Felsefe Taşı Yerinde Ağırdır

islamic.philosophy9

Rasim Özdenören hocamızın 1 eylül tarihli köşesinde yazdığı ” YÖKten tuhaf bir karar “ başlıklı yazısının izinden giderek bir kaç hususa değinmek istiyