırtısız yıllarca
dinledi durdu yerin altını üstünü
henüz değil
durmakta olan devam durmaya
kerahat vakti girdi ve uykuda çocuklar
uzun selvilere sarıldılar rüyalarda
kuş bile kaderle uçar
anne bacakları..
dönmeye devam olan dönmekte
öpüyor zinde dudaklarla
sırtını bir kertenkele
olanlar oluyor
etinin içinde
karıncalanmalar
eller pençe
bacaklar okşayışlar
‘henüz değiller’
-vallahi
vallahi diye yeminler etmek istiyor canım
var gücüyle basıyor dünyaya bi karınca
ve oturup tırnaklarını kesiyor odunlukta bi kertenkele
var gücüyle varıyor dünyaya bi mustafa
vallahi’ler karıncalar kertenkeleler
‘vav’ miskinliğinde soyunup-kuşanıyor
olmakta olan oluşu oldurana
zinde dudaklarla yakarıyor bi adam
‘esenlik veren adınla
kımıldıyorum..
göğsün bildiğim göğü görmesem
daralırım etim sancır
kader taşımı yontarak kavrıyorum
‘olmakta olan’ı
var gücümle vuruyorum kalp taşlarına
parçalanmalar..
hayretler!
okşayışlar)(henüz değiller
ve oturup
kuyruklarını yeniliyor odunlukta kertenkeleler..
ben sıvasa giderken
iki şıktan üçüncüyü seçtim
akılımdan kuş ölüsü yüzler geçiyor
her yolculuk sonrası durup sorduğumuz soru
burası neresi?
mıncıklanmış başörtüsü sloganlar
imanını kanırtarak kampüslerde
bekar odalarının yılgınlığını savıyor
gazetelerde gözüne ilişen ilan-ı memuriyet
seciyesini kapitala yaslıyor
1×1 kalmanın sıkıntısı maişet
kolları şimşek ağzı açık
gözleri gün ortası günah baldırı çıpplakk
hem sivil ham i’taatsız
bu önemli gerisi lak lakk
kendisi gidebilirmiş yokmuş zor
biz kaçıncı yitik nasıl asi axiyon kor
kim müslüman kim cenabet bilinmiyor
paç’avra’t ortalamaya rıza
göstermediğim bilinsin diye
koppardım aşufte afişlerini şöhret-i şehrin
kani olmadım imla gurallarına kanmadım böylece
üşenmedim dilinin altındakileri yokladım
konuşlandım kuvars yalııınlığına
pakladım abdest suyu koydum bulvara
nasııl yaptımsa yaptım, ayyıktım!
‘burası neresi’ ‘kimin eli kimin cebi’ meselesi
diyorsan külü apazla yuttun, kovuldun
biz erkek dedikse ağızını yemeğe götüren değil
yemeği ağzına getiren bilinsin
ayırdıkca ayırdımında kaldık
varılmıştı ayıklığa durduk es-salaa dedik
kolları bağladık
sıvastaydık
yemin etme çarpılırsın  I
koyu ağrıdı yüzüm terlemekten sözsüz
yordum kelimeyi dudak-diş arası yayvan
biriktirilen bir şey mi idim  meleklerce yitik
nerede bulsalar beni yazıyorlardı
göğün etli yerlerine bitişik
yosunlaşmayan evlerimiz kadınsız
dalgasıyla tuzuyla vurmayan
kendini kayalarımıza kız
suları
koyu. ağrıyan. yüzsüz.
        yorgun. yayvan.
                   yitik.
                         etli. bitişik.
-söze itibar yok vesselam..
çocuksuz birikmiyor ben idraki
bereketsiz günlere kaldık
       koyu ürküyorum allahım!
 derin yaslanmış zihnim fakrın sırtına
oyluklarımda oy! oy! öpüşleri
söyleyin just now!
kim gelir şimdi benlen
tarla sürecek, tohumlayacak medeniyeti
ektiğini biçmeyecek , fakra övgü düzecek
çocukları harman yerlerinde esmerleşecek
kim?
koyu biriktirecekse yitiğimizi şehirlerde
öpsün cool just now oy oy
 yemin ederim evde yokum!
 
 yemin etme çarpılırsın  II
-amiş efendi damadı babanzâde ahmed nâim’e demiş ki;
matlûbun husulü veya adem-i husulü nezdinde müsavi  değilse nakıssın evladım!-
 sabun ölüsü köpükler..
düz kılar saklıyı çocuğan sesi
çalı bir çıkrık akılda
saklıyı dürter çıkrık sesi
akıtıyor aklım yan yatmış süt bakırları
kaplumbağa içli kızlara ve bir ağaç dorukta
diyorum, bakın,
çocuk bir kayadır
yontulur dudakla
etimin doğrulup kalktığı ruh değnekleri
seni yitirdikçe bulduğum tebessüm
uykumun çarşıyı gezeni
hayır! nedir bildim ilgisi dağlı yanımın
allahın bana dertlendiğim yerden değmesi
 değil ezberimde aklım değil
ve belki kırışmış günler geçirdim
keçi güttüğüm dağlarda
yabani otlar topladım yüzümden
ve yine gece benden evvel aklını yitirdi
zor çıktı sabaha
 / size deli denmedikçe imanınız sahih olmaz! /
üşengeç taşlar gibi düşündüm
tankerlerde biriktim
hikmeti söktüm, heceledim bezm-i elest’i
sen bil bunu. öğlen uykum ol
yay kelimelerini içime niyetlerini  korkusuzca diz
duş alır gibi şuh bir yüzle
ko elini koklayayım düzle alnımı
kazı.
çeyiz niyetine hüzün biriktirdim
gördün işte dayanılmazlığımı, itaatini isterim
sıvazla hayretini, kucakla öp!
hüzün harabelerim altında hazinelerimi
bileklerini çat boynuma hohla
benden sarksın belden aşağın dünyaya
nur yay nur ol
gölgen olmasın yer yüzünde
 canı çıkıncaya salla içimin ormanlarını kurut
yapraklarını dök hafızamın
çöl pahasına göster kendini
bi numaran olmadığını göster
ve en nihayet
de git! bir seraptır dünya hırs çölünde
elâ!
ürpermeler
 elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
ey kanıma çakıllar karıştıran isyan! (i.özel)
 ben geceye durdum öyle tıfıl kızgın. dürdüm caddeleri aklımı vitrinlerden kopardım. sözlerim un ufak oldu döküldü sükut taslarından. caydım süt çekildi göğüslerden.. aşerdim bir hak kelamına, arandım ten çöllerinde tin kuyularında sere serpe serdim kalbimin taşlarını önüne işte.. al bunlardan vur kafama, kanım bir bayrak gibi açılsın üstümde. sürülen tarlaların coşkusuna kaptırdım kendimi, seher vakitlerinin çıplak omuzlu şehvetlerine, çalılar arasından yürünülmüş akşamlara,  yere dökülmüş tuzlara, baharın utangaç çayırlarında kişneyen  kısraklar aşkına, uzun süren kıyamlara  ve  kırılmış dallar gibi sarktığımız  rükûlara selam olsun…                                            
 
selam olsun ki hallerime , hallerim deli sular gibi boz bulanık akıyor ellerimin karanlığından.. varıp duracağım muştusuna kabirlerin, varıp yabanıl hatıralarıma allahım seni soracağım.. seni senden seninle akacağım.. gah sabr ateşinde gah suların akışında kadınların gebe kalışında tarlaların verdiği dinç duygularda  okuduğum kitaplarda yürüdüğüm yeşermelerde aşıladığım fidanlarda her şeyde her şeyden her şeye senin adınla: bismillahirahmanrahim. ben geceye durdum öyle tıfıl öyle kızgın; işte ufalıyorum göğsümü ufuklanıyorum, çatıyorum bir uykuyu bir isyana ; durun ey yaşamaklar! ben de bilirim gece düşünce yatağıma bir akrep gibi her yanımda sokar, her yanım zehirli hatıralar, yanlış yumaklar, üstünkörü dokunuşlar, ve her nedense rengarenk kuş ölümlerine koşuyorum, alkışlıyorum sokakları, iyi ki arklarda geçirdiğim nöbetler var, biliyorum hayat beni bağışlar, hayat beni kendine yakıştırır, terk edişlerim ip ip ulanır susuş yumaklarına dolanır, ve bir zaman gelir ki can; kim zerre kadar kötülük, kim zerre kadar iyilik.. hiçbir şey yarım değildir.. odur. o kadardır. ondandır. onadır.
 
nasıl ki tok bir kalple ağlanmaz, öyledir sözcükleri zihnimizde yan yana yapıştırmanın naylondan hışırtısı.. ta uykularımızın içine.. çocukların göğe değen uykularının içine.. her şey naylondandı o kadar.. asaletle isyan edecek yerlerimi ağaçlara astım. kulaklarımdan kuşlar çıktı her sabah namazında.. kadına ve sofraya bismillah! deyip başlamanın tam zamanıdır.. benim çayıma kuş sesleri karışır, söz bir kuyu olup çıkar soluğumla birlikte, göğsümün maşrapasını bırakıverdim gitti karanlığa..ne girip çıktıysa içine bende o ses ve renkle vurdum kendimi saçlarımın sahillerine.. saçlarımı sallıyorum söz kuyusuna kovanın ipi niyetine. hem ne demiş bir çinli: kuyu derin değil , ip kısadır. şimdi soralım: kuyu kısa, ip derin olursa , neyin ipi, ne kuyusu diye sormazlar mı adama.. sorarlar..
 
 
kapılarda buhur kokuları gibi kaldım 
 
bir kırgınlığı bir çocuk yüzü gibi yaşadım aylar geçti. alnımın kıyısından sarkan iplerle düğümledim göğsümün içindeki kalp kırgınlıklarımı. uyanışlarımda gövdemden süzülen rüya tozlarından dağlar tepeler yığıldı odama. her sabah önüme çıkan sahillerde yürüdüm, deniz kabuklarından çıkan fısıltılarda bulduğum sırları eve gelirken kuşlara kaptırdım.. buhur ve buğu gibi geçip gittim ev önlerinden doğu kentlerinde. böyle tırpanladım içimi, bir nohut gibi yoldum ve kuruttum göğsümdeki damarları.. harmanlandım sıcak ve susuz bir dağ başında göğü yüklendim sırtıma ve taşıdım yıldızları dökmeden ..meleklerlen tanıştım uykularımda taşın içinden çatlatarak çıkan sulara sürdüm tenimi. yumuldum ürperdim dizlerim ağaç dalları gibi sürgünledi kendini. karnımda kitaplarla dolaştım, satır satır kelime yedim doydum, yetindim, bu sevindirdi beni. güldüğüm de bir yalnızlık sindi kahkahalarıma ardımda onca akşamlar yürüdüğüm kervanlar uyuduğum gölgelikler ve sırlı sırsız açıp içinden geçtiğim kapılar çıktığım gövdeler gömüldüğüm toprak yanıldığım kadın berkitildiğim saç sakal ve hiç görmediğiniz çocukluğum… kırdığım oyuncaklarımı aradığım yerler gibi oldu şimdi yaşadığım kent travmaları.. zili olmayan kapılarda nasılda bekledim.. nasılda fotoğraftakini kızım sandım.. yanıldım upuzun uzandım .. isimleri nerde nasıl öğrendim.. kimm tutuşturdu elime bunları.. ben okuma bilmeyen bir peygamberin adını bir inci gibi taktım boynuma.. inci taneleriyle buldum yolumu.. saçtım savurdum ne yapıştıysa üstüme o karanlık ağızlardan o yılkı kitaplarından.. hatırladığım yüzler durgun su üstünde dağılan yapraklar gibi. bir yaprak ol şimdi desem göğsümdeki küvette, küveti taşırmadan yüzen bir krizantem yaprağı ol desem.. olmazsın biliyorum.. kelimelerim ipe dizilmiş karıncalar gibi .. süleyman peygamber ve cinler belkısın tahtını nerdeeeeen nereye nasıl getirdiler.. öyle bir şey değil kelimelerim.. ol dersem olmazsın .. biliyorum.. zili olmayan bir kapının önünde duruyorum..
 
kuş dalgınlıkları
 
[ giriş : gece yola vurunca gövdemi göklerin ihtişamıyla sükûn buldu uzuvlarım]
bilge bulutlar gibi geçtin göğsümden
toprağımın yüzü nicedir sana dönük
dönderdin rahmet çarkını göklerin
bir bulut dansına değiştim kitaplarımı
bırakınca elindeki poşeti ve tokalaşmaları
üşümüş bir oğlaktım saçlarınla titreyen
sen koşmaya zorlama diye beni
ayaklarımı kuş dalgınlıklarında dolaştırıyorum
 
 
ve sen konuşunca dişlerinin arasından kuşlar dağılıyor aramızda bir ormana
ve ben açıklayacağım secde sesiyle yüzümdeki korkuyu- alnımdaki çizgileri
bacaklarımdaki çalıyı ve niçin okulu terkettiğimi
ve devamında başka şeyleri.. sigara-çay içerek.. açıklayacağım küçüğüm
ve nasıl zikredildiysem orman sabahlarında su sesleriylen
o kuşlar küçük hanım,
gün olur seni de beni de bir ormana terk eder…
[çıkış: (exodus-exit) aza-i kafi ifa ]
 
 
gül lambası
eşyayı yanlış yerinden kavradın
ellerinin hafızası yorgun
beni de evet, beni de yanlış anlayacağın
şeyler söylememe imkan verseydin, doğururdun
 
dur! orda kal! tebessüm sınırını çoktan geçtin!
modern kuyularında kelamı eğik ekin gibi biçtin!
 
hayır canım, bu şarkı öyle söylenmez
her yanı melek salyasıyla bu gökyüzü
beşer kafalarının içinde bir sesi kımıldatır
‘vescud vektarib’ eşyanın adı adıma yapışıktır, söylenmez
kan pıhtılarında durur düşünürüm: söylenmeyen etlenmeyendir
etlerinden bir ev, etlerinden bir çocuk yontarım
göğül kurbanlarımda derim derine değgin
köpürür de köpürür salyası meleklerin
söylenmez bu ağır yük hangi yazgının kılıfıdır
solar çocuk sesleri sokakta , yabancılar evin damına anten kurar
hangi tv kanallarında hangi suça kanalize ediliriz
anlaşılır kapılarda köpürmüş ağzıyla evlerin mahrem yerleri
henüz seni ve geceyi anlatmadım, bir felaket olduğu besbelli
kayaların düşünmesine benzer bir hal kuşandım
hıncım  ipliklerle pekişti ve seri kitaplar okumaktan
serserinin biri gibi görünmekten ve parasızlıktan değil:
 dur! orda kal! demem
çünkü; hep seferi kıldım namazlarımı,
hep 90 km ötede ve 15 günden az kalıyorum gittiğim yerlerde
dur! orda kal! de bana,
çantana koyduğun faturalardan en son bezelye aldığın anlaşılıyor
‘her yanın dudak, üstün bezelye taneleri’ demişti cahit zarifoğlu
ve elbet sen bunları bilmezsin,
durup dururken yanlış anla beni diyen bir adamı da
ağaçların büyümesi gibi anlaşılmaz
kırılmış saçlar gibi kırıldım, her yanım dil ağzım melek salyaları
hangi boğuşmadan dönüyorum, sana bunu söyleyemem
küçük güzeldir, hep buna öykündüm
yumurta kırar gibi düz bir anlamla dua ettim
‘aklımın tavasını senin nurunla kızdırdım,
bir yumurtadır hayat çünkü, allahım’
ve başka şeyler söyledim allaha
bir musluk olup ince ince  günah ve nur aktı hafızamdan
bir muska olup girdim koynuna
tüm sükun bulmuş yerlerimle,
çocuk ellerine benzer gövdemle
oyunda kaybetmiş sesimle, yüzümle
toprak evlerde uyuduğum saf berrak zihnimle
zeki çevik sevecen kımıltısıyla boynumun ve
kas yığınıyla derimin altında, öğüt öğütebildiğin kadar beni
bir açılıp bir kapanan değirmeniyle gümüşi gövdenin enfes
mitoslarda seni anmadılar,  ben andım enerjisiyle terlemenin seni
ve dur! dedi şimdi bir ses!
 
hayatıma bir kılıf bulamadım,
zanlarım çat çat kırıldı kısır evlerde
yuğundum şehirlerarası yolculuklarda mescitlerde
farelerinde kız alıp verdiğini işittim
beyaz peynir ve kız kapanları
dur! dinle bu çağın kadın tıkırtılarını
durmadan anlayamazsın, durmak için koş, alkışla toprağı
yorul , kalk ve başka işle yoğrul der tanrı
bize göstereceği bir eşya ve hikmet olmalı
tanrıyı bekletmeyelim
yorulalım, kalkalım tütünlerle çaylarla
başka evlerin kıvrımlarında yorulalım, uğv uğv uğv
kendi üstüne katlanan bir yazgıyla yazılalım
çiğ et gibi şaşkın olma be kadın!
senin kıvrak yerlerin gibi değildir anlam!
bir uğultu bozgunuyla çölde kahve içmiş sesinle
neyin uykusunu uyudun ki mahmurluğun intiharı çağrıştırır
intihar dedim de senin aklın bilirim
hangi çığlık atlasını getirdi koydu diline
o öl kışkırtısı yok mu kitap satan çarşılarda
bir film fragmanı gibi giyin! yanılt gözlerimi
tefsir dersinde kelimelerin ensesinden yakala,
dipnotlara ver sırtını, seccadenin içinden kuşlar çıkarsa,
şaşırmış gibi yap! çayın seyr-i sülüğünü düşün , ağırdan ve incelikli
komşu evlerde sıkıl da, pencereyi aç, ılık ılık sarıl gecenin sağır çarşafına
ezdim bütün çiçekleri yine de canavar dedirtemedim kendime
ölüyü dirilttim yumurta kaynatır gibi tavada, tuttum öğüdünü sezai
kabirleri yara yara ulaştım toprağın ötesindeki ‘gül lambasına’
 
 
 
 
içimde intihar komandoları
 
_cemre’nin göğsündeki kan dolu hokkaya batırıp dilimle yazdığımdır…_
yoktun, varoldun varlığın varlığıma aşikar oldu uzak dağ tepeleri gibi
sabahları uzun uzun baktığım çay içerken içimden geçirdiğim kuş fakiri
bir
gökyüzüne olan dualarım ve çipil çipil bir yağmur balkonda gün boyu
kahve
içip “uzak yakınlıkları” kurgulamak oysa yapacak işler birikir odada
birikir zaman üstüste yığılır “an”lar birikir kırgınlıklar kahkahalar
duvarları yalar yalınızlığın saklanmasıdır hayatıma giren nadir
insanlar
vardır gelip giderler aradabir oysa hiç bir şey olmaz onlar gelip
gittiklerinde evet hiç bir şey olmaz gelip giderler herkesin hayatı
biraz
böyledir akşam yemeğine roka haşlarız uykularımız delik deşik
çarşafımız
bakir hayatlar ülkesinin haritasıdır nice rüyalar gördüğümüz
yittiğimiz
yitirdiğimiz kaçışlarımız yüzümüzü sakladığımız “duvar”lar okuyup
okuyup
sustuk bize bunu öğretti kitaplar arada bir fısıltı aradabir coşkulu
meleksi tebessüm ılık ılık ikindiyi akşama bağladık kollarımızdan akan
yılgın bir enerjiyle fakir bir kalbimiz vardı her şeyden önce yuduk
yıkadık
en güzel yüze yusuf sursine açtık kapımızı aydınlandı sokak aydınlandı
içinden çıkamadığımız “kuyular” çıktık veunuttuk çıkışı unuttuk
züleyhayı
unuttuk en insan yanımızdı unutmak ve unuttuk ve yanlış hatırladık
isimleri
isimler bizi bize hatırlatacak içimizdeki mikrofundu yorulduk
aramaktan
susadık cemreler düşmez ne havaya ne toprağa nede suya cemreler
uzaklara
düştü uzaklara yürüyecek takatimiz kaldımı rabbim, uzaklar bir yağmur
gibi
serildi önümüze uzandık ve ıslandık cemreler düştü kalbimize doğru
toprakla
buluştu tohum var git varlığın selamette olsun! cemreler hep ama hep
kalbimize düşsün! karıncaların ağlaması gibi ağlıyorum
iyiliğinde hepsi bende kötülüğünde, iyiden de kötüden de kaçmam,
kaçmam ben
kendimden, yabancılaşamam kendime, toprağa yabancılaşamam
bir dikenle yaralansam ben dikmişimdir onu
atlas olsun ipek olsun ne giymişsem ben iğirmişimdir
bu böyledir, bilirim.
perdeler!
perdeler!
perdeler!
cemre, çek perdeleri, akşam oldu!
bir perde ol şimdi bana
bir karınca gibi ağla
ne yakın ne uzağım
içimin gökyüzünde yeraltında bir deprem yarat
içimi dışa bük
dışımı yokuşa sür
perdeleri çek, cemre;
hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyi allahtan isteme!
<içimde intihar komandoları,
perdelerin çekilmesini bekler!>
saatli bomba
bıççaklan doğranmış dudak izli kelimeler ve etsiz iskeletler ve modern kablolar..
…ıssık ağlamalar görülmüş kadınlarda ve devamında çocuklar ve naylonlaşma..
neyse, hep beraber büyük salona geçilmiş ve ;
saatli bomba ‘yı pervasızca okumuşlar koro halinde:
 
öyle ölümü deneme çocuk
bu evin tavanı yok, sence de mi yok?
gök yüzüne bakarak da ölebilir insan
ofhhh neyse.. buruştum uykularımda ve telefonlar
çaldı rüyalarımın içinde
kuşlar yanarken elektirik tellerinde göğün
etini sıkıca ovdu bir saatli bom-bomba
 
namaz, yeryüzü ve yakarış
kağıttan uçaklar gibi düştü bu pagan yüzyıl denizin ortasına
secde, deniz ve ada-yış
kağıttan bir gemi yap beni ey çılgın elli peygamber..
senin ellerin ve devrimler..
dergiler , erzurumlar ve dibine vurduğum demlikler..
ezcümle
acı bir tütün gibi arıyorum yavrum seni
ciğerlerim temiz, nefes alışım düzgün, kahretsin!
acı bir tütün gibi saracağım uykularımı uykularına
etini sıkıca yoğuracağım bir saatli bomba… yakarış…
ve biliyorum
benim de ellerim çılgına dönecek..
haydi çocuk, çıkıyoruz buradan!
 
 tenhada terlemek
    ‘saçını dök sineme, derdini söyle..’
 
sen uyurken de ırmaklar
yatağında usûl usûl ..
gazeteler , dergiler dizilir
yeraltı matbaalarında yaprak yaprak..
traktörlör tarlalarda yamaçlarda
bir duanın şeklini çizerler
 
sen uyurken siz olursunuz büyülü..
yağmur düşürülürken gökten
annenin çoçuğunu leğende yıkaması gibi
 helecanlı, berrak olur yüzün ellerin
konuşkan kaslarınla
büyük dişlerinle büyük düşün
 
sen uyurken kur’anlar okurum yüzüne
senin haberin olmaz
çehrende bol toprak, ince kemikler
aydınlık çocuk yüzleri
hüzünlü biatler belirir…
 
çehrende göğsüm tomurcuklanır
sen uyurken
ahiret denizinin kıyısına
vurmuştur çehren kendini..
 
aklım kafatasımın çukurunda
tenhada terlemenin adını mırıldanır
iffet!
 
ölüm bir taş gibi yuvarlanır üstüne
 telaş kayalarından
iffetli çehrenle çağır uykuna geniş sözcükleri
garibliğini yadırgamadan kıvrıl içine de uykuna uy!
biliriz, siret surete sirayet eder!
 kırptın göğsünü kuşlara
iri anladın kuşları
onların diriliş muştularını
derin yalnızlık uykularında kabuk bağladı
vurdun göğsünü ağlamaklara ,
 ağaçları birbirine çarpan ormanlarda nasıl da uykusuz düştü yüzün ellerine
küçük bir hanımdın , gamzelerinde nice heyulalarla gemiler ağırladın
vardın iklimine çocukların, kopardın çiçekleri ve sürdün ellerini sabah çiğlerine
zihnin hızla adımladı kaldırımları insanlık dramlarını
acımsadın taaa uzaklarda bir akşam üşüyen çocuklar aşkına
tuttun alnını ve sordun soruları küçük deniz kabukları misali rüzgarlı ..
kumları sordun.. terlikleri sordun.. kuşları.. balıkları.. aç çocukları.. yalnızlıkları.. savaşları
sonra kaldırdın alnını kocamaan denizi kucakladın saçlarınla..
ve her şey kendi kuytusunda çalkalansın istiyordun .
ve sen şerbetledin vakitleri! namazla ikramla muhabbetle direndin
modern dünya çıkmazları karşısında..
 
heyy! çocuk!
güzel cin.. nerde kelimelerin?
 
tahta
yoksul ellerimde ekmek ufala
soğumuş çayı ısıt ver
sabrı yok bu dünyanın bana
sanki ben bilmiyordum
ekmeğin fiyatını, sigaranın zararlarını
tahta göğüslerini kadınların
sahi bilmiyordum ve durma
kelimeler bıçaklıyordum ağzımda
gövdelerin inşaatından hatıra
tahta yalnızlığı ağzımda
durma!
inşa et, onar bu ellerimi
bu kaburgamın arasına
çocuk kahkahaları salıver
üfür kalbimin borusuna
çayı ve kitabı oraya bırakıver
haydi, durma!
allah kelamıyla serin yont göğsümü
destur de!
sabrı yok bu dünyanın bana
durma, öldürüver, öldü deyiver..
çınlat bıçakla kelimelerimi
ve n’olur  ‘iri anla’
bir dere yatağının uykusu kaldı gövdemde!
yüzümdeki kayalıklarda kuş kımıltıları,
keçi tırnakları, tuz taşları, çocuk utanmaları
canım ya rabbim,
uyandırıver  hikmet etlerinde  bir tahtayı!
tahtalarım, gelin kırılın gövdemde.
 
bıldırcın ve göçebelik
çünkü ölüm bir başka rüya olmalıdr. küçük kelimelerle bir kenti anlatırız. dublin mesela.. göçebe olmak nasıldır, öğrenilir..
undergorund bir hayattı geceleri benim gövdemin soluduğu yer.. underground olmak ne büyük iş ya rabbim.. waking and waking! dreams.. sanki başkalrı yok gibi soyabilirsiniz beyninizi ve yüreğinizi.. doğu ekspresinde sigara içercesine mutlu..
bıldırcın gibi kelimeler vardır, sık rastlanmaz. kent sokaklarında yanlış bir hayatı yaşdın ulu bir şaman gibi.. hangi ayine katıldıysan senin elinden bozuldu halka.. dikiş tutturamdın.. elindeki mühür yabanıl .. doğuda bulduklarını batıda sattın, geçindin beş on gün.. ekmek tütün kira parası.. batıda yaşam yitirmek üzerine kurulu, anladın, lakin bu arada doğuda neler oluyor..
hastahane kapılarında karşılaştıklarım gibisin en çok ağrılarım
sarsıntılarımsın kuyu kuyu uykularımdan çekip çıkardım yüzünü
parmakalrımın ucundan acun uzaklıklar akıyor.. ve kertenkelerler.. nasıldır bilemezsin.. trekkinglerden vazgeçip yola çıktığında anlarsın k2 yi.. bir yerden başlamak ölümcüldür dağda kısadır gövdelerin şovu.fütüristik olamazsın.. saç-sakal yırtık bir elbise gibidir. kör düğümler atılmış bir örtüdür kadınlar ve erkekler.. doygunluğu ezberletir inzivalar.. yetinmek sevindirir..
her ne söylemişse şaman, doğrudur..
bir yanılgıdır bu dünya, bu kentler, bu kadınlar, bu uzaklıklar bir yanılgıdır.. alegori ve ironi..
besbelli “ğill etmiş” kendini, içimizdeki iyilik meleği..
bellevue sarayındaki (berlin) henry moore kelebeğini kim görmüş, ne düşünmüş?
 ecza
 herkesin göğsünde “bir” kalp vardır
dedi.
– yeni gelmiş mektupları masaya koyup saatlerce baktı..
telefon… acı acı çaldı…
geceden açık kalan pencerede sabah oluyordu..
ezan sesleri..
kahve ve sigara kokusu..
oraya buraya dağılmış organlar..
kitaplar.. fotoğraflar..
sessizlik..
-herkesin göğsünde bir kalp vardır !!
yırtılmış gömleğinle ne gezersin yusufum!!
-söküklerimi dikecek bir terzi .. kadın?
rahim.. ve ecza.. kızım
beni evime götür .. lütfen.. beni annene..
kalbim bir asansör müdür? diyelim öyledir.. kaç kişilik?
karşıdaki kayalıklarda dün uyumuş kalmışım. bunu nasıl anlatabilirim. bir klavye ile nasıl seslenebilirim. her harf bir tuğla elimin altında. peki ya harç? peki ya bu söz evinin tavanı? söz evinin akustiği? söz evinin penceresi ,kapısı?
 
*
imdi  kapıları çarparak çıkamıyorum.. dönmem gerekebiliyor.. yıllar bir söz evinin kapısına bana bunu yazdırıyor.. ‘kapıyı çarpmadan çık.. dönmen gerekebilir!’
*
sultanım, sıcacık bir çorba gibi sesini duysam bu sabah.. içsem içsem her şeye bulaştırsam sesini.. senin sesin taşınabilir bir şeydir biliyor musun?
 utanıyorum, nasıl desem; sesin olmadan kuşanamam bu yazgıyı.. sesin, nefesin..
                                                                                                       
*
hayır!  bu zemin katta oturmanın verdiği ‘dibe vurmuşluk’ duygusu olmasa , atlayacak bir yer bulsam , bir balkonum olsa mesela, durma şarkılar söylerdim.. şarkılar söyler atlardım mutlaka sokağa; dibe vururdum .. balkonların bir bedeli olmalı değil mi ya.. oysa ben her gün zemin kat evimden atlıyorum kitaplara, yoğun atlara, aç kısraklara, soğumuş çaylara, ıssız sızılara..  
 *
evet! yıkılmış bir adamım ben. ikinci el bir kitap.. arasına notlar düşülmüş.. hafızası çizilmiş bir adamım ben.. arka kapakta şöyle yazılmış: bu adam saçlarıyla boyar yastıkları, yastıklar ayet kokar.. yastıklar sultanın saçlarını saçlarına düğümler.. her gece nurdan çocuklar kımıldar kafasının içinde.. her gece biraz daha çok çocuk.. ‘yok çocuk falan yok öyle şey..’ ağlıyorum.. çırpılan halılar gibi hafızam.. ağlıyorum ve coğrafya altüst oluyor..
*
aha bu benim işte!
bunlar , bunlar da benim kopkoyu göğsüm. çoğul bir göğüs.. göğ.. üs.. hayret! rüzgar nasıl da ip ip eğiriyor bulutları.. göğü nasıl da nakşediyor.. üstümüze şefkat giyelim, iddia ediyorum, şık duracak..
duracak kainat bir an, benimle dön diyecek.. benimle dön.. 
*
-nerde kalmıştık?
şefkat. yurdumdur. taifte bende olaydım ya resulallah; ayağından akan kan şimdi damarlarıma ruh oluyor.. yurdumdur, şefkatin, ahlakın.. avuçlarıma abanan yüzüm sürekli değişen çölde kum tepeleri gibi.. nerde kalmıştık? sokağın ortasında.. sakalımızla.. tuz eker gibi geçiyorum sokaktan; kötü bir salata.. hazımsız ukalalıklardan.. şefkatsiz sarılışlardan.. tuz eker gibi oluyorum işte.. tuz taşları oluyor boğazım.. göğsümde yanan cennet baharı.. ve çağlalar.. ‘ve kevâibe etrâben ve ke’sen dihâka. lâ yesmaune fiyhâ lağven ve lâ kizzeba’ kaldık işte sokağın ortasında; iyi ki sakalım var. bu bir yerde ‘duruyorum’ demek.  ruhum ip ip gerilmiş , kalbim bir asansör mü benim? kaç kişilik?
*
eşya bir an olmasa, esma çıldırırdı.. peki ya insan?
*
esma var, eşya da.. ama bunlar iki kanat gibi işte.. kanat kalpten epey uzaktır.. kanatlar gövdeden ağır olursa uçmak bir zulme dönüşür , uçuş güvenliği için secdeye gidin ve elleri sıkıca bağlayın, safları sık tutun, allahın rahmeti üzerimize olsun! düşüren ve yükselten allahdır! allah diler, esma eşyanın pamuğu olur. pamuk yükselir ve düşer..
*
müslüman iki namaz arasında yaşayan hz. insandır. birini kılmış, diğerini kılacaktır.. olmuş ile olmamış arasında; olmuş, olmamış olamaz’ın hakikatiyle yaşar… 
*
kelam deyince, belagat deyince; ey iman edenler; iman edin!
*
eve dönmek, ne çok şeye dönmek..
*
kımıl kımıl bir ses işte.. dur yapma, ayartma beni çocuk.. yorgunum, beni kumlara , çakıllara, akşam vaktinin darlığına çağırma..
*
bir bebeğin elleri, tûba ağacının filizleri …
*
çıktım, baktım ki sokağa; çın çın çınlıyor peygamberin sözü..
 ‘pazaryerlerini terk edin’
*
sen bakılması yasak olansın! bakamam.
kudur işte! bakmıyorum!
*
ten ve tin! tez elden akrabadır bunlar.
*
aşk yıkıcıdır. bkz. yusufun gömleği.
şefkat onarıcıdır. bkz. yusufun gömleği.
 filozofun sökükleri dikilmez !
namazlarında durduğu kıbleye kalp atışlarıyla değen biri olmak yerine
ne işim olur benim bu şiirlerle..
.eczahane
içimde patlayan sevgilim
gıdısından öptüğüm tüylü kadın
kalbimdeki ecza
beni evime götür.
şöyle 9 yıllığına bir ölsem diyorum.
orda burda kalmış oram buram
buram tütün saatlerim.
boynumdan sarkan bir damla suydunuz
beni çırılçıplak kalbinize koydunuz
böyle açlıklarda insan kendini olmadık şeyler gibi
bir kedinin uyuması gibi
ne demeli: bir kadın var, çok şey anlatır
kalbimizin içinde buz tutan denizi dudağıyla eritir gibi
allamel insane ma’lem ya’lem
dişlerimin arasından fırlıyor zikir çırpınışları. gün dediğimiz bir içimlik tütün mesafesinde öksürüklerlen geceyi öpüyor. meleklerle aramda şellaleler var. kahkahaları tenimde bir kök boyası, ruhumun ipliğini örseliyor, dua dua tırnaklarıma değin örüyor. tırnaklarım suskun bir özlemdir kanımın içinde dolaşan secdelere.kaburga kemiğim uğultulu orman geceleri gibi sarsıyor cesedimi. dağlardan yeni indim. dağlarda giydim üstümdeki göğü, göğvdemin duruşu öyle: yalın. bungun sesim öyle: taşın karıncaya söylediği. karıncanın kara bacaklarına ipince uzanıp rüya gördüm. ölü bir balık nasıl uzanırsa öyle. kaplumbağa devrilmiş zihnimde. dokun dokun diyor soluğuma. kımıltı! asmalardan sarkıyor yüzüm. musluğu kapatıyorum. sesi kısılıyor suyun. abdest aldığım su fısıldadı bana: tenindeki vızıltı;göğden inen cebraillin kanat sesleri gibi. tuttum ellerini mektubunun içinden: aklımı koydum boynumun üstündeki çukura. benim konuğum olmadı hiç. hep ben sıyırdım kabuğunu; sözler ardında kemiğimsi sesinin. burkuldum çocuk. oyunlarımız benzemiyor hiçbirşeye. her şeyle kara sabanla başladı ; serseri yüzyıllar geçti arada.. adımı bir pir’den işittim. dişlerimin arasından fırlıyor zikir kımıltıları. soyundum göbeğimi yeniden bağladım anne şefkatine. oğul oldum kadınlar: aslında neyi nerede sezdiler. bir tütünmek biliyorum, birde yazı: ekmek. tütünmek: kılcal bir şey. tırmalıyorum yaşamı. kadın zihinlerinde tembel bir yılan sürüngen ve leyla.. ben mecnun olduğumda bütün kadınlar şirin oluyor. sustuğum istasyondan mezarlıklara ve karga seslerine çıkıyorum. bir dağın içine içine, üfleye üfleye, etimi kemiğime, kemiğimi ruhuma, ruhumu meleğime sarıyorum. meleğimle sarılıp yatıyorum. saçları, ah saçlarından akıyor kevser ırmakları, ağzımın tasını daldırıyorum: göğüne: meleğimin: ah nasıl bir berekettir bu: çoğalmak: arınmak: ölü bir balık gibi uzanmak tuzlu dudaklarına sevgilinin: dudak: upuzun okyanus çölü! bu çölde sallana sallana rakstır: göğvdemin sarsıntısı: dişlerimin arasından uzayan zikir: iniyor yüreciğime: bu dudaktan sonra.. ağzımın tası taşmış: dilim kalbimi kurcalıyor: yalıyor: bir dudaktan bir dudağa çarpıyor: kalbim: ruhumun iplikleriyle dokunmuş bir göğvde: … kalbimin içinde bir melek parmaklarını emiyor: yüreciğime fürüzan: damarlarıma kan: meleğimin kalem sesleri.. “kaleme and olsun ki.. ” kara bir kömür gibi yanıyor ve ancak öyle yazıyor: kalem.. allame bil kalem. allamel insane ma’lem ya’lem= o. (c.c)… meleğim çek aramızdaki perdeyi. yırt gerekirse. bak ben öylece uzanmışım ve soyunmuşum: göğüm karanlık: göğvdemde göbeğim şefkat emiyor annemden.. gel kuşat beni. gel anne ol. kanat seslerin bir kayadan akan su sesi… derin ve yalın bir suskuyum buralarda.. bir tütünmek biliyorum bir de serilmek.. uzanmak.. usumun kıvrımlarında senin kahkahaların akıyor. yapışıyor dilime hiç sokulmadığım dilin. yüzmek: yüzmek: yüzmek istiyorum boynunda.. göğsünde inip çıkmak bir dağa bir kuyuya.. .
dişlerimin arasından fırlıyor zikir çırpınışları. gel meleğim, gel bul beni. ben öylecene: uyku kokuyorum…
uykularım:sulardan durgun..
suretim: toprak uğultusu bir inilti saçıyor
oğul uğultusu … annem : göbeğimin ezeli azığı… kalbime…
gel kadınım : gel susalım. göğe uzanıp melek olalım.
 
 
eşya mengenesinde muska ağlamaları
 
tut göğsünden sızan yankıyı
öyle yoğun çağırma saçlarımı
bünyemdeki çatırtılar
eşya mengenesinden, incir kelimesinden soluyan
kancık ve vurdumduymaz yerlerini bir bir unutacağım
bu akşamın kuyruğunu yüzüne çarpacağım
içli bir çocuk gibi eğileceksin sesimin karnına
keş çaylarını nasıl içtiğimi, ezanın niçin geciktiğini
‘uzaklar utangaçlığımdır’ diyerek hatırlayacağım
 
bol geldi yüzün aklımın çadırına
ne olacak şimdi?
 
bi şey olacağı yok çocuk!
zınk diye durup geriliyoruz allahın ipine
yalvarırım ipi kesme çocuk,
ipi kesme kuşlar konacak
elbiseler kuruyacak, giyilecek incir yaprakları
incir sütleri taşacak çizgilerinden gövdenin
ipleri çekiştirme  çocuk,
germe dilini ve ellerini ve ayaklarını
konuşu konuşuver, koşu koşuver cancağızım
ben kemiklerin olayım, etlendir beni sesinle
 
dürülmüş çocuk yüzleri eşyanın hafızasında
oyuncakların sakarlığında , kadınların uykularında
kudurmuşda ısırı ısırıvermiş çiğ yerlerimi
çocuk dokunuşlarından kokular
ve ardıç ağaçları çıkan yerlerimi
 
heyy! abi,
siz hiç ağlayan bir muska taktınız mı?
ağlayan muskaların içinden
< kün fitdünya kevneke garibûn>
çıktığını işittiniz mi?
 
kün fitdünya kevneke
garibûn garibûn garibûn
 
ağzımın mağarası
kırık bir ağaç dalından başlıyorum
tıkanık damarlarıyla öpüşmeye yaprakların
bir çay kaşığını daldırıyorum gök/yüzüne
nikotin kokusu sinmiş okuduğum fanzinlere
örümcek ağları atılmış posta kutuma
şöylelemesine dalgın ve buruk eylül sokaklarında
ben seni yürümüşüm yüzümün kıvrımlarında
ağır ikindi çaylarında yansımamı kırıyorum
kaşığın çukur aynasında bir ağaç dalı gibi
çatalımdan kırılıyorum.süzgeçten geçiyor
tül perdeler ardınca silüetin
bir hurma çekirdeğine değişirdim ben bu dünyayı
ağaçsız çiçeksiz bir dağ başı kadar koparılmasaydım
eteklerinden. tül perdelerden uzak durmasaydım. 
sular kaynıyor şimdi ayaklarının bastığı yerden
ben hep seni demliyorum gal-ü bela deminden
dumanaltı olmuş suskun derkenarlığımla
tütün üstüne tütün yakıyorum
aşk üstüne aşk-bulut üstüne bulut
el üstüne el-dudak üstüne dudak
bu çay ne zamandır şaraba benzer oldu hancı
-sen üflemez oldun artık mumlara be çakıroğlum
dedim ya bey amca;
“mayamızda ekşimtrak bir iğde giliğinin sevgisi var”
imdi, gözlerin bir hurma giliğine değişilmez, görüyorum
toplayıp gidiyorum sözlerimi ellerimi
pipomu tütünümü daktilomu ve bir kaç antik eşyayı
ağzımın mağarasına. “bir su damlasına”
 bir çığlığı dokuyorum saçlarınla
çekiştiriyorum
kıl diplerine kadar yalnızlığı
gal-ü bela dedim hatırlıyorum. yarım bir rüya gibi
e(ss)elamün aleyküm/ elest-ü bi aşk
bir damla su/ alemlerin sultanına.
ağzımın mağarasından sesler;
” menzili çoktan geçtim ün saldı kayboluşum
kendi kuytumda çalkıyor şerbetini ağzım”*
* cahit zarifoğlu.
dişi org
gittiğin yerlerden gelinmiyor, öyle mi
bak ben ellerimi şuraya soyuyorum
bak bak, şuraya da bir bisiklet
 
her şey bir  şeye dönüyor, öyle mi
orası iyi mi. kırmızı bir bisiklet mi
 
ben ki kimliğimi usturamın yanına koyuyorum
her gün sicilimi bir ‘yabancı’ya yontuyorum
 
burası da iyi.
üstelik şizofren de değilim artık.
 
hayırdır, kim bu?
kapıyı dişi bir org gibi çalan, tık tık.
lâ şarab
her şey sen güzelsin diye olmuyor, anla işte
hani elleri vardı ya çocukların, yetmiyor
 kısalıyor lifleri tebessümün
bir dua oluyor dudakların, kuş işte
 
besmele çekiyor içine bir kız çocuğu
sığınması gibi zikrin zakire
bir kelimenin göğü oluyor işte çocuk
soruyor; kuşlanmak ile kuşkulanmak arası
annem her gece kapıları niye kilitliyor?
oysa benim beklediğim bir şey yok geceden
 
ceviz ağaçları altında uyuyan bir zamansın sen
yüzün allaha karşı demlenmiş ve acımış
zikirler düşüyor cevizlerin içinden
senin beklediğin  mektup bir cam olmuş kırılmış
zemin katlarda yıkanmış çamaşırlar nerde kurutulur
 
çıkıp oturduğum bir çayevi , görünmüyorsun kaç zamandır
sabahları da boş duruyor safta yerin
neyi okuduğunu bilmiyorum , ağlıyorum demli bir sesle
ve iyi ki çocuklar sabah okula gidiyorlar ve iyi ki kitapçılar var
korkunç güzelsin yarın, manşetlik ellerim var benim ve biliyorum
ceviz ağaçları büyürken uzun ve zor kışlar geçer
camideki cemaat üç kişiden neşet
cami, metruk yeryüzü kafası..
 
çekingenim ve bu yüzden allahlaşıyorum
bırakacağım bir mirasım yok
bir evim olsun ister insan
başkasının  bacaklarına bakma ki yürütülesin
bacakları vardır insanın ve ispat kaçınılmaz..
 
intihar gündelik işçimdir,
şehrin ortasında kırdığın potlar için ağlama
kabrin içine düşen spotların olacak mı senin,
kırdığın putların var mı, kalbinin içine düşünen
dilimde ışıldayan  lâ lâ lâ
eşyadan esmaya   ilahe ilahe ilahe
allah azze ve celle
 
olmuş olmamış olmuyor
önce yapıp sonra açıklama
dudakların fesleğen kokuyor,
hangi şefkatle ısırdı tanrı dudağından
saatlerce kitap okumuş bir sesle söylüyorum
küçük bir delikten gördüğün şeydir allah
görünen hem deliğin arkasında hem burada
la ilahe illallah
 
kim demişse muhammed miraca çıkmıştır
eksik bir ifade
gökyüzü muhammedin kalbine indirilmiştir
düşünmek nasıl ki düşen bir şeydir
elma düşer, insan düşer
dünyadan başka yere düşen adamlar gördüm
kıyamdan secdeye bir kuş kanadının
açılıp gövdeye yapışması gibi yapıştılar
vescud vektarib
öğüdlerinizi göğsümde azık gibi saklıyorum
efendim, göğün ve kitabın indirildiği kalbinize
ıslanmış pamuklar gibi düşüyorum garib
allah zannım üzere
allah zannım üzere
 
efendim, müridiniz mustafâ
lahza üzere
pişirilmiş çamur kokuyor ruhum
ser-hoşem
lâ şarabından içmişem
ben cennetimi pişirilmiş çamurdan yaparım
allah zannım üzere
kim demişse muhammed yedi kat göğe çıkmıştır
eksik ifade
gökyüzü ve suretler efendimin kalbine indirilmiştir
kalp.. pişirilmiş bir çamurdan ferah odalar örülmüştür
allahın ipi şah damarımdır
all allah şah
maşaallah
 
 
tüttürük!
tüylenir miydi kelimeler etlerine değince?
ağzın gelenek yandaşı , burnun modern kokular arıyor!
huylanır mıydı acep dört rekatlık namazı iki kılandan ,
aha şu senin göçebe belleğin, işte ahlakçı nedimelerim
tövbe et: taha seslendir,
kımıldat derinin altındaki iman tahtalarını,
çat! bir namazı bir buseye ,
bir kadının etlerinden medet umma
çat! taha de, destur iste
bir kibrit kutusu örneğin, ortalama 40 çöp ,
inanma say! şüp-helen, huylan uyluk yerlerinden
kitapların kırılgan sayfalarıyla ıslık çal hoyratlığa yelten
demem o ki: kardeşlerim, çay içelim ve karıştıralım şekerleri
şeker, çaya şirk koşmaktır mı demiştir massey ferguson,
belki dememiştir. hem her şeyi bilmek iyi değildir. neden?
tızsss. lip lipp click shıssst logg gıyk gııııyyyyyyyygk fhuvvvv ohfff off hmmm yaaa aa, a aaa pehhh peh piyyyyuvhfff zınk!
modernlik mi? yukarıdaki ses ipliklerinden kör düğümlerdir o!
ya gelenek? gelenek: elinin körü- yüzünün kiridir.
yıka yıka-çöz çöz bunların hepsi töz!
böyle karman- çorman şeyler söyleme,
seni deli sanırlar, adam gibi ol, aklından zorun mu var*
okula git gel- herkesin bindiği toplu taşıma araçlarına bin
normal bir insan ol, su iç mesela, banyo yap,
ablalarına telefon et, yeni aldığın kitaplardan değil de etten püften bahset, haber izle, vay anasına naralarıyla katıl kalabalığa
hep aynı şeyler giy, insanların seninle ilgili düşünmelerine malzeme olma, neyse. ben sonra yine uğrarın sana. sen şimdi kalk bir çay koy, belli mi olur,
demleniverirsin dergahında
ehl-i çayın ve tütünün.
  
öpülen çocuk yüzleri
yok değildir burada bir adam göğsünü metalden arındırmış
böylece gömleğin yırtılma bahsine geçilebilir değil
kuyuya atıldığımdan beridir benimle gömleğin kokusu
babam gözleriyle sarılınca bana
ağacını bulmuş dal oluverdi kollarım
açtım gömleğimi himmetinle erildim
bir ormanı kucakladım.
 
sakınılmış değil bu benden
‘tut beni’ ‘tut beni’ deyiverdim
 
tutuldum ve sürüdüm gözlerimi
düşüverdi sağıltıcı bir bohça
 
ilmik ilmik dudak bastım göğüne
aklım koyuldu boynumun üstündeki çukurda
 
uykusu çamurla bölünen çocuklarda
yüreciklerine kuşlar üfürülür
bir öğle sonu bildimliğidir ki anneleri babalarını öpünce
çamurlan bölünen uykulardan kuş yuvaları örülür
yok değildir her kuşda bir üfürüş
her üfürüş bir diriliş
 gel bizim uykularımıza çamur serp ya ibrahim!
bize de göster sana gösterileni
kuşları parçaladık koyduk evimize, kampüslere, kamusal alanlara
söyle şimdi  nasıl çağıralım onları!
bir ses ver ya ibrahim
bu kuşların günahıyla kaldık şehirlerde, evet ama ’larda
kuşlar bize bakıyor biz kuşlara
söyle ya ibrahim, ne diye çağıralım biz bu kuşları?
(ve ibrahim tebessüm ederek konuşur;)
-şüpheden uzak durun!
evsizlik zihinler kıblesiz
‘saklı kim biz  sırlı kim biz kimdir sığıntı biziz’*
 
ve sen konuşunca haya ederek nidâ
kuşlar dağılıyor aramızda bir ormana
dişlerinin arasından
öpülen çocuk yüzlerinden..**
  
evsiz  zihinler kıblesizlik
çocuklarımız nerede , niyedir bu sessizlik
metal sesleri gecelerde gündüzlerde
kadınlarda erkeklerde
tın. tınn. tınnn.
 
yaklaşın!
herkesin kuşu boynuna asılsın***
____________________________ 
*     i.ö **   s.k ***  isra’13
 feci felsefeci
 
s i z !
yağmurun şehre saldığı korkularda kekeme
misiniz
 
yeni aldığım kitapları okuyamama
korkusu düştü kafama
sizi olmayan kan üşüştü
 
sizi olmayan kayıp
dikişsiz libas, kekeme kalp
koynumda çocuklar için gözetleme deliği
açık bir yaradan yapılma
 
kimdir s i z ?  
 
inanmıyorum laboratuarlara
bu yüzden bakılmıyor çarşılarda yüzüme
bileklerim ve alnım islamcı , zarif , kışkırtıcı bu yüzden
bilendikçe kafa tasım taha keskinleşir daha
 
ha! dedikçe siz
göründüm gözünüze
tahrik, alanlarda, erzurumlarda
feci felsefeci
aha! işte dedirteceğim size
tabutla gidişin tabusu bakî
 
aç kaldıkça açıldı
çık-rık  çık-rık  çık-rık
koynum ve yarası
ritmik salınım , delişmen kıyam
ve yuppy çocuklar
ölürken çeçen gözlerim nasıldı
 
dibi bulunduğunda ayakların ve hayatın
gidilecek yer kalmamıştır
insanın dibidir ayakları
şiir değil neden nasır 
 
 
onun haberi yok
‘avâzeyi bu aleme davud gibi sal
baki kalan şu kubbede bir hoş sâda imiş’ (baki)
 
bileklerini pergelcesine koymuş da dönüyor gövdesi
sen bizi hor gördün, har eyledin
bulut ve ağaç kelimeleri gibi yok şimdisi
biz seni ham gördük, hoş eyledik
aç/c/ıkmış da öyle girmiş içine bir deli
mut gibiymiş yer- gök direksiz
otobüs mü bekliyormuş, sigara mı içiyormuş
herkes bir şey söylüyor lakin
otobüs hiç gelmemiş, sigarası da yokmuş zaten
bileklerini pergel gibi açmış da öpmüş
önce ağaçları sonra bulutları
kırk gün kıl yağmış havadan
kırk bütün gün su içmemiş, ne içmiş?
toprak yemiş, demir bükmüş, kalem düzmüş
büzmüş de dudaklarını rabbine naz etmiş
güya beni şikayet etmiş
saçları dökülesiceymişim, deli otlar gibi olasıcaymışım
besbelli ‘ben kandan elbiseler giymişim
bundan onun haberi yokmuş’
varsın olmasın!
 
 yokuş
yaymış yaradan insanı yeryüzüne
ya! rahman
yay yarayı insan yüzüne
ya! rahim
mış’dan in yerine
ya! hayy
yeryüzüne insanı yaradan yaymış
ya! Kayyum
 erzurumî notlar
28 Eylül 2006 Perşembe, Erzurum Şeytanın Hilesi
‘Kim Müslüman kardeşini yaptığı bir işten dolayı kınarsa , o iş başına gelmeden ölmez.” Buyurmuşlar Efendimiz (s.a.s). İrfan’la konuştuk biraz.. ‘Müslümanlık çok ince’ dedik.. Ama şu ilahi hükmü de hatırladık: Şeytanın hilesi zayıftır.. İbn Teymiyye’nin bir örneğinden yola çıkarak bir takım meselelere değindik. Örnek şu ; “üzerlerine ağ atılıp hapsedilen bir grup kuş vardır. ( toplum). Belli aralıklarla yem atılmakta ve kuşlar günden güne semirmektedirler. İçlerinden bir tanesi her şeye rağmen ( yemin dayanılmaz cazibesine rağmen) atılan yemleri yemez ve bir köşede günden güne zayıflar. Diğer semirip, etlenen kuşlar bu kuşu hor ve hakir görmekte, yemleri yememesini anlayamamaktadırlar. Yemleri yiyen ve semiren kuşlar başkalarına yem olmak üzere ağdan çıkarılmakta ve kesilmektedirler. Günden güne zayıflayan kuş ise öyle bir an gelir ki ; artık ağın delikleri arasından geçebilecek kadar zayıflamıştır. Ve o kuş bütün diğer kuşların şaşkın bakışları eşliğinde ağın deliklerine doğru yürür ve delikten bir yılan gibi süzülüp çıkar.. Arkadalaşlarına dönüp bakar ve sessizce ama büyük bir neşe ve gururla kuş olmanın uçmak olduğunu onlara hatırlatmak istercesine kanat çırparak özgürlüğüne kavuşur.. artık özü gür bir kuştur o.. “Bu gün toplum, iş hayatı, aile hayatı, okul, tüketim kültürü, popüler tavırlar, modern dünyanın icatları(bilgisayar, tv, cep telefonu, futbol, vb..) üzerimizdeki ağdır. Ve bizi sürekli yemleyen büyük bir aldatmacadır bu dünya düzeni.. uyanık olmaz da yemleri yersek , semirerek güzelleşip birilerinin sofralarına meta olacağız.. güzelleşmek, hep bir göze göredir. Hangi göze göre? Müteyakkız, derin, erdemli ve çalışkan olmazsak bizi bekleyen akıbet ortadadır. Üzerimizdeki ölü toprağını ( avcının ağını) silkinecek vasıtalara acilinden ihtiyacımızın olduğuna inanacağız. Hangi gözle görüyoruz gördüğümüzü? Hangi sevgiyle seviyor, hangi nefretle kızıyoruz? Emniyet telkin edici bir insan olmak diğer pek çok hasletin membaıdır.
13 Mart 2007 Salı , Erzurum Dostluk
Dostluklar bir dağın yamacındaki kaya gibi; engin, açık, izzetli.. güzel dostlar için hakk tealâ’ya hamd olsun. Dostlar ayna. Onlarda kendimizi görüyoruz, eksiklerimizi düzeltiyor, onların güzellikleriyle zinetleniyor, güzelleşiyoruz. Sözün tesiri, büyüsü, şifası dostun dilinden akar üzerimize. Allah’a dost olmak sevdiklerine dostluk iledir. Güzel ahlak güzel dostlarla yaşanır. “İslâm güzel ahlaktır” buyurmuş efendimiz (s.a.s).. şöyle anlayabiliriz umarım ; İslâm, güzel dostluktur.
18 Haziran 2007 , Ezurum Yanmak
Pek çok şeyin sonuna gelivermek..?
İnsan ne ile İNSan?
Nasıl yanmalı, pişmeli de bu çiğlikten kurtulmalı?
Bir daha bozulmamak üzere pişmeli.
Cismini yakıp ruhu bir şelale gibi coşturmak..
*
Uzaklardayım.. uykumda bile telaşlıyım.. nereye böyle?
Sıkılıyorum.. muhasebe.. Yok böyle olmayacak, gün olur gövdem sessiz bir yaprak olur, kımıltısız.. Ya ruhum? Evet, ruhum!
Rimbaud gibi düş-mesem de yollara, Wittgenstein’a uyup üzerine konuşulamayan şey hususunda susacağım..

 

uzun bir aradan sonra yaklaşık sekiz yıldır yazdığım ve bazı derilerde yayınlanmış yazı şiir ve denemelerimi bir kitapçık şeklinde toplamaya ve blogda yayınlamaya karar verdim. işte kararım :


K İ  T  A  B – I     I  J  Λ  Z

ijaz.jpg

 

Toroslarda, Mavikent’te, Finike’de, Ankara’da, Antalya’da,

Erzurum’da, İstanbul’da geçen günlerim için;

kur’an-ı kerim ve çay için; kalb, göz ve kulak için;

çocuklar ve gülmeler için

güneş ve su için

mandalina ve portakal için

yaz günleri ve deniz için

hüzünlü bir sevinçle ağladığım tüm sabahlar için

tanrıya bir teşekkür denemesi.


“ h ü v e ’ l – b a k î ”

%100 SIBGATULLAH : %100 ŞİİR

– Lam&Elif ‘in kollarında boynu bükük ruhlar –


Yokun gölgesinde nefes alıp veren ağzım, burnum

Bu ne dalgınlık böyle

Ciğerlerimde. Ruh solukta yağan yağmur

Kesik kesik yüzümün denizine yağan yağmur

Bu ne efsun böyle!


Bu git-gellerin ortasında şişman zihninle,

Duygularınla doğuracaksın

Yaşamak denilen babaya , sarışın bir çocuk

Anlamsız sırıtarak kaldırımlarda, mesai saatlerinde

Kendini satmanın anlaşılırlığını asacaksın boynuna

Sence başka türlüsü mümkün değil

Gelenek kamburu böğründe ,

Bir kukla gibisin ağzında sahte sesler

Her şeyi anlamış gibi bakıyorsun yüzüme

Yok sende o maya

40’ından sonra mı ineceksin Yusuf’un kuyusuna

Seni pazarda köle diye satarlar mı bir düşünsene

Laboratuarlarda yok arama

Kıyasa gelmez hakk

Fırına atılıp yanıp pişmeye razıyım

Çiğliğimden çok tadım kaçtı

Yürüyüşün sesin bir müzik

Orkide dinginliği ses tellerinde

Tellerinde benim ruh çamaşırlarımı kurut

Otomobil kazasına benzer uykuya dalışım

Üşüşür kalabalık başıma

Vicdan bir polis değil olsa olsa anarşist bilinçaltı

Kopya ruhlarla geçen Bodrum günleri

Işığın içindeki halatı kemiren dişlerim

Faniliğin idrakinden sultan yaptım kendime

Gün boyu kalbim sıbgatullah aşısıyla sarhoş

Pazar, Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe

Bir de Cuma ve Cumartesileri

Ben kendim ikimiz altçizgi varlık sahnesi

Yüzümün Afrikası ayaklarımın şadırvanı

Benlik dağımın yangını

Kopçası mahremiyetimin

Dalgınlığım Finikeler dergiler şiirler tütünler

Kevaibe etraben

Dalgınlığım satrançta rötar yapan rock

Satrançta ayağı kırılan at

Geciken öpücük

Köpürmeyen kahve

Bir de Pazar günleri

Kanımın ortasına sesinden düşen çocuk dişleri



Çocuk öpücüğü gibi kısa konuşalım

Gençliğimin feminist sabahlarına selam

Dalgınlığımın geniş dervişliğine merhaba

Abdestle konuşan gözlerime spiritüel övgü

Sokak çocukları ve haftanın diğer günleri

Cebrail, 700 kanatlı kitap


 

Elest bezminin fotoğrafında

Lamelif gibi düğüm atıyorum

Existansiyalist-epistemic aklımın ayaklarına

Ödünç alınan su bardağı gibisin

Üstünde damlalar şiirlerimin öpücüğünden

Çadır kurarak saçlarınla kendi yalnızlığına

Uykulu aç rüya görmüş bir sesle merhaba de bana

-merhaba yabancı

-merhaba bunaltıcı yaz günleri

-merhaba denize inmeler, göğsünde portakal kokusu

Tut şimdi ölümümü sayıkla , olacak şey mi

‘senden bana yar olmaz , olsa vefakar olmaz’

Havada rengarenk ruhlar

Omuzlarını silk , dünyanın tozundan toprağından sıyrıl

Varsın insanlar yanlış anlasın

Değil mi ki ‘kınayanın kınamasından korkmaz onlar’

Avuçlarımda tılsımlı harfler

Kaf Ha Ya Ayn Sad

İbn-ül vakt!

Heraklitin ‘kendimi keşfettim’ fragmanı

Hayy ile göğsüme akan beynim

Carpe diem!

Vicdanların zindanlardan firarı

“That government is best

Which governs least”

Gelen-ek, gelmeyen ek

Aşık isen bir koşu bakıver

Power of now!

%100 art niyet

%100 mustafa

%100 şiir

%100 kesilen kurbanın kanı göğe ulaşmaz

%100 melâmilik

%100 içimde bir Süleyman bir Yusuf var

Biri karıncalar derdinde biri köle pazarında

Bir de İsa, terzisi yırtılan mahremiyet gömleğimin

%100 bu benim yüzüm değim

Ruhumun değneklerinin gölgesi düşmüş yüzüme


İyi bir şiir adamı

Pazar, Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe

Bir de Cuma ve Cumartesi günleri

İnna lillahi ve inna ..

Havariler gibi halka kurar boynuna kement atar

İnci arayan elbet baş aşağı denizlere dalar

Ayak baş olur, baş ayak

%100 melâmet hırkası


İyi bir şiir

%100 sıbgatullah

“de ki: Biz Allahın boyasıyla boyandık”

 

 

 

 

 

 

PLASTİK TANRILAR ÇIKMAZINDA MELÂMİLİK

Ben dilimle döndürdüm orda yaşamı

Dilim dönmüyordu rab kelimesinin arkasındaydı

Dönmüyordu dünyaya

Hayret gayrete getirir dediler

Ben annemi ne zaman öpsem bir bulut ağdı kalbime

Orda karanlık yerlerime sular

Karanlık durgunluklarıma kocaman neşe

Ben ne zaman öpsem annemi

Virgülle bırakır giderim dalgınlık cümlelerini

Work&Travellerde bir taş gibi düştüm kendi kafama


Major filolojik vecde geldi dilim

Bakmadan yüzüne sınıfların,

Bilmem hangi üniversite hangi ders

Ya da kim kimin üstünde adını belletiyor sıkılmanın

Boğulmanın, ötekileşmede yerli malı sendromu

Bak sayın profosör , eşeklere saman vermeye gelmişsin sınıfa

Yutturamazsın bana artisliğini

Naiflikle yaşıyorum her denklemi

Eşek değilim ben, saman getirme heybende

Gözünü kaldır da bak, gözüm yok anlattıklarında

Yola çıkmam için bir neden yok senin duruşunda

Sen benim arka sırada yan durup ilgisizliğime aldanma

Fiziğin bir filolojik mesele olduğunu kaç kişi anlamış şurada

Geçtim koridorları, boynumda lisans günleri kibri var

Size benzemekten korkuyorum bayım

Korkuyorum dilim sürçer de konuşurum diye

Kalırım üstümde captain black yalnızlığı

Yürürüm nerde benim adıyla adımı üst üste yazdığım

Üst üste susarak seni konuştuğum deliliğim

Kocaman sevgili, kocaman mutlu, kocaman haylaz demlerim


İrkiltiyle sordum kendime, ne olmuştu

Ne oluyordu

Savunma dedim kendini

Cahiller arasında kaldık

İşimiz neydi, burası neresi

Sordum kendime, sen kimsin ha?

Nerden buldun bunca öyküyü

Bilmem nerde doğmuşsun, neler okumuşsun

Nerde ne yapmışsın

Ne ilgisi var canım bunların senle?

Ben kimdir? Tekrar başa alıp soruyorum

Bir kez daha başındayım hayat ırmağının

Kendime bir şerh yazmayacağım

Bir çıkma olarak hatırlanacak değilim tarihe

Melâmilik burcundayım

Savunmam yok mahkeme-i kübrada

Hikayem yok, hepsini verdim dilenci yüzyıla

İşte şimdi baş başayız seninle, kendimle

Kocaman sarıl bana

Ha de, çıkalım şu dağa

Çıkmadan inemeyiz içimizdeki yokuşu

Tut göğsünü, tut kuşları

Nefesinle vur yüzüme

Sormadan söyle bana kimlerdensin

Kevser gibi müjde ol yolumun sonuna

İyi bir şiir gibi ağzınla değil gövdenle söyle beni

Present tanrılar edinip hepsini koyver gitsin

Kevser kalsın geride , o çılgın dünyayı unutturmak için

Eskiden öfkeli fikirlerle tekme atardım dünyanın karnına

Balıkları eve getirirken denizden özür dilerdim

Uçurtmam yırtıldığında bekledim rüzgar cevap versin

25’imde anladım

Rüzgar nedeni yok yaptığına,

Renklerle tanışıklığı yok rüzgarın

Renksizlik makamına daha nice var

Uçurtmamı yırt, himmet et efendim

Şu benim Melâmiliğimden felsefe yapmak anlaşılmasın

Eğitim eğmekten gelir

Ben eğile eğile başa döndüm, dikleştim

Buldum rabbin katında neyin nazı geçer : Melâmilik

Durdum, öyle anladım yorgun bir çağdayım

Varlık sahnesinde bir nehrin dalgın bulanık akışı gibi

Bir çağdayım, yüzümüz yok , yüzümüze bakılmıyor

Oysa ben onca zaman yüzümü yonttum secdelerde

Ağaçların altında yüzümü bıraktım göğün şölen vaktine

Her yaşım geçerken yüzümü tuttum anneme,

Hatırlıyor musun? Nerdeyim ben?

Gidişat iyi değil, iyi olmayacağını bile bile burdayız

Bile bile kalkıp çay demliyorum, acıyacak

Bilmeden senin kimlerden olduğunu

Sadece yüzüne bakarak,

Başımı koydum ruhunun aydınlık yastıklarına

Rüyalar gördüm sende

Kokusu boynuma sinen rüyalar

Tuttum boynumu dünyaya ‘öteki’ olarak uzattım

Bu ben dediğimde kim?

Hikaye yok, öyle anlaşmıştık

Melâmilik dediğin de

Hakkımda bildiğin her şeyi unut

Tekrar özür dile denizden

Kevsere dön yüzünü

Ebterle uğraşacak vakit yok

Dipdiri dur şimdi



Dipdiri kocaman sevgili ol kendine

Melâmiliğini satma orda burada

Budur nazın geçecekse sevgiliye

Dalgın pickler yaptım bir ömür

Aha şimdi terk ediyorum

‘Yapmak’ yok artık

Yıkmak, yıkmak zamanıdır

Plastik tanrılarla dolu kalbini

Ebterden bıkmadın mı?

Yetmedi mi bu bıkkınlık

Terk ederek bulacaksın içindeki hayvanı

Tanıyacaksın onu

Tutup kurban edeceksin

Kanı yere akacak, senin kanın göğe

Ne zaman annemi öpsem bir kuş hafifliği ellerimde

Ellerimden tut sıvazla sırtını çocukların

Mutlu yaşa, yont kanındaki hayvanı

Çocuklarla denize in, şarkılar söyle

Karpuz kes, uzan kumlara

Ellerini koy karnına dünyanın sessizce


Denizlerden özür dilemeyi bıraktım

Çatlayarak kendi içimden

Yakarak kuru yerlerimi yaşla birlikte

Yalan söylememeyi denizden öğrendim

Tuzlu bir hayat olsun benimkisi bayım

Çek ordan kendine bir sandalye

Ne oluyor bu yüzüne hele bir anlat


Yüz ki tanrı konuşacak onunla

Onar da çık karşısına


Melâmilikte bulduk biz bu ikramı

İyi bir şiir, iyi bir peygamber gibidir

Onunla hicret edilir


İyi bir şiir, iyi bir hicret gibidir.

Yüzündeki denizde

İçindeki balıklar yüzer.


Sen denizi seversin

Kısa cümleleri

Bazen beni

Çoğu zaman içinde konuşan o yabancıyı


Cahillerden yüz çevirmeyi öğrenmenin zamanı geldi

Kendimin kıyısına oturup da ağlamanın zamanı geldi

Aczin idrakinden çılgınca vecde geldiğim günler geri geldi

FITIK


boşluk var

sana değdiğince dünya

yorgunsun çocukları öpmekten


toprağın köşesi yoktur öylemi

ah! ne gam

nereye varıp sakınmalı

dünya değdikçe karnıma ürperiyorsam


cömertlik bir tâç imiş imanda

gördüm sende öyle manzaralar

bir ekmeği durmadan ikiye bölüyordun

uykunu dayadın duvara bir merdiven gibi

çıkıp baktın hülyalara, içerilerine

en çok da çocukların radyoya şaşırmasına benziyordun

durup dururken söyleyiverdin nasılsa

yaşamak bir tövbedir duraksız

bir seccadenin ucunda kan toplamış ayak bileklerin

sen eğildikçe dünya uzaklaşıyor

kırdıkça göğsünü içerilere

unutulmuş yerlerini diriltiyorsun

bir ayıkmadır akıyor gövdene

bir ip gibi gerildin

ağzından çıkana kulağın yabancı

tir tir titriyorsun, katlandıkça etin etine

bir manadır sarkıyor boynundan

ellerin korkunç karışık

öptükçe çoğalıyorsun

öptükçe karışık


kar gibisin

yağdıkça kendine yaklaşıyorsun

bir çocuk kahkahası salıyor kasıkların


OUT OF HAND *


hamuşluk üzerine postmodern çözümleme

bir ben vardır bende / benden dışarı ~ haşarı


yalın, çok yalın

teşbih sanatlarından bakmadım bıktım.

edebi sanatların canı cehenneme

olduğu gibi derken de ‘gibi’ işin içinde

bir ırmak nasıl akarsa öyle derken de, ‘öyle’


yok mu ötesi-berisi gördüğüm şey-derin

dünyada olup-biteni anlatacak

kelime dünyadan olsa da

ûslub ahiretten olmalı

bunu iyice anladım. kur’an-ı kerîm ne ki?


“ruhun düzensizliği kutsal bir şeydir!”

derken arthur rimbaud

dünyada düzen tutmaya kalkma

yorulursun ha!


yalınlık.. rüzgar..her gün bize uğrayan

evde yok muyuz?

sıfır noktasında sözlük anlam:

yakınlık=uzaklık ; tevhid : hit


aklın kılıcıyla kesilip-biçilen ‘şey’ler..

kalbin terziliğinde

‘ya eyyühel müddesir’e denk düşer


ey örtüsüne bürünen!

kalk! korkut. ekber!

elbiseni temizle!

başa kakma, tartışma!

ey örtüsüne bürünen!

bir rüzgarla çık dışarı


bir şey ne ise o değil, ne değilse odur,

paradoksların dilini tokatlayıp

kendime bir tavır beğeniyorum

rabbimin katından

bir uslûb, bir biçem. bir hulle-i adem

biraz incir ; yaprak ve süt

biçtikçe yeşeren

yeşillik, yaşıllıktır.

yaşamın özündeki ‘ıslaklık’..

su; yaprak+süt ; incir




a dialog from fight-club :

kadınlar tarafından büyütülmüş bir nesil olarak,

başka bir kadının

aradığımız şey olduğunu

hiç zannetmiyorum.


aslında aradığım şeyin dünyalı,

buralı olduğunu zannetmiyorum

kadın dünyalıdır.dünyalıktır

yükünü hafif tut ey göğsüm

hafiflik

semavi rüzgarlar getirir koyar böğrüne

kuran oku ve bak yüzüme

mühim olan ne ki aramızda?

aramız ne ki?



ey rüzgar!

sen olmasan kokardı her şey

her şeye başka bir şeyin kokusu sinerdi

çürürdük dünyada be,

çürürdük bütün bir insanlık.

sen varsın ya dostum,

her şey kendi kokusuyla var

çocuk, kadın, ardıç ağacı ve başka şeyler

uyumak mesela, seninle.



sen gel ey rüzgar

serinlik, hoş nefes

yoğun neşe getir biz fakirlere

biz kardeşlerine

deli savur dünyayı üstümüzden

çılgınca şarkılar söyle bize

göklerden haber ver

unutulduk mu buralar da ha

bizi almaya gelecekler mi?


bir iş bitirince , kalk başka bir işe koyul

rabbinin sana olan nimetlerini an da an

muhakkak

verilen her nimetten sorgu

muhakkak!


şaqqq diye açılacak defter,

‘ikra kitabek’ denilecek

tebessümle çevir sayfaları

rahmani rüzgarlar eser

vav’dan he’den lam&elif ye’den

elhamdülillah! de gir

kardeşlerinin yanına

-hayat, ahiret hayatıdır!

gönlüm sen oyna

kendi dağlarında, ovalarında

gölgelen güzel nefesli ağaçlarının altında

ey gönlüm, kalma sıcağına dünyanın

kalma buralarda. kalma emi.


bir rüzgar çıksa da sevişsem

bir rüzgarla çıksa tanrı dolansa etrafımı

sobelesem içimdeki nefesini

hafif aralansa dudak

korkarım dil yine bir dağı

kaldırıp atacak havayla

korkarım kibirden

allahtan ve kendimden


ben o çocukların sesiyle şenim

o çocuklar olmasa inan bu şehirden giderdim

rüzgar çıkardı göbeğimin kıvrımından

kulağımın kıvrımına akardı

ben anladım ki rüzgar çıksa da bir çay içsek

rüzgar çıksa bir kitap sayfası çevirsem

yok böyle olmayacak tanrım

bir rüzgar çıksa sana geleceğim

huzurda seni isminle çağırmak olmaz

susulur

rüzgar bir ağaca sokulur gibi susulur

çağırmak uzaklıktır

allah demeyi bırakınca erdiğimi anlayın

‘cûylar kim deryaya vardılar, hamuş oldular..’


güzel söz söyle

ona güzel sözler ulaşır

şiir ne ki?


susmak su’dan gelir

su’ya gider

ateş-su-hava-toprak

rüzgar tüm bunların arasında bir arkhedir

ki onları kendi suretlerine bo-yar


benim suretimde bir rüzgar gezinir

bilenler bilir

önüne çıkanı kendi suretinde gösterir


bende vardır bir ben benden dışarı

rüzgar hadi onu al de gel

out of hand to exit from arche

of, to, from, at, in, on

rüzgar bunun neresinde?


ah güzelim,

ben sana dedim sahilde çıplak ayak yürüme

kumlar fena öper

öpmeyi onlardan öğrendim

fena öperim,

bir de rüzgar çıkarsa

artık bilemem.

bir ben vardır out of hand

post-exit from arche

artık bilemem.


bak şunu bilirim

mühim olan dış güzellik!

out of hand!

postexitoo@hotmail.com** from arche

no mail no word

no woman no cry

mühim olan dış güzellik!

islamcı ne satar?

boş versene aslanım

mühim olan dış güzellik

artık bildim. erdim o erginliğe.

out of hand!

yes world no word


göze, söze, öze selam!



_________________________________

* haşarı, ele avuca sığmayan.

**Türk şiirindeki ilk elektronik posta adresidir. imge mahiyetinde kullanılmıştır.




BOŞLUK


“ bir testi yaparsın çamurdan

içindeki boşluktur onu yararlı kılan ” lao tzu



uykuda gibi sessizlikle

ses soluğunu yıkamış asmış içime

her şey senin gibi sessiz olsa

*

kuşlarla ağaçların arasındaki yalınlık

seninle aramızda olsa

beklentisiz gelsem sana

*

boş, bomboş dolsam seninle

*

seninle senin aranda olan kalsın

her şey hiç şeyle

ses sessizlikle

sende olan görünsün boşlukla

içini boşalt ki yüreğin genişlesin

o an gör bak dinle

rüzgar nasıl dolanır

toprağa ağaca suya

*

bir türbe ziyaretinde sabah vakti

durup kapıda sessizce

davet edilmeden gitmenin hüznü

bir su yokuşa nasıl akarsa öyle

*

dinlemek isterdim bir kaya gibi sahibimi

dinlerken çatlayarak fışkırmak isterdim

paramparça olurken gövdem

her zerremde onun titreşimleri

salınmak bir su gibi

bendeki senden sendeki bene

sessizce…


BOŞLUKTA KARINCALANMALAR


“baktım bir karınca sudan geçemiyordu / tuttum suyu kenara çektim.” i.berk


nefesini boya dinginlikle

wu-wei

ne reddet, ne de cehd

ağacın dalındaki kar gibi

silkele gitsin

içindeki kelime tozlarını

*

kalbindeki boşlukla bak

boşluk, bakışının şeklini alır

bırak tuttuklarını, basitçe bırak

*

ıslık çal, ormana bak ormana

bak bir karıncaya

suyu nasıl geçer

bir çocuk akşamı nasıl ederse öyle

*

çay iç

içindeki çaydan geç

yu yüreğini bakışlarımla

*


ya bakışını düzelt

ya boşlukta karar kıl


keçiler kendilerine gider


serin olurdu sabahlar

suyu çarparak yüzüme

bir göle uyanırdım dingin

*

bir patikayı seçerdim

asfaltın yanında

dua eder gibi yalnızlaşırdım

*

kuyudan su çekerdim

akşam vakti darlığında

boşalttım kovaya telaşla yüzümü

*

annem keçilere çobanken

ben oğlaklarla akşamı ederdik

ceviz ağaçları altında zamansız

kalırdım, öylesine bir zaman

bir şey bir şeye eklenmezdi

her şey kendince kutsal sessizliğinde giderdi

ben kendime, keçiler kendilerine giderdi

*

eli belinde çoğu zaman dedem

bir masalcı gibi yürürdü önümde

tuhaf aletler çantasında

bir kediyle 10 yıl konuştu

teşekkür etmez, beklemezdi minnetimi

yalındı, uzaklara bakar çay içerdik

sırtını verdiğinde bir ağaca

bir tek gövde olurlardı




KUTSALLA DEMLENMEK


kuş dalgınlığında ellerim

avuçlarım kanat

alkışlamak için rüzgarı

*

bir göle değdi kelebeğin kanat titreşimleri

gölde bir yaprak kımıldadı

merhaba dedi kurbağa

*

kokulardan anlardım vaktin geçtiğini

sabah çiğ kokusu

akşam yazsefası

öğlende katran ağacı

ikindi de çay

kokulardan varırdım görevlerime

yanıldığım olmamıştır

*

uyudum çoğu zaman

fesleğen kokulu bahçede

bir taşın soğumasıyla anlardım

vakit ikindi

keçiler salınsın!

azık alınsın!

*

bir kaya gibi düşünürdüm

bir kaya kıpırtısız yıllarca

dinledi durdu yerin altını üstünü


HENÜZ DEĞİL

durmakta olan devam durmaya

kerahat vakti girdi ve uykuda çocuklar

uzun selvilere sarıldılar rüyalarda

kuş bile kaderle uçar


anne bacakları..


dönmeye devam olan dönmekte

öpüyor zinde dudaklarla

sırtını bir kertenkele


olanlar oluyor


etinin içinde

karıncalanmalar

eller pençe

bacaklar okşayışlar

‘henüz değiller’


-vallahi


vallahi diye yeminler etmek istiyor canım

var gücüyle basıyor dünyaya bi karınca

ve oturup tırnaklarını kesiyor odunlukta bi kertenkele


var gücüyle varıyor dünyaya bi mustafa

vallahi’ler karıncalar kertenkeleler

‘vav’ miskinliğinde soyunup-kuşanıyor

olmakta olan oluşu oldurana

zinde dudaklarla yakarıyor bi adam


‘esenlik veren adınla

kımıldıyorum..


göğsün bildiğim göğü görmesem

daralırım etim sancır

kader taşımı yontarak kavrıyorum

‘olmakta olan’ı

var gücümle vuruyorum kalp taşlarına

parçalanmalar..

hayretler!

okşayışlar)(henüz değiller

ve oturup

kuyruklarını yeniliyor odunlukta kertenkeleler..

ben sıvasa giderken

iki şıktan üçüncüyü seçtim

akılımdan kuş ölüsü yüzler geçiyor

her yolculuk sonrası durup sorduğumuz soru

burası neresi?

mıncıklanmış başörtüsü sloganlar

imanını kanırtarak kampüslerde

bekar odalarının yılgınlığını savıyor

gazetelerde gözüne ilişen ilan-ı memuriyet

seciyesini kapitala yaslıyor

1×1 kalmanın sıkıntısı maişet

kolları şimşek ağzı açık

gözleri gün ortası günah baldırı çıpplakk

hem sivil ham i’taatsız

bu önemli gerisi lak lakk

kendisi gidebilirmiş yokmuş zor

biz kaçıncı yitik nasıl asi axiyon kor

kim müslüman kim cenabet bilinmiyor




paç’avra’t ortalamaya rıza

göstermediğim bilinsin diye

koppardım aşufte afişlerini şöhret-i şehrin

kani olmadım imla gurallarına kanmadım böylece

üşenmedim dilinin altındakileri yokladım

konuşlandım kuvars yalııınlığına

pakladım abdest suyu koydum bulvara

nasııl yaptımsa yaptım, ayyıktım!

‘burası neresi’ ‘kimin eli kimin cebi’ meselesi

diyorsan külü apazla yuttun, kovuldun

biz erkek dedikse ağızını yemeğe götüren değil

yemeği ağzına getiren bilinsin




ayırdıkca ayırdımında kaldık

varılmıştı ayıklığa durduk es-salaa dedik

kolları bağladık

sıvastaydık


yemin etme çarpılırsın  I


koyu ağrıdı yüzüm terlemekten sözsüz

yordum kelimeyi dudak-diş arası yayvan


biriktirilen bir şey mi idim  meleklerce yitik

nerede bulsalar beni yazıyorlardı

göğün etli yerlerine bitişik


yosunlaşmayan evlerimiz kadınsız

dalgasıyla tuzuyla vurmayan

kendini kayalarımıza kız


suları

koyu. ağrıyan. yüzsüz.

        yorgun. yayvan.

                   yitik.

                         etli. bitişik.


-söze itibar yok vesselam..

çocuksuz birikmiyor ben idraki

bereketsiz günlere kaldık

       koyu ürküyorum allahım!

 derin yaslanmış zihnim fakrın sırtına


oyluklarımda oy! oy! öpüşleri


söyleyin just now!

kim gelir şimdi benlen

tarla sürecek, tohumlayacak medeniyeti

ektiğini biçmeyecek , fakra övgü düzecek

çocukları harman yerlerinde esmerleşecek

kim?

koyu biriktirecekse yitiğimizi şehirlerde

öpsün cool just now oy oy

 yemin ederim evde yokum!


 


 yemin etme çarpılırsın  II


-amiş efendi damadı babanzâde ahmed nâim’e demiş ki;

matlûbun husulü veya adem-i husulü nezdinde müsavi  değilse nakıssın evladım!-


 sabun ölüsü köpükler..


düz kılar saklıyı çocuğan sesi

çalı bir çıkrık akılda

saklıyı dürter çıkrık sesi

akıtıyor aklım yan yatmış süt bakırları

kaplumbağa içli kızlara ve bir ağaç dorukta

diyorum, bakın,

çocuk bir kayadır

yontulur dudakla

etimin doğrulup kalktığı ruh değnekleri

seni yitirdikçe bulduğum tebessüm

uykumun çarşıyı gezeni

hayır! nedir bildim ilgisi dağlı yanımın

allahın bana dertlendiğim yerden değmesi

 değil ezberimde aklım değil


ve belki kırışmış günler geçirdim


keçi güttüğüm dağlarda

yabani otlar topladım yüzümden

ve yine gece benden evvel aklını yitirdi

zor çıktı sabaha

 / size deli denmedikçe imanınız sahih olmaz! /


üşengeç taşlar gibi düşündüm

tankerlerde biriktim

hikmeti söktüm, heceledim bezm-i elest’i

sen bil bunu. öğlen uykum ol

yay kelimelerini içime niyetlerini  korkusuzca diz

duş alır gibi şuh bir yüzle

ko elini koklayayım düzle alnımı

kazı.

çeyiz niyetine hüzün biriktirdim


gördün işte dayanılmazlığımı, itaatini isterim

sıvazla hayretini, kucakla öp!

hüzün harabelerim altında hazinelerimi

bileklerini çat boynuma hohla

benden sarksın belden aşağın dünyaya

nur yay nur ol

gölgen olmasın yer yüzünde

 canı çıkıncaya salla içimin ormanlarını kurut


yapraklarını dök hafızamın


çöl pahasına göster kendini

bi numaran olmadığını göster

ve en nihayet

de git! bir seraptır dünya hırs çölünde


elâ!







ÜRPERMELER


 elbet bir hinlik vardır seni sevişimde


ey kanıma çakıllar karıştıran isyan! (i.özel)


 ben geceye durdum öyle tıfıl kızgın. dürdüm caddeleri aklımı vitrinlerden kopardım. sözlerim un ufak oldu döküldü sükut taslarından. caydım süt çekildi göğüslerden.. aşerdim bir hak kelamına, arandım ten çöllerinde tin kuyularında sere serpe serdim kalbimin taşlarını önüne işte.. al bunlardan vur kafama, kanım bir bayrak gibi açılsın üstümde. sürülen tarlaların coşkusuna kaptırdım kendimi, seher vakitlerinin çıplak omuzlu şehvetlerine, çalılar arasından yürünülmüş akşamlara,  yere dökülmüş tuzlara, baharın utangaç çayırlarında kişneyen  kısraklar aşkına, uzun süren kıyamlara  ve  kırılmış dallar gibi sarktığımız  rükûlara selam olsun…                                            


 


selam olsun ki hallerime , hallerim deli sular gibi boz bulanık akıyor ellerimin karanlığından.. varıp duracağım muştusuna kabirlerin, varıp yabanıl hatıralarıma allahım seni soracağım.. seni senden seninle akacağım.. gah sabr ateşinde gah suların akışında kadınların gebe kalışında tarlaların verdiği dinç duygularda  okuduğum kitaplarda yürüdüğüm yeşermelerde aşıladığım fidanlarda her şeyde her şeyden her şeye senin adınla: bismillahirahmanrahim. ben geceye durdum öyle tıfıl öyle kızgın; işte ufalıyorum göğsümü ufuklanıyorum, çatıyorum bir uykuyu bir isyana ; durun ey yaşamaklar! ben de bilirim gece düşünce yatağıma bir akrep gibi her yanımda sokar, her yanım zehirli hatıralar, yanlış yumaklar, üstünkörü dokunuşlar, ve her nedense rengarenk kuş ölümlerine koşuyorum, alkışlıyorum sokakları, iyi ki arklarda geçirdiğim nöbetler var, biliyorum hayat beni bağışlar, hayat beni kendine yakıştırır, terk edişlerim ip ip ulanır susuş yumaklarına dolanır, ve bir zaman gelir ki can; kim zerre kadar kötülük, kim zerre kadar iyilik.. hiçbir şey yarım değildir.. odur. o kadardır. ondandır. onadır.


 


nasıl ki tok bir kalple ağlanmaz, öyledir sözcükleri zihnimizde yan yana yapıştırmanın naylondan hışırtısı.. ta uykularımızın içine.. çocukların göğe değen uykularının içine.. her şey naylondandı o kadar.. asaletle isyan edecek yerlerimi ağaçlara astım. kulaklarımdan kuşlar çıktı her sabah namazında.. kadına ve sofraya bismillah! deyip başlamanın tam zamanıdır.. benim çayıma kuş sesleri karışır, söz bir kuyu olup çıkar soluğumla birlikte, göğsümün maşrapasını bırakıverdim gitti karanlığa..ne girip çıktıysa içine bende o ses ve renkle vurdum kendimi saçlarımın sahillerine.. saçlarımı sallıyorum söz kuyusuna kovanın ipi niyetine. hem ne demiş bir çinli: kuyu derin değil , ip kısadır. şimdi soralım: kuyu kısa, ip derin olursa , neyin ipi, ne kuyusu diye sormazlar mı adama.. sorarlar..


 


 


kapılarda buhur kokuları gibi kaldım 

 


bir kırgınlığı bir çocuk yüzü gibi yaşadım aylar geçti. alnımın kıyısından sarkan iplerle düğümledim göğsümün içindeki kalp kırgınlıklarımı. uyanışlarımda gövdemden süzülen rüya tozlarından dağlar tepeler yığıldı odama. her sabah önüme çıkan sahillerde yürüdüm, deniz kabuklarından çıkan fısıltılarda bulduğum sırları eve gelirken kuşlara kaptırdım.. buhur ve buğu gibi geçip gittim ev önlerinden doğu kentlerinde. böyle tırpanladım içimi, bir nohut gibi yoldum ve kuruttum göğsümdeki damarları.. harmanlandım sıcak ve susuz bir dağ başında göğü yüklendim sırtıma ve taşıdım yıldızları dökmeden ..meleklerlen tanıştım uykularımda taşın içinden çatlatarak çıkan sulara sürdüm tenimi. yumuldum ürperdim dizlerim ağaç dalları gibi sürgünledi kendini. karnımda kitaplarla dolaştım, satır satır kelime yedim doydum, yetindim, bu sevindirdi beni. güldüğüm de bir yalnızlık sindi kahkahalarıma ardımda onca akşamlar yürüdüğüm kervanlar uyuduğum gölgelikler ve sırlı sırsız açıp içinden geçtiğim kapılar çıktığım gövdeler gömüldüğüm toprak yanıldığım kadın berkitildiğim saç sakal ve hiç görmediğiniz çocukluğum… kırdığım oyuncaklarımı aradığım yerler gibi oldu şimdi yaşadığım kent travmaları.. zili olmayan kapılarda nasılda bekledim.. nasılda fotoğraftakini kızım sandım.. yanıldım upuzun uzandım .. isimleri nerde nasıl öğrendim.. kimm tutuşturdu elime bunları.. ben okuma bilmeyen bir peygamberin adını bir inci gibi taktım boynuma.. inci taneleriyle buldum yolumu.. saçtım savurdum ne yapıştıysa üstüme o karanlık ağızlardan o yılkı kitaplarından.. hatırladığım yüzler durgun su üstünde dağılan yapraklar gibi. bir yaprak ol şimdi desem göğsümdeki küvette, küveti taşırmadan yüzen bir krizantem yaprağı ol desem.. olmazsın biliyorum.. kelimelerim ipe dizilmiş karıncalar gibi .. süleyman peygamber ve cinler belkısın tahtını nerdeeeeen nereye nasıl getirdiler.. öyle bir şey değil kelimelerim.. ol dersem olmazsın .. biliyorum.. zili olmayan bir kapının önünde duruyorum..


 


kuş dalgınlıkları

 

[ giriş : gece yola vurunca gövdemi göklerin ihtişamıyla sükûn buldu uzuvlarım]


bilge bulutlar gibi geçtin göğsümden


toprağımın yüzü nicedir sana dönük


dönderdin rahmet çarkını göklerin


bir bulut dansına değiştim kitaplarımı


bırakınca elindeki poşeti ve tokalaşmaları


üşümüş bir oğlaktım saçlarınla titreyen


sen koşmaya zorlama diye beni


ayaklarımı kuş dalgınlıklarında dolaştırıyorum


 


 


ve sen konuşunca dişlerinin arasından kuşlar dağılıyor aramızda bir ormana


ve ben açıklayacağım secde sesiyle yüzümdeki korkuyu- alnımdaki çizgileri


bacaklarımdaki çalıyı ve niçin okulu terkettiğimi


ve devamında başka şeyleri.. sigara-çay içerek.. açıklayacağım küçüğüm


ve nasıl zikredildiysem orman sabahlarında su sesleriylen


o kuşlar küçük hanım,


gün olur seni de beni de bir ormana terk eder…


[çıkış: (exodus-exit) aza-i kafi ifa ]


 


 


GÜL LAMBASI


eşyayı yanlış yerinden kavradın


ellerinin hafızası yorgun


beni de evet, beni de yanlış anlayacağın


şeyler söylememe imkan verseydin, doğururdun


 


dur! orda kal! tebessüm sınırını çoktan geçtin!


modern kuyularında kelamı eğik ekin gibi biçtin!


 


hayır canım, bu şarkı öyle söylenmez


her yanı melek salyasıyla bu gökyüzü


beşer kafalarının içinde bir sesi kımıldatır


‘vescud vektarib’ eşyanın adı adıma yapışıktır, söylenmez


kan pıhtılarında durur düşünürüm: söylenmeyen etlenmeyendir


etlerinden bir ev, etlerinden bir çocuk yontarım


göğül kurbanlarımda derim derine değgin


köpürür de köpürür salyası meleklerin


söylenmez bu ağır yük hangi yazgının kılıfıdır


solar çocuk sesleri sokakta , yabancılar evin damına anten kurar


hangi tv kanallarında hangi suça kanalize ediliriz


anlaşılır kapılarda köpürmüş ağzıyla evlerin mahrem yerleri


henüz seni ve geceyi anlatmadım, bir felaket olduğu besbelli


kayaların düşünmesine benzer bir hal kuşandım


hıncım  ipliklerle pekişti ve seri kitaplar okumaktan


serserinin biri gibi görünmekten ve parasızlıktan değil:


 dur! orda kal! demem


çünkü; hep seferi kıldım namazlarımı,


hep 90 km ötede ve 15 günden az kalıyorum gittiğim yerlerde


dur! orda kal! de bana,


çantana koyduğun faturalardan en son bezelye aldığın anlaşılıyor


‘her yanın dudak, üstün bezelye taneleri’ demişti cahit zarifoğlu


ve elbet sen bunları bilmezsin,


durup dururken yanlış anla beni diyen bir adamı da


ağaçların büyümesi gibi anlaşılmaz


kırılmış saçlar gibi kırıldım, her yanım dil ağzım melek salyaları


hangi boğuşmadan dönüyorum, sana bunu söyleyemem


küçük güzeldir, hep buna öykündüm


yumurta kırar gibi düz bir anlamla dua ettim


‘aklımın tavasını senin nurunla kızdırdım,


bir yumurtadır hayat çünkü, allahım’


ve başka şeyler söyledim allaha


bir musluk olup ince ince  günah ve nur aktı hafızamdan


bir muska olup girdim koynuna


tüm sükun bulmuş yerlerimle,


çocuk ellerine benzer gövdemle


oyunda kaybetmiş sesimle, yüzümle


toprak evlerde uyuduğum saf berrak zihnimle


zeki çevik sevecen kımıltısıyla boynumun ve


kas yığınıyla derimin altında, öğüt öğütebildiğin kadar beni


bir açılıp bir kapanan değirmeniyle gümüşi gövdenin enfes


mitoslarda seni anmadılar,  ben andım enerjisiyle terlemenin seni


ve dur! dedi şimdi bir ses!


 


hayatıma bir kılıf bulamadım,


zanlarım çat çat kırıldı kısır evlerde


yuğundum şehirlerarası yolculuklarda mescitlerde


farelerinde kız alıp verdiğini işittim


beyaz peynir ve kız kapanları


dur! dinle bu çağın kadın tıkırtılarını


durmadan anlayamazsın, durmak için koş, alkışla toprağı


yorul , kalk ve başka işle yoğrul der tanrı


bize göstereceği bir eşya ve hikmet olmalı


tanrıyı bekletmeyelim


yorulalım, kalkalım tütünlerle çaylarla


başka evlerin kıvrımlarında yorulalım, uğv uğv uğv


kendi üstüne katlanan bir yazgıyla yazılalım


çiğ et gibi şaşkın olma be kadın!


senin kıvrak yerlerin gibi değildir anlam!


bir uğultu bozgunuyla çölde kahve içmiş sesinle


neyin uykusunu uyudun ki mahmurluğun intiharı çağrıştırır


intihar dedim de senin aklın bilirim


hangi çığlık atlasını getirdi koydu diline


o öl kışkırtısı yok mu kitap satan çarşılarda


bir film fragmanı gibi giyin! yanılt gözlerimi


tefsir dersinde kelimelerin ensesinden yakala,


dipnotlara ver sırtını, seccadenin içinden kuşlar çıkarsa,


şaşırmış gibi yap! çayın seyr-i sülüğünü düşün , ağırdan ve incelikli


komşu evlerde sıkıl da, pencereyi aç, ılık ılık sarıl gecenin sağır çarşafına


ezdim bütün çiçekleri yine de canavar dedirtemedim kendime


ölüyü dirilttim yumurta kaynatır gibi tavada, tuttum öğüdünü sezai


kabirleri yara yara ulaştım toprağın ötesindeki ‘gül lambasına’


 


 


 


 


içimde intihar komandoları

 


_cemre’nin göğsündeki kan dolu hokkaya batırıp dilimle yazdığımdır…_


yoktun, varoldun varlığın varlığıma aşikar oldu uzak dağ tepeleri gibi

sabahları uzun uzun baktığım çay içerken içimden geçirdiğim kuş fakiri

bir

gökyüzüne olan dualarım ve çipil çipil bir yağmur balkonda gün boyu

kahve

içip “uzak yakınlıkları” kurgulamak oysa yapacak işler birikir odada

birikir zaman üstüste yığılır “an”lar birikir kırgınlıklar kahkahalar

duvarları yalar yalınızlığın saklanmasıdır hayatıma giren nadir

insanlar

vardır gelip giderler aradabir oysa hiç bir şey olmaz onlar gelip

gittiklerinde evet hiç bir şey olmaz gelip giderler herkesin hayatı

biraz

böyledir akşam yemeğine roka haşlarız uykularımız delik deşik

çarşafımız

bakir hayatlar ülkesinin haritasıdır nice rüyalar gördüğümüz

yittiğimiz

yitirdiğimiz kaçışlarımız yüzümüzü sakladığımız “duvar”lar okuyup

okuyup

sustuk bize bunu öğretti kitaplar arada bir fısıltı aradabir coşkulu

meleksi tebessüm ılık ılık ikindiyi akşama bağladık kollarımızdan akan

yılgın bir enerjiyle fakir bir kalbimiz vardı her şeyden önce yuduk

yıkadık

en güzel yüze yusuf sursine açtık kapımızı aydınlandı sokak aydınlandı

içinden çıkamadığımız “kuyular” çıktık veunuttuk çıkışı unuttuk

züleyhayı

unuttuk en insan yanımızdı unutmak ve unuttuk ve yanlış hatırladık

isimleri

isimler bizi bize hatırlatacak içimizdeki mikrofundu yorulduk

aramaktan

susadık cemreler düşmez ne havaya ne toprağa nede suya cemreler

uzaklara

düştü uzaklara yürüyecek takatimiz kaldımı rabbim, uzaklar bir yağmur

gibi

serildi önümüze uzandık ve ıslandık cemreler düştü kalbimize doğru

toprakla

buluştu tohum var git varlığın selamette olsun! cemreler hep ama hep

kalbimize düşsün! karıncaların ağlaması gibi ağlıyorum


iyiliğinde hepsi bende kötülüğünde, iyiden de kötüden de kaçmam,

kaçmam ben

kendimden, yabancılaşamam kendime, toprağa yabancılaşamam


bir dikenle yaralansam ben dikmişimdir onu

atlas olsun ipek olsun ne giymişsem ben iğirmişimdir

bu böyledir, bilirim.


perdeler!

perdeler!

perdeler!


cemre, çek perdeleri, akşam oldu!


bir perde ol şimdi bana

bir karınca gibi ağla

ne yakın ne uzağım

içimin gökyüzünde yeraltında bir deprem yarat

içimi dışa bük

dışımı yokuşa sür


perdeleri çek, cemre;

hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyi allahtan isteme!


<içimde intihar komandoları,

perdelerin çekilmesini bekler!>


saatli bomba


bıççaklan doğranmış dudak izli kelimeler ve etsiz iskeletler ve modern kablolar..


…ıssık ağlamalar görülmüş kadınlarda ve devamında çocuklar ve naylonlaşma..


neyse, hep beraber büyük salona geçilmiş ve ;


saatli bomba ‘yı pervasızca okumuşlar koro halinde:


 


öyle ölümü deneme çocuk


bu evin tavanı yok, sence de mi yok?


gök yüzüne bakarak da ölebilir insan


ofhhh neyse.. buruştum uykularımda ve telefonlar


çaldı rüyalarımın içinde


kuşlar yanarken elektirik tellerinde göğün


etini sıkıca ovdu bir saatli bom-bomba


 



namaz, yeryüzü ve yakarış


kağıttan uçaklar gibi düştü bu pagan yüzyıl denizin ortasına


secde, deniz ve ada-yış


kağıttan bir gemi yap beni ey çılgın elli peygamber..


senin ellerin ve devrimler..


dergiler , erzurumlar ve dibine vurduğum demlikler..


ezcümle


acı bir tütün gibi arıyorum yavrum seni


ciğerlerim temiz, nefes alışım düzgün, kahretsin!


acı bir tütün gibi saracağım uykularımı uykularına


etini sıkıca yoğuracağım bir saatli bomba… yakarış…


ve biliyorum


benim de ellerim çılgına dönecek..


haydi çocuk, çıkıyoruz buradan!


 








 tenhada terlemek


    ‘saçını dök sineme, derdini söyle..’


 


sen uyurken de ırmaklar


yatağında usûl usûl ..


gazeteler , dergiler dizilir


yeraltı matbaalarında yaprak yaprak..


traktörlör tarlalarda yamaçlarda


bir duanın şeklini çizerler


 


sen uyurken siz olursunuz büyülü..


yağmur düşürülürken gökten


annenin çoçuğunu leğende yıkaması gibi


 helecanlı, berrak olur yüzün ellerin


konuşkan kaslarınla


büyük dişlerinle büyük düşün


 


sen uyurken kur’anlar okurum yüzüne


senin haberin olmaz


çehrende bol toprak, ince kemikler


aydınlık çocuk yüzleri


hüzünlü biatler belirir…


 


çehrende göğsüm tomurcuklanır


sen uyurken


ahiret denizinin kıyısına


vurmuştur çehren kendini..


 


aklım kafatasımın çukurunda


tenhada terlemenin adını mırıldanır


iffet!


 


ölüm bir taş gibi yuvarlanır üstüne


 telaş kayalarından


iffetli çehrenle çağır uykuna geniş sözcükleri


garibliğini yadırgamadan kıvrıl içine de uykuna uy!


biliriz, siret surete sirayet eder!


 kırptın göğsünü kuşlara


iri anladın kuşları


onların diriliş muştularını


derin yalnızlık uykularında kabuk bağladı


vurdun göğsünü ağlamaklara ,


 ağaçları birbirine çarpan ormanlarda nasıl da uykusuz düştü yüzün ellerine


küçük bir hanımdın , gamzelerinde nice heyulalarla gemiler ağırladın


vardın iklimine çocukların, kopardın çiçekleri ve sürdün ellerini sabah çiğlerine


zihnin hızla adımladı kaldırımları insanlık dramlarını


acımsadın taaa uzaklarda bir akşam üşüyen çocuklar aşkına


tuttun alnını ve sordun soruları küçük deniz kabukları misali rüzgarlı ..


kumları sordun.. terlikleri sordun.. kuşları.. balıkları.. aç çocukları.. yalnızlıkları.. savaşları


sonra kaldırdın alnını kocamaan denizi kucakladın saçlarınla..


ve her şey kendi kuytusunda çalkalansın istiyordun .


ve sen şerbetledin vakitleri! namazla ikramla muhabbetle direndin


modern dünya çıkmazları karşısında..


 


heyy! çocuk!


güzel cin.. nerde kelimelerin?




 




tahta


yoksul ellerimde ekmek ufala


soğumuş çayı ısıt ver


sabrı yok bu dünyanın bana


sanki ben bilmiyordum


ekmeğin fiyatını, sigaranın zararlarını


tahta göğüslerini kadınların


sahi bilmiyordum ve durma


kelimeler bıçaklıyordum ağzımda


gövdelerin inşaatından hatıra


tahta yalnızlığı ağzımda


durma!


inşa et, onar bu ellerimi


bu kaburgamın arasına


çocuk kahkahaları salıver


üfür kalbimin borusuna


çayı ve kitabı oraya bırakıver


haydi, durma!


allah kelamıyla serin yont göğsümü




destur de!


sabrı yok bu dünyanın bana


durma, öldürüver, öldü deyiver..


çınlat bıçakla kelimelerimi


ve n’olur  ‘iri anla’



bir dere yatağının uykusu kaldı gövdemde!


yüzümdeki kayalıklarda kuş kımıltıları,


keçi tırnakları, tuz taşları, çocuk utanmaları


canım ya rabbim,


uyandırıver  hikmet etlerinde  bir tahtayı!


tahtalarım, gelin kırılın gövdemde.


 


bıldırcın ve göçebelik


çünkü ölüm bir başka rüya olmalıdr. küçük kelimelerle bir kenti anlatırız. dublin mesela.. göçebe olmak nasıldır, öğrenilir..

undergorund bir hayattı geceleri benim gövdemin soluduğu yer.. underground olmak ne büyük iş ya rabbim.. waking and waking! dreams.. sanki başkalrı yok gibi soyabilirsiniz beyninizi ve yüreğinizi.. doğu ekspresinde sigara içercesine mutlu..


bıldırcın gibi kelimeler vardır, sık rastlanmaz. kent sokaklarında yanlış bir hayatı yaşdın ulu bir şaman gibi.. hangi ayine katıldıysan senin elinden bozuldu halka.. dikiş tutturamdın.. elindeki mühür yabanıl .. doğuda bulduklarını batıda sattın, geçindin beş on gün.. ekmek tütün kira parası.. batıda yaşam yitirmek üzerine kurulu, anladın, lakin bu arada doğuda neler oluyor..

hastahane kapılarında karşılaştıklarım gibisin en çok ağrılarım

sarsıntılarımsın kuyu kuyu uykularımdan çekip çıkardım yüzünü

parmakalrımın ucundan acun uzaklıklar akıyor.. ve kertenkelerler.. nasıldır bilemezsin.. trekkinglerden vazgeçip yola çıktığında anlarsın k2 yi.. bir yerden başlamak ölümcüldür dağda kısadır gövdelerin şovu.fütüristik olamazsın.. saç-sakal yırtık bir elbise gibidir. kör düğümler atılmış bir örtüdür kadınlar ve erkekler.. doygunluğu ezberletir inzivalar.. yetinmek sevindirir..


her ne söylemişse şaman, doğrudur..

bir yanılgıdır bu dünya, bu kentler, bu kadınlar, bu uzaklıklar bir yanılgıdır.. alegori ve ironi..

besbelli “ğill etmiş” kendini, içimizdeki iyilik meleği..

bellevue sarayındaki (berlin) henry moore kelebeğini kim görmüş, ne düşünmüş?


 ecza


 herkesin göğsünde “bir” kalp vardır


dedi.


– yeni gelmiş mektupları masaya koyup saatlerce baktı..


telefon… acı acı çaldı…


geceden açık kalan pencerede sabah oluyordu..


ezan sesleri..


kahve ve sigara kokusu..


oraya buraya dağılmış organlar..

kitaplar.. fotoğraflar..


sessizlik..


-herkesin göğsünde bir kalp vardır !!


yırtılmış gömleğinle ne gezersin yusufum!!


-söküklerimi dikecek bir terzi .. kadın?


rahim.. ve ecza.. kızım


beni evime götür .. lütfen.. beni annene..




kalbim bir asansör müdür?

diyelim öyledir.. kaç kişilik?


karşıdaki kayalıklarda dün uyumuş kalmışım. bunu nasıl anlatabilirim. bir klavye ile nasıl seslenebilirim. her harf bir tuğla elimin altında. peki ya harç? peki ya bu söz evinin tavanı? söz evinin akustiği? söz evinin penceresi ,kapısı?


 


*


imdi  kapıları çarparak çıkamıyorum.. dönmem gerekebiliyor.. yıllar bir söz evinin kapısına bana bunu yazdırıyor.. ‘kapıyı çarpmadan çık.. dönmen gerekebilir!’


*


sultanım, sıcacık bir çorba gibi sesini duysam bu sabah.. içsem içsem her şeye bulaştırsam sesini.. senin sesin taşınabilir bir şeydir biliyor musun?


 utanıyorum, nasıl desem; sesin olmadan kuşanamam bu yazgıyı.. sesin, nefesin..


                                                                                                       


*


hayır!  bu zemin katta oturmanın verdiği ‘dibe vurmuşluk’ duygusu olmasa , atlayacak bir yer bulsam , bir balkonum olsa mesela, durma şarkılar söylerdim.. şarkılar söyler atlardım mutlaka sokağa; dibe vururdum .. balkonların bir bedeli olmalı değil mi ya.. oysa ben her gün zemin kat evimden atlıyorum kitaplara, yoğun atlara, aç kısraklara, soğumuş çaylara, ıssız sızılara..  


 *


evet! yıkılmış bir adamım ben. ikinci el bir kitap.. arasına notlar düşülmüş.. hafızası çizilmiş bir adamım ben.. arka kapakta şöyle yazılmış: bu adam saçlarıyla boyar yastıkları, yastıklar ayet kokar.. yastıklar sultanın saçlarını saçlarına düğümler.. her gece nurdan çocuklar kımıldar kafasının içinde.. her gece biraz daha çok çocuk.. ‘yok çocuk falan yok öyle şey..’ ağlıyorum.. çırpılan halılar gibi hafızam.. ağlıyorum ve coğrafya altüst oluyor..


*


aha bu benim işte!


bunlar , bunlar da benim kopkoyu göğsüm. çoğul bir göğüs.. göğ.. üs.. hayret! rüzgar nasıl da ip ip eğiriyor bulutları.. göğü nasıl da nakşediyor.. üstümüze şefkat giyelim, iddia ediyorum, şık duracak..


duracak kainat bir an, benimle dön diyecek.. benimle dön.. 


*


-nerde kalmıştık?


şefkat. yurdumdur. taifte bende olaydım ya resulallah; ayağından akan kan şimdi damarlarıma ruh oluyor.. yurdumdur, şefkatin, ahlakın.. avuçlarıma abanan yüzüm sürekli değişen çölde kum tepeleri gibi.. nerde kalmıştık? sokağın ortasında.. sakalımızla.. tuz eker gibi geçiyorum sokaktan; kötü bir salata.. hazımsız ukalalıklardan.. şefkatsiz sarılışlardan.. tuz eker gibi oluyorum işte.. tuz taşları oluyor boğazım.. göğsümde yanan cennet baharı.. ve çağlalar.. ‘ve kevâibe etrâben ve ke’sen dihâka. lâ yesmaune fiyhâ lağven ve lâ kizzeba’ kaldık işte sokağın ortasında; iyi ki sakalım var. bu bir yerde ‘duruyorum’ demek.  ruhum ip ip gerilmiş , kalbim bir asansör mü benim? kaç kişilik?


*


eşya bir an olmasa, esma çıldırırdı.. peki ya insan?


*


esma var, eşya da.. ama bunlar iki kanat gibi işte.. kanat kalpten epey uzaktır.. kanatlar gövdeden ağır olursa uçmak bir zulme dönüşür , uçuş güvenliği için secdeye gidin ve elleri sıkıca bağlayın, safları sık tutun, allahın rahmeti üzerimize olsun! düşüren ve yükselten allahdır! allah diler, esma eşyanın pamuğu olur. pamuk yükselir ve düşer..


*


müslüman iki namaz arasında yaşayan hz. insandır. birini kılmış, diğerini kılacaktır.. olmuş ile olmamış arasında; olmuş, olmamış olamaz’ın hakikatiyle yaşar… 


*


kelam deyince, belagat deyince; ey iman edenler; iman edin!


*


eve dönmek, ne çok şeye dönmek..


*


kımıl kımıl bir ses işte.. dur yapma, ayartma beni çocuk.. yorgunum, beni kumlara , çakıllara, akşam vaktinin darlığına çağırma..


*


bir bebeğin elleri, tûba ağacının filizleri …


*


çıktım, baktım ki sokağa; çın çın çınlıyor peygamberin sözü..


 ‘pazaryerlerini terk edin’


*


sen bakılması yasak olansın! bakamam.


kudur işte! bakmıyorum!


*


ten ve tin! tez elden akrabadır bunlar.


*


aşk yıkıcıdır. bkz. yusufun gömleği.


şefkat onarıcıdır. bkz. yusufun gömleği.






 filozofun sökükleri dikilmez !


namazlarında durduğu kıbleye kalp atışlarıyla değen biri olmak yerine

ne işim olur benim bu şiirlerle..


.eczahane


içimde patlayan sevgilim

gıdısından öptüğüm tüylü kadın

kalbimdeki ecza

beni evime götür.


şöyle 9 yıllığına bir ölsem diyorum.


orda burda kalmış oram buram

buram tütün saatlerim.


boynumdan sarkan bir damla suydunuz

beni çırılçıplak kalbinize koydunuz


böyle açlıklarda insan kendini olmadık şeyler gibi

bir kedinin uyuması gibi

ne demeli: bir kadın var, çok şey anlatır

kalbimizin içinde buz tutan denizi dudağıyla eritir gibi


allamel insane ma’lem ya’lem


dişlerimin arasından fırlıyor zikir çırpınışları. gün dediğimiz bir içimlik tütün mesafesinde öksürüklerlen geceyi öpüyor. meleklerle aramda şellaleler var. kahkahaları tenimde bir kök boyası, ruhumun ipliğini örseliyor, dua dua tırnaklarıma değin örüyor. tırnaklarım suskun bir özlemdir kanımın içinde dolaşan secdelere.kaburga kemiğim uğultulu orman geceleri gibi sarsıyor cesedimi. dağlardan yeni indim. dağlarda giydim üstümdeki göğü, göğvdemin duruşu öyle: yalın. bungun sesim öyle: taşın karıncaya söylediği. karıncanın kara bacaklarına ipince uzanıp rüya gördüm. ölü bir balık nasıl uzanırsa öyle. kaplumbağa devrilmiş zihnimde. dokun dokun diyor soluğuma. kımıltı! asmalardan sarkıyor yüzüm. musluğu kapatıyorum. sesi kısılıyor suyun. abdest aldığım su fısıldadı bana: tenindeki vızıltı;göğden inen cebraillin kanat sesleri gibi. tuttum ellerini mektubunun içinden: aklımı koydum boynumun üstündeki çukura. benim konuğum olmadı hiç. hep ben sıyırdım kabuğunu; sözler ardında kemiğimsi sesinin. burkuldum çocuk. oyunlarımız benzemiyor hiçbirşeye. her şeyle kara sabanla başladı ; serseri yüzyıllar geçti arada.. adımı bir pir’den işittim. dişlerimin arasından fırlıyor zikir kımıltıları. soyundum göbeğimi yeniden bağladım anne şefkatine. oğul oldum kadınlar: aslında neyi nerede sezdiler. bir tütünmek biliyorum, birde yazı: ekmek. tütünmek: kılcal bir şey. tırmalıyorum yaşamı. kadın zihinlerinde tembel bir yılan sürüngen ve leyla.. ben mecnun olduğumda bütün kadınlar şirin oluyor. sustuğum istasyondan mezarlıklara ve karga seslerine çıkıyorum. bir dağın içine içine, üfleye üfleye, etimi kemiğime, kemiğimi ruhuma, ruhumu meleğime sarıyorum. meleğimle sarılıp yatıyorum. saçları, ah saçlarından akıyor kevser ırmakları, ağzımın tasını daldırıyorum: göğüne: meleğimin: ah nasıl bir berekettir bu: çoğalmak: arınmak: ölü bir balık gibi uzanmak tuzlu dudaklarına sevgilinin: dudak: upuzun okyanus çölü! bu çölde sallana sallana rakstır: göğvdemin sarsıntısı: dişlerimin arasından uzayan zikir: iniyor yüreciğime: bu dudaktan sonra.. ağzımın tası taşmış: dilim kalbimi kurcalıyor: yalıyor: bir dudaktan bir dudağa çarpıyor: kalbim: ruhumun iplikleriyle dokunmuş bir göğvde: … kalbimin içinde bir melek parmaklarını emiyor: yüreciğime fürüzan: damarlarıma kan: meleğimin kalem sesleri.. “kaleme and olsun ki.. ” kara bir kömür gibi yanıyor ve ancak öyle yazıyor: kalem.. allame bil kalem. allamel insane ma’lem ya’lem= o. (c.c)… meleğim çek aramızdaki perdeyi. yırt gerekirse. bak ben öylece uzanmışım ve soyunmuşum: göğüm karanlık: göğvdemde göbeğim şefkat emiyor annemden.. gel kuşat beni. gel anne ol. kanat seslerin bir kayadan akan su sesi… derin ve yalın bir suskuyum buralarda.. bir tütünmek biliyorum bir de serilmek.. uzanmak.. usumun kıvrımlarında senin kahkahaların akıyor. yapışıyor dilime hiç sokulmadığım dilin. yüzmek: yüzmek: yüzmek istiyorum boynunda.. göğsünde inip çıkmak bir dağa bir kuyuya.. .


dişlerimin arasından fırlıyor zikir çırpınışları. gel meleğim, gel bul beni. ben öylecene: uyku kokuyorum…

uykularım:sulardan durgun..


suretim: toprak uğultusu bir inilti saçıyor


oğul uğultusu … annem : göbeğimin ezeli azığı… kalbime…


gel kadınım : gel susalım. göğe uzanıp melek olalım.


 


 


eşya mengenesinde muska ağlamaları


 


tut göğsünden sızan yankıyı


öyle yoğun çağırma saçlarımı


bünyemdeki çatırtılar


eşya mengenesinden, incir kelimesinden soluyan


kancık ve vurdumduymaz yerlerini bir bir unutacağım


bu akşamın kuyruğunu yüzüne çarpacağım


içli bir çocuk gibi eğileceksin sesimin karnına


keş çaylarını nasıl içtiğimi, ezanın niçin geciktiğini


‘uzaklar utangaçlığımdır’ diyerek hatırlayacağım


 


bol geldi yüzün aklımın çadırına


ne olacak şimdi?


 


bi şey olacağı yok çocuk!


zınk diye durup geriliyoruz allahın ipine


yalvarırım ipi kesme çocuk,


ipi kesme kuşlar konacak


elbiseler kuruyacak, giyilecek incir yaprakları


incir sütleri taşacak çizgilerinden gövdenin


ipleri çekiştirme  çocuk,


germe dilini ve ellerini ve ayaklarını


konuşu konuşuver, koşu koşuver cancağızım


ben kemiklerin olayım, etlendir beni sesinle


 


dürülmüş çocuk yüzleri eşyanın hafızasında


oyuncakların sakarlığında , kadınların uykularında


kudurmuşda ısırı ısırıvermiş çiğ yerlerimi


çocuk dokunuşlarından kokular


ve ardıç ağaçları çıkan yerlerimi


 


heyy! abi,


siz hiç ağlayan bir muska taktınız mı?


ağlayan muskaların içinden


< kün fitdünya kevneke garibûn>


çıktığını işittiniz mi?


 


kün fitdünya kevneke


garibûn garibûn garibûn


 


ağzımın mağarası


kırık bir ağaç dalından başlıyorum

tıkanık damarlarıyla öpüşmeye yaprakların

bir çay kaşığını daldırıyorum gök/yüzüne

nikotin kokusu sinmiş okuduğum fanzinlere

örümcek ağları atılmış posta kutuma

şöylelemesine dalgın ve buruk eylül sokaklarında

ben seni yürümüşüm yüzümün kıvrımlarında

ağır ikindi çaylarında yansımamı kırıyorum

kaşığın çukur aynasında bir ağaç dalı gibi

çatalımdan kırılıyorum.süzgeçten geçiyor

tül perdeler ardınca silüetin

bir hurma çekirdeğine değişirdim ben bu dünyayı

ağaçsız çiçeksiz bir dağ başı kadar koparılmasaydım

eteklerinden. tül perdelerden uzak durmasaydım. 

sular kaynıyor şimdi ayaklarının bastığı yerden

ben hep seni demliyorum gal-ü bela deminden

dumanaltı olmuş suskun derkenarlığımla

tütün üstüne tütün yakıyorum

aşk üstüne aşk-bulut üstüne bulut

el üstüne el-dudak üstüne dudak

bu çay ne zamandır şaraba benzer oldu hancı

-sen üflemez oldun artık mumlara be çakıroğlum

dedim ya bey amca;

“mayamızda ekşimtrak bir iğde giliğinin sevgisi var”

imdi, gözlerin bir hurma giliğine değişilmez, görüyorum

toplayıp gidiyorum sözlerimi ellerimi

pipomu tütünümü daktilomu ve bir kaç antik eşyayı

ağzımın mağarasına. “bir su damlasına”


 bir çığlığı dokuyorum saçlarınla

çekiştiriyorum

kıl diplerine kadar yalnızlığı


gal-ü bela dedim hatırlıyorum. yarım bir rüya gibi

e(ss)elamün aleyküm/ elest-ü bi aşk

bir damla su/ alemlerin sultanına.


ağzımın mağarasından sesler;


” menzili çoktan geçtim ün saldı kayboluşum

kendi kuytumda çalkıyor şerbetini ağzım”*


* cahit zarifoğlu.




dişi org


gittiğin yerlerden gelinmiyor, öyle mi


bak ben ellerimi şuraya soyuyorum


bak bak, şuraya da bir bisiklet


 


her şey bir  şeye dönüyor, öyle mi


orası iyi mi. kırmızı bir bisiklet mi


 




ben ki kimliğimi usturamın yanına koyuyorum


her gün sicilimi bir ‘yabancı’ya yontuyorum


 


burası da iyi.


üstelik şizofren de değilim artık.


 


hayırdır, kim bu?


kapıyı dişi bir org gibi çalan, tık tık.




lâ şarab


her şey sen güzelsin diye olmuyor, anla işte


hani elleri vardı ya çocukların, yetmiyor


 kısalıyor lifleri tebessümün


bir dua oluyor dudakların, kuş işte


 


besmele çekiyor içine bir kız çocuğu


sığınması gibi zikrin zakire


bir kelimenin göğü oluyor işte çocuk


soruyor; kuşlanmak ile kuşkulanmak arası


annem her gece kapıları niye kilitliyor?


oysa benim beklediğim bir şey yok geceden


 


ceviz ağaçları altında uyuyan bir zamansın sen


yüzün allaha karşı demlenmiş ve acımış


zikirler düşüyor cevizlerin içinden


senin beklediğin  mektup bir cam olmuş kırılmış


zemin katlarda yıkanmış çamaşırlar nerde kurutulur


 


çıkıp oturduğum bir çayevi , görünmüyorsun kaç zamandır


sabahları da boş duruyor safta yerin


neyi okuduğunu bilmiyorum , ağlıyorum demli bir sesle


ve iyi ki çocuklar sabah okula gidiyorlar ve iyi ki kitapçılar var


korkunç güzelsin yarın, manşetlik ellerim var benim ve biliyorum


ceviz ağaçları büyürken uzun ve zor kışlar geçer


camideki cemaat üç kişiden neşet


cami, metruk yeryüzü kafası..


 


çekingenim ve bu yüzden allahlaşıyorum


bırakacağım bir mirasım yok


bir evim olsun ister insan


başkasının  bacaklarına bakma ki yürütülesin


bacakları vardır insanın ve ispat kaçınılmaz..


 


intihar gündelik işçimdir,


şehrin ortasında kırdığın potlar için ağlama


kabrin içine düşen spotların olacak mı senin,


kırdığın putların var mı, kalbinin içine düşünen


dilimde ışıldayan  lâ lâ lâ


eşyadan esmaya   ilahe ilahe ilahe


allah azze ve celle


 


olmuş olmamış olmuyor


önce yapıp sonra açıklama


dudakların fesleğen kokuyor,


hangi şefkatle ısırdı tanrı dudağından


saatlerce kitap okumuş bir sesle söylüyorum


küçük bir delikten gördüğün şeydir allah


görünen hem deliğin arkasında hem burada


la ilahe illallah


 


kim demişse muhammed miraca çıkmıştır


eksik bir ifade


gökyüzü muhammedin kalbine indirilmiştir


düşünmek nasıl ki düşen bir şeydir


elma düşer, insan düşer


dünyadan başka yere düşen adamlar gördüm


kıyamdan secdeye bir kuş kanadının


açılıp gövdeye yapışması gibi yapıştılar


vescud vektarib


öğüdlerinizi göğsümde azık gibi saklıyorum


efendim, göğün ve kitabın indirildiği kalbinize


ıslanmış pamuklar gibi düşüyorum garib


allah zannım üzere


allah zannım üzere


 


efendim, müridiniz mustafâ


lahza üzere


pişirilmiş çamur kokuyor ruhum


ser-hoşem


lâ şarabından içmişem


ben cennetimi pişirilmiş çamurdan yaparım


allah zannım üzere


kim demişse muhammed yedi kat göğe çıkmıştır


eksik ifade


gökyüzü ve suretler efendimin kalbine indirilmiştir


kalp.. pişirilmiş bir çamurdan ferah odalar örülmüştür


allahın ipi şah damarımdır


all allah şah


maşaallah


 


 


tüttürük!


tüylenir miydi kelimeler etlerine değince?

ağzın gelenek yandaşı , burnun modern kokular arıyor!

huylanır mıydı acep dört rekatlık namazı iki kılandan ,

aha şu senin göçebe belleğin, işte ahlakçı nedimelerim


tövbe et: taha seslendir,

kımıldat derinin altındaki iman tahtalarını,

çat! bir namazı bir buseye ,

bir kadının etlerinden medet umma

çat! taha de, destur iste

bir kibrit kutusu örneğin, ortalama 40 çöp ,

inanma say! şüp-helen, huylan uyluk yerlerinden

kitapların kırılgan sayfalarıyla ıslık çal hoyratlığa yelten

demem o ki: kardeşlerim, çay içelim ve karıştıralım şekerleri

şeker, çaya şirk koşmaktır mı demiştir massey ferguson,

belki dememiştir. hem her şeyi bilmek iyi değildir. neden?


tızsss. lip lipp click shıssst logg gıyk gııııyyyyyyyygk fhuvvvv ohfff off hmmm yaaa aa, a aaa pehhh peh piyyyyuvhfff zınk!

modernlik mi? yukarıdaki ses ipliklerinden kör düğümlerdir o!


ya gelenek? gelenek: elinin körü- yüzünün kiridir.

yıka yıka-çöz çöz bunların hepsi töz!

böyle karman- çorman şeyler söyleme,

seni deli sanırlar, adam gibi ol, aklından zorun mu var*

okula git gel- herkesin bindiği toplu taşıma araçlarına bin

normal bir insan ol, su iç mesela, banyo yap,

ablalarına telefon et, yeni aldığın kitaplardan değil de etten püften bahset, haber izle, vay anasına naralarıyla katıl kalabalığa

hep aynı şeyler giy, insanların seninle ilgili düşünmelerine malzeme olma, neyse. ben sonra yine uğrarın sana. sen şimdi kalk bir çay koy, belli mi olur,


demleniverirsin dergahında


ehl-i çayın ve tütünün.


  


öpülen çocuk yüzleri


yok değildir burada bir adam göğsünü metalden arındırmış


böylece gömleğin yırtılma bahsine geçilebilir değil


kuyuya atıldığımdan beridir benimle gömleğin kokusu


babam gözleriyle sarılınca bana


ağacını bulmuş dal oluverdi kollarım


açtım gömleğimi himmetinle erildim


bir ormanı kucakladım.


 


sakınılmış değil bu benden


‘tut beni’ ‘tut beni’ deyiverdim


 


tutuldum ve sürüdüm gözlerimi


düşüverdi sağıltıcı bir bohça


 


ilmik ilmik dudak bastım göğüne


aklım koyuldu boynumun üstündeki çukurda


 


uykusu çamurla bölünen çocuklarda


yüreciklerine kuşlar üfürülür


bir öğle sonu bildimliğidir ki anneleri babalarını öpünce


çamurlan bölünen uykulardan kuş yuvaları örülür


yok değildir her kuşda bir üfürüş


her üfürüş bir diriliş


 gel bizim uykularımıza çamur serp ya ibrahim!


bize de göster sana gösterileni


kuşları parçaladık koyduk evimize, kampüslere, kamusal alanlara


söyle şimdi  nasıl çağıralım onları!


bir ses ver ya ibrahim


bu kuşların günahıyla kaldık şehirlerde, evet ama ’larda


kuşlar bize bakıyor biz kuşlara


söyle ya ibrahim, ne diye çağıralım biz bu kuşları?


(ve ibrahim tebessüm ederek konuşur;)


-şüpheden uzak durun!


evsizlik zihinler kıblesiz


‘saklı kim biz  sırlı kim biz kimdir sığıntı biziz’*


 


ve sen konuşunca haya ederek nidâ


kuşlar dağılıyor aramızda bir ormana


dişlerinin arasından


öpülen çocuk yüzlerinden..**


  


evsiz  zihinler kıblesizlik


çocuklarımız nerede , niyedir bu sessizlik




metal sesleri gecelerde gündüzlerde


kadınlarda erkeklerde


tın. tınn. tınnn.


 


yaklaşın!


herkesin kuşu boynuna asılsın***


____________________________ 


*     i.ö **   s.k ***  isra’13


 feci felsefeci

 

s i z !

yağmurun şehre saldığı korkularda kekeme

misiniz

 

yeni aldığım kitapları okuyamama

korkusu düştü kafama

sizi olmayan kan üşüştü

 

sizi olmayan kayıp

dikişsiz libas, kekeme kalp

koynumda çocuklar için gözetleme deliği

açık bir yaradan yapılma

 

kimdir s i z ?  

 

inanmıyorum laboratuarlara

bu yüzden bakılmıyor çarşılarda yüzüme

bileklerim ve alnım islamcı , zarif , kışkırtıcı bu yüzden

bilendikçe kafa tasım taha keskinleşir daha

 

ha! dedikçe siz

göründüm gözünüze

tahrik, alanlarda, erzurumlarda

feci felsefeci

aha! işte dedirteceğim size

tabutla gidişin tabusu bakî

 

aç kaldıkça açıldı

çık-rık  çık-rık  çık-rık

koynum ve yarası

ritmik salınım , delişmen kıyam

ve yuppy çocuklar

ölürken çeçen gözlerim nasıldı

 

dibi bulunduğunda ayakların ve hayatın

gidilecek yer kalmamıştır

insanın dibidir ayakları

şiir değil neden nasır 

 

 



onun haberi yok


‘avâzeyi bu aleme davud gibi sal


baki kalan şu kubbede bir hoş sâda imiş’ (baki)


 


bileklerini pergelcesine koymuş da dönüyor gövdesi


sen bizi hor gördün, har eyledin


bulut ve ağaç kelimeleri gibi yok şimdisi


biz seni ham gördük, hoş eyledik


aç/c/ıkmış da öyle girmiş içine bir deli


mut gibiymiş yer- gök direksiz


otobüs mü bekliyormuş, sigara mı içiyormuş


herkes bir şey söylüyor lakin


otobüs hiç gelmemiş, sigarası da yokmuş zaten


bileklerini pergel gibi açmış da öpmüş


önce ağaçları sonra bulutları


kırk gün kıl yağmış havadan


kırk bütün gün su içmemiş, ne içmiş?


toprak yemiş, demir bükmüş, kalem düzmüş


büzmüş de dudaklarını rabbine naz etmiş


güya beni şikayet etmiş


saçları dökülesiceymişim, deli otlar gibi olasıcaymışım


besbelli ‘ben kandan elbiseler giymişim


bundan onun haberi yokmuş’


varsın olmasın!


 










 yokuş


yaymış yaradan insanı yeryüzüne


ya! rahman




yay yarayı insan yüzüne


ya! rahim




mış’dan in yerine


ya! hayy




yeryüzüne insanı yaradan yaymış


ya! Kayyum


 erzurumî notlar


28 Eylül 2006 Perşembe, Erzurum Şeytanın Hilesi


‘Kim Müslüman kardeşini yaptığı bir işten dolayı kınarsa , o iş başına gelmeden ölmez.” Buyurmuşlar Efendimiz (s.a.s). İrfan’la konuştuk biraz.. ‘Müslümanlık çok ince’ dedik.. Ama şu ilahi hükmü de hatırladık: Şeytanın hilesi zayıftır.. İbn Teymiyye’nin bir örneğinden yola çıkarak bir takım meselelere değindik. Örnek şu ; “üzerlerine ağ atılıp hapsedilen bir grup kuş vardır. ( toplum). Belli aralıklarla yem atılmakta ve kuşlar günden güne semirmektedirler. İçlerinden bir tanesi her şeye rağmen ( yemin dayanılmaz cazibesine rağmen) atılan yemleri yemez ve bir köşede günden güne zayıflar. Diğer semirip, etlenen kuşlar bu kuşu hor ve hakir görmekte, yemleri yememesini anlayamamaktadırlar. Yemleri yiyen ve semiren kuşlar başkalarına yem olmak üzere ağdan çıkarılmakta ve kesilmektedirler. Günden güne zayıflayan kuş ise öyle bir an gelir ki ; artık ağın delikleri arasından geçebilecek kadar zayıflamıştır. Ve o kuş bütün diğer kuşların şaşkın bakışları eşliğinde ağın deliklerine doğru yürür ve delikten bir yılan gibi süzülüp çıkar.. Arkadalaşlarına dönüp bakar ve sessizce ama büyük bir neşe ve gururla kuş olmanın uçmak olduğunu onlara hatırlatmak istercesine kanat çırparak özgürlüğüne kavuşur.. artık özü gür bir kuştur o.. “Bu gün toplum, iş hayatı, aile hayatı, okul, tüketim kültürü, popüler tavırlar, modern dünyanın icatları(bilgisayar, tv, cep telefonu, futbol, vb..) üzerimizdeki ağdır. Ve bizi sürekli yemleyen büyük bir aldatmacadır bu dünya düzeni.. uyanık olmaz da yemleri yersek , semirerek güzelleşip birilerinin sofralarına meta olacağız.. güzelleşmek, hep bir göze göredir. Hangi göze göre? Müteyakkız, derin, erdemli ve çalışkan olmazsak bizi bekleyen akıbet ortadadır. Üzerimizdeki ölü toprağını ( avcının ağını) silkinecek vasıtalara acilinden ihtiyacımızın olduğuna inanacağız. Hangi gözle görüyoruz gördüğümüzü? Hangi sevgiyle seviyor, hangi nefretle kızıyoruz? Emniyet telkin edici bir insan olmak diğer pek çok hasletin membaıdır.


13 Mart 2007 Salı , Erzurum Dostluk

Dostluklar bir dağın yamacındaki kaya gibi; engin, açık, izzetli.. güzel dostlar için hakk tealâ’ya hamd olsun. Dostlar ayna. Onlarda kendimizi görüyoruz, eksiklerimizi düzeltiyor, onların güzellikleriyle zinetleniyor, güzelleşiyoruz. Sözün tesiri, büyüsü, şifası dostun dilinden akar üzerimize. Allah’a dost olmak sevdiklerine dostluk iledir. Güzel ahlak güzel dostlarla yaşanır. “İslâm güzel ahlaktır” buyurmuş efendimiz (s.a.s).. şöyle anlayabiliriz umarım ; İslâm, güzel dostluktur.

18 Haziran 2007 , Ezurum Yanmak

Pek çok şeyin sonuna gelivermek..?

İnsan ne ile İNSan?

Nasıl yanmalı, pişmeli de bu çiğlikten kurtulmalı?

Bir daha bozulmamak üzere pişmeli.

Cismini yakıp ruhu bir şelale gibi coşturmak..

*

Uzaklardayım.. uykumda bile telaşlıyım.. nereye böyle?

Sıkılıyorum.. muhasebe.. Yok böyle olmayacak, gün olur gövdem sessiz bir yaprak olur, kımıltısız.. Ya ruhum? Evet, ruhum!

Rimbaud gibi düş-mesem de yollara, Wittgenstein’a uyup üzerine konuşulamayan şey hususunda susacağım..

TÜRKİYE MİLLİ EĞİTİMİNDE DURUM DEĞERLENDİRMESİ VE HEDEFLER

TÜRKİYE MİLLİ EĞİTİMİNDE DURUM DEĞERLENDİRMESİ VE HEDEFLER
DERS : Eğitim
Eğitim eğmekten gelir. İnsanoğlunun düştüğü ve göründüğü bu fenomenler dünyasında insan daha çok görünmeyen tarafıyla insan olarak anılmaya değerdir. Bu görünmeyen tarafa ulaşmak ve orada bir takım değişim, dönüşüm, iyileştirme, zenginleştirme faaliyetinde bulunmak öncelikle insanın biyolojik, fiziki ve soyut (soul) durumunun ortaya konulması gerekir. İnsan dünyaya düşer. Merhamete ilgiye bakıma rehbere ihtiyacı vardır. Doğuştan gelen bir takım özgürlüklere sahiptir ama toplum içinde yaşamanın getirdiği sorumlulukların da farkında olarak büyümelidir. Ve devlet burada, Ivan Illich in okulsuz toplumunda ve Michel Foucault un tezlerinde çoğu zaman yer bulan , vatandaşı-bireyi okulla tek tipleştirerek kontrol altına alma ve iktidarın devamını sağlamak gibi statükocu, bağnaz bir yapıdan uzak durmalıdır. Zira insan her an “akan bir enerjidir”. Binbir  potansiyelle dolu bir enerji merkezi.. böyle bir varlığa karşı devlet onun yeteneklerini körelterek kendi devamlılığını sağlayabilir ancak uzun vadede o ülkenin çöküşü kaçınılmazdır. Her an değişen, akan bir enerji olan insana karşı yapılacak muamelelerde ESNEKLİK temel bir yaklaşım metodu olmalıdır. Tektiplilik hayvanlara ve cansızlara özgüdür. Oysa insan biriciktir. Her birey farklıdır, her birey değerlidir, her can kutsaldır. Bireyin doğuştan getirdiği bu farklılıkları toplum içinde ayrılıklara ve çatışmaya değil zenginliğe dönüştüreceği ve farklılıkların sinerji etkisi oluşturduğu bir duruma hizmet edecek şekilde bireyler özgür bir düşünceyle büyütülmelidir.
Elli yıl sonrası Türkiye de yaşayacak insanlarımızın özgür düşünceli, girişimci, toplumun tüm değerlerine saygılı, demokrasi kültürünü içselleştirmiş bireyler olabilmeleri için Milli Eğitim  politikalarında yapılması gereken değişiklikler;
1. Öncelikle milli eğitim bakanlığı bünyesinde “Beyin Takımı” oluşturulmalıdır.
2. Beyin takımı Avrupa ve dünya ülkelerinde eğitim veren kurumları bizzat yerinde gezerek inceleme yapmalı ve gözlemlerini bakanlığa rapor etmeli
3. Yaşadığımız yüzyıl dikkate alınarak eğitim de 10-20-40 yıllık hedefler ülke çıkarlarımız ve gelecek kuşakların ihtiyaç ve muhtemel problemleri göz önüne alınarak oluşturulmalıdır.
4. Milli eğitimin hedeflerinde yetiştirilecek bireylerin: girişimci, özgür düşünebilen, kendisiyle barışık, dünya vatandaşı olma konusunda şuurlu, heyecanlı, öğrenmeye meraklı, öğrenmeyi öğrenmiş, özdenetimi olan, eşitlikçi ve farklılıklara saygı duyan, değişime ve gelişime açık, entelektüel birikimli, sosyal bireyler hedeflenmeli bu hedefler için müfredat yeniden gözden geçirilmeli, sınıflar yeniden düzenlenmeli, sınıf mevcutlarına kota konulmalı, yapılacak eğitim faaliyetleri grup  aktiviteleri şeklinde yapılabilir düzeyde olmalı, bu grup çalışmaları için akademik camiadan projeler istenilmelidir.
5. Kadim yunanda eğitim iki temel parametreden oluşur: Beden Eğitimi ve Art.  Ülkemizde maalesef bu konuda ne yeterli bir eğitim ne de bilinç düzeyi vardır. Öncelikle bu eğitimlerin gerekliliği için bilinçlendirme çalışmaları- konferanslar yapılmalıdır. Mesela beden eğitimi dersleri için her yaşa uygun müfredatlı kitaplar yazılmalıdır. Beden eğitimi ders saati başka ders başlıkları- aktiviteler adı altında genişletilerek arttırılmalıdır.
6. Eğitimde, bilhassa ilköğretim düzeyinde oyun ve öğrenci merkezli eğitime artık gerçek anlamda geçilmeli. Öğrencinin oyun oynama ihtiyacı eğlendirici ve bilgilendirici eğitsel oyunlar ve aktivitelerle giderilmeli, böylece öğrenci kitap okuma, matematiksel ve bilimsel düşünme konularında daha istekli, esnek düşünceli hale gelmesi sağlanmalı. Kısaca ilköğretimde müfredat basitleştirilmeli, kolaylaştırılmalı, bilgi içerikli ders saati azaltılıp, oyun ve aktivite merkezli ders saatleri arttırılmalıdır. Daha çok oyun ve eğlenceye yer verilerek öğrencinin okulu- öğrenmeyi sevmesi, yaşına uygun karakter özelliklerini kazanması hedeflenmelidir.
7. Yaşadığımız delifişek zamanların 1  en önemli icatlarından birisi olan ve dünyamızı pek çok alanda etkileyen internetin etkin bir şekilde kullanımı için milli eğitim hedefleri yeniden yapılandırılmalı ve internet kullanımı için bilimsel çalışmalar yapılmalı, fiziki şartlar buna göre yeniden oluşturulmalı.
8. Sadece internet girişimciliği üzerine kurulu mesleki eğitim liseleri açılmalı ve üniversiteye girişte bu öğrenciler bilgisayarla ilgili alanlara sınavsız geçebilmeli.
9. Günümüzün en büyük eğitim sorunlarından birisi aşırı ödevler ve sınavlardır. Çevremizde öyle gençler, öğrenciler görüyoruz ki sınavlardan ve ödevlerden bezmiş durumdalar. Sınavlar ve ödevler azaltılarak etkili sınav teknikleri kullanılmalı, ödevler yaratıcılığı arttırıcı yönde düzenlenmelidir. Öğrenci ödevler verilirken “öğrenmeyi öğrenmesi” amaçlanmalıdır.
10. Başarı bir sonuçtur, asıl önemli unsur ise süreçtir. Eğitim süreçleri tek tek gözden geçirilmeli yanlış-gereksiz düzenlemeler kaldırılmalıdır.
11. Eğitimde öğrenciye esneklik ve özgürlük tanınmalıdır.
12. Ceza  – Disiplin sorunlarına yeni çözümler getirilmeli. Ama mutlaka çözüm olmalı. Ertelenen problemler, kişilik bozuklukları kanser gibidir. Disiplinde hedef öğrencinin “özdenetimli” bir şekilde hareket edebilmesini sağlayabilmektir. İç motivasyonun gelişmesine yönelik çalışmalar müfredata alınmalıdır.
13. Ödül  – mümkün olan her fırsatta ödüller verilerek öğrenciye değerli olduğu hissettirilmeli , erken yaşlarda kabiliyet ve istidadı belirlenmelidir. Öğrencilerin ilgi ve yeteneklerini ortaya çıkaracak projeler yapılmalıdır.
14. Farklı alandaki bu projeler için Avrupa birliği eğitim ve gençlik programları havuzundan finansman sağlanabilir.
15. “Azgelişmişlik bir bütündür, parçalanamaz”:  eğitimde TKY toptan kalite yönetimi ilke ve yöntemleri uygulanmalıdır.
16. Eğitim reformları yapılırken sağlık-ekonomi gibi konularla birlikte düşünülmeli disiplinler arası çalışmaya özen gösterilmeli, dengeli değişim ve yenilenmelere dikkat edilmelidir.
17. Aileler de eğitim reformlarında dolaylı eğitime dahil edilebilmelidir. Bunun için projeler geliştirilmeli. Okul aile birliklerinin yetki ve sorumlulukları arttırılmalıdır. Başarı ve başarısızlık ortaktır.
18. Üstün zekâlı ve üstün yetenekli çocukların erken belirlenmesi ve özel ilgi görmeleri sağlanmalıdır.
19. 15-18 yaş grubu gençlerin geniş tabanlı programlarla, bir alana/mesleğe ve yüksek öğretime hazırlayacak biçimde yönlendirilmesinin Türkiye’nin muhtemel Avrupa Birliğine entegre olma sürecinde ve kendi iç dinamiklerinde önemi gözetilerek bu konuda teşvik edici – cazip çalışmalar yapılmalıdır.
20. Gençlerin küçük yaşlardan itibaren bir alana odaklanması sağlanarak eğitimlerine devam etmeleri hem birey hem devlet için menfaatleri icabıdır. Odaklanma ve uzmanlaşmaya önem verilmeli.
21. öğrencilerin kapsamlı şekilde gelişerek, bilim ve kültür ruhuna sahip öğrenciler olması amaçlanmalı, bu amaçla çok sayıda bilimadamı bilimsel rapor sunmaya davet edilmeli.
22. Okul öncesi eğitim 3 yaşından başlatılmalı. Milli eğitim bakanlığı denetiminde Belediye işbirliğiyle belde ve ilçelerde okul öncesi kurumları oluşturulabilir – bazı belediyelerin uygulamış olduğu bilgi evleri projesi yaygınlaştırılabilir. Buralarda internetin etkin kullanımı ve grup etkinleri, öğrenciler için okul dışındaki zamanda da sosyalleşme imkanı sağlayabilir.
23. Hazırlanması muhtemel yeni Sivil anayasada milli eğitim politika değişimleri- projeleri-yönetmelikleri yüksek yargının ideolojik kararlarıyla bozulmaması için bakanlığa ayrıcalık ve özerklik verilmeli .
24. Meslekî-teknik eğitim için aileler ve öğrenciler bilgilendirilip, teşvik edilmeli.
25. İstihdam hazırlayıcı meslekî ve teknik eğitim programlarının, uluslararası standartlarda bir yapılaşma içinde yürütülmesi sağlanmalı.
26. Liselerde internet dersi verilmeli. Her yönüyle.
27. İngilizce ders saatleri arttırılmalı, dil öğrenimi konusunda yeni çalışmalar yapılmalı. Dil öğrenim teknikleri yeniden sorgulanıp ele alınmalı  ve İngilizceyi yazma-okuma-konuşma boyutlarıyla öğrenmek teşvik edilmeli.
28. Eğitimin her kademesinde teknoloji çok iyi kullanılmalı. Tüm dünyadaki eğitim materyalleri literatür taraması yapılıp, pilot okullar belirlenerek yaygınlaştırılmalı.
29. Eğitimde yeni düşünce ve uygulamalara açık, esnek ve özgür düşünceli, siyasi-dini-etnik kaygılardan uzak, merhametli, bilge, aydın öğretmenler yetiştirmek için öğretmenlik mesleği yeniden ele alınmalı. Hizmet içi eğitimler zorunlu katılımlardan çıkıp keyifli, bilgilendirici, motive edici süreçlere dönüştürülmeli.
30. Öğretmenlerin özlük hakları iyileştirilmeli.
31. Eğitimde özel okulların oranı arttırılmalı. Özel okulların çeşitliliği teşvik edilmeli.
32. Meslek liseleri düzeyinde özel okullar açılmalı, yaygınlaştırılmalı.
33. Meslek liselerindeki eğitmenlerin kaliteli olmaları için planlamalar yapılmalı.
34. Okulsuz eğitim seçenekleri de düşünülmeli.
35. Eğitimde bire bir eğitim ve pdr hizmetleri arttırılmalı
36. Sivil itaatsizlik bildirisinin yazarı – aktivist Henry David Thoreau nun dediği gibi: ” En iyi yönetim en az yöneten yönetimdir.” Bu bağlamda bir eğitim yapılanması için hala hazır değil miyiz?
Mustafa IJAZ ÇAKIROĞLU
Youth Mentor, Umudun Teologu, İnternet Müptelası, Reklam Concept Danışmanı, Gezgin, web girişimcisi

Ders : Eğitim

ı

Eğitim eğmekten gelir. İnsanoğlunun düştüğü ve göründüğü bu fenomenler dünyasında insan daha çok görünmeyen tarafıyla insan olarak anılmaya değerdir. Bu görünmeyen tarafa ulaşmak ve orada bir takım değişim, dönüşüm, iyileştirme, zenginleştirme faaliyetinde bulunmak öncelikle insanın biyolojik, fiziki ve soyut (soul) durumunun ortaya konulması gerekir. İnsan dünyaya düşer. Merhamete ilgiye bakıma rehbere ihtiyacı vardır. Doğuştan gelen bir takım özgürlüklere sahiptir ama toplum içinde yaşamanın getirdiği sorumlulukların da farkında olarak büyümelidir. Ve devlet burada, Ivan Illich in okulsuz toplumunda ve Michel Foucault un tezlerinde çoğu zaman yer bulan , vatandaşı-bireyi okulla tek tipleştirerek kontrol altına alma ve iktidarın devamını sağlamak gibi statükocu, bağnaz bir yapıdan uzak durmalıdır. Zira insan her an “akan bir enerjidir”. Binbir  potansiyelle dolu bir enerji merkezi.. böyle bir varlığa karşı devlet onun yeteneklerini körelterek kendi devamlılığını sağlayabilir ancak uzun vadede o ülkenin çöküşü kaçınılmazdır. Her an değişen, akan bir enerji olan insana karşı yapılacak muamelelerde ESNEKLİK temel bir yaklaşım metodu olmalıdır. Tektiplilik hayvanlara ve cansızlara özgüdür. Oysa insan biriciktir. Her birey farklıdır, her birey değerlidir, her can kutsaldır. Bireyin doğuştan getirdiği bu farklılıkları toplum içinde ayrılıklara ve çatışmaya değil zenginliğe dönüştüreceği ve farklılıkların sinerji etkisi oluşturduğu bir duruma hizmet edecek şekilde bireyler özgür bir düşünceyle büyütülmelidir.

Elli yıl sonrası Türkiye de yaşayacak insanlarımızın özgür düşünceli, girişimci, toplumun tüm değerlerine saygılı, demokrasi kültürünü içselleştirmiş bireyler olabilmeleri için Milli Eğitim  politikalarında yapılması gereken değişiklikler;


PP860~The-Dance-of-Youth-Posters

1. Öncelikle milli eğitim bakanlığı bünyesinde “Beyin Takımı” oluşturulmalıdır.

2. Beyin takımı Avrupa ve dünya ülkelerinde eğitim veren kurumları bizzat yerinde gezerek inceleme yapmalı ve gözlemlerini bakanlığa rapor etmeli

3. Yaşadığımız yüzyıl dikkate alınarak eğitim de 10-20-40 yıllık hedefler ülke çıkarlarımız ve gelecek kuşakların ihtiyaç ve muhtemel problemleri göz önüne alınarak oluşturulmalıdır.

4. Milli eğitimin hedeflerinde yetiştirilecek bireylerin: girişimci, özgür düşünebilen, kendisiyle barışık, dünya vatandaşı olma konusunda şuurlu, heyecanlı, öğrenmeye meraklı, öğrenmeyi öğrenmiş, özdenetimi olan, eşitlikçi ve farklılıklara saygı duyan, değişime ve gelişime açık, entelektüel birikimli, sosyal bireyler hedeflenmeli bu hedefler için müfredat yeniden gözden geçirilmeli, sınıflar yeniden düzenlenmeli, sınıf mevcutlarına kota konulmalı, yapılacak eğitim faaliyetleri grup  aktiviteleri şeklinde yapılabilir düzeyde olmalı, bu grup çalışmaları için akademik camiadan projeler istenilmelidir.

5. Kadim yunanda eğitim iki temel parametreden oluşur: Beden Eğitimi ve Art.  Ülkemizde maalesef bu konuda ne yeterli bir eğitim ne de bilinç düzeyi vardır. Öncelikle bu eğitimlerin gerekliliği için bilinçlendirme çalışmaları- konferanslar yapılmalıdır. Mesela beden eğitimi dersleri için her yaşa uygun müfredatlı kitaplar yazılmalıdır. Beden eğitimi ders saati başka ders başlıkları- aktiviteler adı altında genişletilerek arttırılmalıdır.

6. Eğitimde, bilhassa ilköğretim düzeyinde oyun ve öğrenci merkezli eğitime artık gerçek anlamda geçilmeli. Öğrencinin oyun oynama ihtiyacı eğlendirici ve bilgilendirici eğitsel oyunlar ve aktivitelerle giderilmeli, böylece öğrenci kitap okuma, matematiksel ve bilimsel düşünme konularında daha istekli, esnek düşünceli hale gelmesi sağlanmalı. Kısaca ilköğretimde müfredat basitleştirilmeli, kolaylaştırılmalı, bilgi içerikli ders saati azaltılıp, oyun ve aktivite merkezli ders saatleri arttırılmalıdır. Daha çok oyun ve eğlenceye yer verilerek öğrencinin okulu- öğrenmeyi sevmesi, yaşına uygun karakter özelliklerini kazanması hedeflenmelidir.

7. Yaşadığımız delifişek zamanların 1  en önemli icatlarından birisi olan ve dünyamızı pek çok alanda etkileyen internetin etkin bir şekilde kullanımı için milli eğitim hedefleri yeniden yapılandırılmalı ve internet kullanımı için bilimsel çalışmalar yapılmalı, fiziki şartlar buna göre yeniden oluşturulmalı.

8. Sadece internet girişimciliği üzerine kurulu mesleki eğitim liseleri açılmalı ve üniversiteye girişte bu öğrenciler bilgisayarla ilgili alanlara sınavsız geçebilmeli.

9. Günümüzün en büyük eğitim sorunlarından birisi aşırı ödevler ve sınavlardır. Çevremizde öyle gençler, öğrenciler görüyoruz ki sınavlardan ve ödevlerden bezmiş durumdalar. Sınavlar ve ödevler azaltılarak etkili sınav teknikleri kullanılmalı, ödevler yaratıcılığı arttırıcı yönde düzenlenmelidir. Öğrenci ödevler verilirken “öğrenmeyi öğrenmesi” amaçlanmalıdır.

10. Başarı bir sonuçtur, asıl önemli unsur ise süreçtir. Eğitim süreçleri tek tek gözden geçirilmeli yanlış-gereksiz düzenlemeler kaldırılmalıdır.

11. Eğitimde öğrenciye esneklik ve özgürlük tanınmalıdır.

12. Ceza  – Disiplin sorunlarına yeni çözümler getirilmeli. Ama mutlaka çözüm olmalı. Ertelenen problemler, kişilik bozuklukları kanser gibidir. Disiplinde hedef öğrencinin “özdenetimli” bir şekilde hareket edebilmesini sağlayabilmektir. İç motivasyonun gelişmesine yönelik çalışmalar müfredata alınmalıdır.

13. Ödül  – mümkün olan her fırsatta ödüller verilerek öğrenciye değerli olduğu hissettirilmeli , erken yaşlarda kabiliyet ve istidadı belirlenmelidir. Öğrencilerin ilgi ve yeteneklerini ortaya çıkaracak projeler yapılmalıdır.

14. Farklı alandaki bu projeler için Avrupa birliği eğitim ve gençlik programları havuzundan finansman sağlanabilir.

15. “Azgelişmişlik bir bütündür, parçalanamaz”:  eğitimde TKY toptan kalite yönetimi ilke ve yöntemleri uygulanmalıdır.

16. Eğitim reformları yapılırken sağlık-ekonomi gibi konularla birlikte düşünülmeli disiplinler arası çalışmaya özen gösterilmeli, dengeli değişim ve yenilenmelere dikkat edilmelidir.

17. Aileler de eğitim reformlarında dolaylı eğitime dahil edilebilmelidir. Bunun için projeler geliştirilmeli. Okul aile birliklerinin yetki ve sorumlulukları arttırılmalıdır. Başarı ve başarısızlık ortaktır.

18. Üstün zekâlı ve üstün yetenekli çocukların erken belirlenmesi ve özel ilgi görmeleri sağlanmalıdır.

19. 15-18 yaş grubu gençlerin geniş tabanlı programlarla, bir alana/mesleğe ve yüksek öğretime hazırlayacak biçimde yönlendirilmesinin Türkiye’nin muhtemel Avrupa Birliğine entegre olma sürecinde ve kendi iç dinamiklerinde önemi gözetilerek bu konuda teşvik edici – cazip çalışmalar yapılmalıdır.

20. Gençlerin küçük yaşlardan itibaren bir alana odaklanması sağlanarak eğitimlerine devam etmeleri hem birey hem devlet için menfaatleri icabıdır. Odaklanma ve uzmanlaşmaya önem verilmeli.

21. öğrencilerin kapsamlı şekilde gelişerek, bilim ve kültür ruhuna sahip öğrenciler olması amaçlanmalı, bu amaçla çok sayıda bilimadamı bilimsel rapor sunmaya davet edilmeli.

22. Okul öncesi eğitim 3 yaşından başlatılmalı. Milli eğitim bakanlığı denetiminde Belediye işbirliğiyle belde ve ilçelerde okul öncesi kurumları oluşturulabilir – bazı belediyelerin uygulamış olduğu bilgi evleri projesi yaygınlaştırılabilir. Buralarda internetin etkin kullanımı ve grup etkinleri, öğrenciler için okul dışındaki zamanda da sosyalleşme imkanı sağlayabilir.


23. Hazırlanması muhtemel yeni Sivil anayasada milli eğitim politika değişimleri- projeleri-yönetmelikleri yüksek yargının ideolojik kararlarıyla bozulmaması için bakanlığa ayrıcalık ve özerklik verilmeli .

24. Meslekî-teknik eğitim için aileler ve öğrenciler bilgilendirilip, teşvik edilmeli.

25. İstihdam hazırlayıcı meslekî ve teknik eğitim programlarının, uluslararası standartlarda bir yapılaşma içinde yürütülmesi sağlanmalı.

26. Liselerde internet dersi verilmeli. Her yönüyle.

27. İngilizce ders saatleri arttırılmalı, dil öğrenimi konusunda yeni çalışmalar yapılmalı. Dil öğrenim teknikleri yeniden sorgulanıp ele alınmalı  ve İngilizceyi yazma-okuma-konuşma boyutlarıyla öğrenmek teşvik edilmeli.

28. Eğitimin her kademesinde teknoloji çok iyi kullanılmalı. Tüm dünyadaki eğitim materyalleri literatür taraması yapılıp, pilot okullar belirlenerek yaygınlaştırılmalı.

29. Eğitimde yeni düşünce ve uygulamalara açık, esnek ve özgür düşünceli, siyasi-dini-etnik kaygılardan uzak, merhametli, bilge, aydın öğretmenler yetiştirmek için öğretmenlik mesleği yeniden ele alınmalı. Hizmet içi eğitimler zorunlu katılımlardan çıkıp keyifli, bilgilendirici, motive edici süreçlere dönüştürülmeli.

30. Öğretmenlerin özlük hakları iyileştirilmeli.

31. Eğitimde özel okulların oranı arttırılmalı. Özel okulların çeşitliliği teşvik edilmeli.

32. Meslek liseleri düzeyinde özel okullar açılmalı, yaygınlaştırılmalı.

33. Meslek liselerindeki eğitmenlerin kaliteli olmaları için planlamalar yapılmalı.

34. Okulsuz eğitim seçenekleri de düşünülmeli.

35. Eğitimde bire bir eğitim ve pdr hizmetleri arttırılmalı

36. Sivil itaatsizlik bildirisinin yazarı – aktivist Henry David Thoreau nun dediği gibi: ” En iyi yönetim en az yöneten yönetimdir.” Bu bağlamda bir eğitim yapılanması için hala hazır değil miyiz?



fixitEducation

Mustafa İJAZ

Youth Mentor, Umudun Teologu, Gezgin

___________________________________________________-

1.DELİ FİŞEKLİK






IJΛZ’s BUZZ™ HAKKINDA

IJΛZ’s BUZZ

           -buzz gibi blog-

 

5

Öncelikle buzz kelimesiyle başlayalım. Buzz İngilizce bir kelimedir ve bΛz diye okunur.  Cambridge English-English sözlükte şu anlamlar veriliyor:

 1. Bir şeyler yaparken fısıldamak – vızıldamak (buzzing)

2. Yoğun ve enerji dolu olmak

3. “Beynim vızıldıyor” deyimi de var (mind buzzing); aynı anda çok şey düşünmek.

4. Birisine telefon etmek (I will give you a buzz next week).   Telefon vericileri için kullandığımız baz istasyonu deyiminin kaynağı.

5. kendini enerjik, keyifli ve mutlu hissetmek (I love cycling fast, it gives me a real buzz. )

6. buzzword : bir konuda meşhur olmuş, trendleşmiş kelimeler buzzword olarak isimlendirilir.                     ex. “diversity” is new buzzword in education.

7. bir de phrasal verb kullanımı var; buzz off:  bırakıp gitmek, meşgul olmak anlamında. Birisine meşgul olduğunuzu ve onunla ilgilenemeyeceğinizi söylerken buzz off, I’m busy! diyebilirsiniz ama kaba bir hitabdır söyleyelim.

55yazı İngilizce dersine dönmeden biz konuya dönelim. Evet bu blogda bana heyecan veren, eğlendiren, bilgilendiren site, blog, tasarım, teknoloji, haber, iş dünyası, kariyer, ilginç insanlar, ilginç internet olayları, ilginç reklam ve tasarımlar, görülmeye değer yerler, mekanlar, yemekler, müzikler, filmler, konferanslar, gençlik, üniversite hayatı, sanat-edebiyat olayları, okunması ve okunmaması gereken kitaplar, hayat hileleri, para-zeka-aşk-macera, satranç, futbol, karakter eğitimi, dergiler,  en önemlisi de GİRİŞİMCİLİK ve DEĞER ÜRETMEK  gibi konularda yazmaya- bloglamaya gayret edeceğim. Blogda şimdilik reklam yayınla(ya)mıyoruz, yani IJΛZ’s BUZZ ticari olmayıp kamu yararına çalışan bir blogdur. İlla ki ben bu bloga reklam vermek istiyorum diyorsanız günlüğü 55 tl den başlayan ilanlarınız-reklamlarınız hakkında bilgi almak için bize yazınız. 

IJΛZ’s BUZZ

Geleceğe kafa yorar

Şimdiyi yaşar

Hayalleri vardır

Network’e sadıktır

Heyecanlıdır

Keyiflidir

Sıra dışıdır

Yemek saatlerinde de ziyaret edilir

Okulu asmanıza değerdir

Her internete girildiğinde ziyaret edilesi,

Yazıları okunası,

Linkleri tıklanılasıdır.

Buzz gibi blogdur.

 palinda_buzz_logo

 

 

 

 

 

 

 

Buzzing yapmak ister misiniz?

Sitede yayınlanmasını istediğiniz haber, konu, olay, fikir, trend, yenilikler, ilginçlikler hakkında bana yazabilir veya yazıyı kendiniz de yazabilirsiniz sizin adınızla yayınlarız – Buzz’larız. IJΛZ’s BUZZ™da yazmak ayrıcalıktır. Hatta uzun süre yazabilecek kişiler daimi yazarımız olabileceklerdir.

Ziyaretçilerden yazılarımıza yorum yazmalarını hararetle tavsiye ediyoruz. Yazıları okuyup, yorum yazmayanlar için bedduamız şu: yorumsuz kalasınız!

 

Bu blog bir  buzzajans™  buzz-lamasıdır.1

1.Annelerimizin yaptığı bazlamayla ilgisi yoktur. Olsa da yesek :)

 

Wordpress e ve WordPress Türkiye’ye teşekkür ederiz.

Siz de WordPressten blog alıN.  Blog almaya karar verdiğinizde karşılaştığınız problemlerle – bloglamayla ilgili sorularınız olursa her türlü konuda çekinmeden bana yazabilirsiniz.

  • önemli not: Bu blogda yayınlanan her türlü görsel, yazınsal metayı çalmak serbesttir.  Kopyala, kes, yapıştır, değiştir, karıştır haklarınız mevcuttur. Lütfen haklarınızdan yararlanınız.
          blog sahibi |Mustafa IJΛZ
          Youth Mentor, Umudun Teologu, İnternet Müptelası, Reklam Concept Danışmanı, Gezgin, web girişimcisi           ijaz’a yazmak için e-posta: postexitoo@hotmail.com

        ijazla konuşmak için google talk: ijazbuzz@gmail.com

        Telefon etmek için : 506.662 0371

        Yazı göndermek ve  IJΛZ’s BUZZ™  yazarı olmak için yukarıdaki seçeneklerden herhangi    birisini            kullanınız.

 ijaz1

IJΛZ’s BUZZ ©2008 – 2009 Turkey 

 

Türkiye nin gökyüzüne en yakın yerleşim merkezi Erzurum da ikamet etmektedir.

Danimarka ya taşınması gündemdedir.

saygılarımızla,

NEDEN İNTERNETTEYİZ?

 

mustafa-ijaz2Bunun bir çok cevabı olabilir. Martin Luther’ den kalan kendini motive etme anlayışı şimdi bir yana bırakılıyor. Kendinden motivastyonlu işçi her sabah işe gitme hevesiyle yataktan kalkardı- ibadetii çalışarak yerine getirirdi. Derken bir gün yatakta kalmaya karar verdi. Günümüzde insanlar zengin olmak, eğlenmek, yeni insanlarla tanışmak, yeni yerler görmek, tanınmak, kendini geliştirmek ve bunun gibi nedenlerle çalışıyor. Çalışma otomatikman iyi bir şey kabul edilmiyor. Motivasyon artık verili bir durum sayılmıyor. Çalışmak zorunda olmaktan canımız isterse çaşacağımız bir sisteme doğru gidiyoruz. Bir çok şirket yaptığı araştırmada işte Facebook kullanan çalışanının motivasyonu arttığı için buna izin veriyor.

 

Facebook’u düşünün. Dell’i düşünün. Youtube’u, gooogle’u, twitter’ı, IKEA’yı düşünün. Chevrolet Suburban’ı düşünün. Starbucks’ı düşünün. Kârlı fıratlar her yerde var. iş dünyası füze bilimi değil. Özü para kazanmaya dayanır. Apple’ın reklamını hepimiz biliyoruz: ‘Think difference.’ farklı düşün. Fikir avcısı ol. Ama bu da yetmez. Fikirlerini hayata geçirirken onları iyi sat! Apple’ın iMac’ı satarken kullandığı reklam gibi: “ Moron değil, Şık!” Bilgi , eğlence ve organizasyon çağındayız. Bu üçünden daha da önemlisi duygu. Bir duygu kasılması içinde yaşıyoruz. Dünyaya akıldan çok duygular yön vermeye başladı. Bütün eylemlerimizin özünde “alışveriş ve seks” var artık. Duygudan beslenen bir ekonomik çağ. Başarıya ulşmak için şu batası ‘mantığı’ ve normali bırakmalıyız artık. Diğer herkes gibi davranırsak, aynı şeyleri görür, aynı fikirlerle ortaya çıkar, tıpatıp aynı ürün ve hizmetleri üretiriz. Normal fikirler olsa olsa normal sonuçlar verir. Kazananın hepsini aldığı bir dünyada Normal= Hiçbirşey. Ama küçük bir risk almaya, ufak bir kuralı çiğnemeye, bir kaç normu görmezden gelmeye eğilim gösterirsek, en azından teorik olarak yeni bir şeyle ortaya çıkma, bir niş yakalama ve biraz para kazanma şansımız olur.

 

Gelecek aykırı düşünenleirn, risk alanların, kuralları çiğnemeyi göze alanların ve yeni kurallar koymayı göze alanların olacak. Gelecek onu yaratma fırsatını kovalayanların olacak. Düş gör, yoksa kabus görürsün. Geleceğe kafa yor! Delifişek ol!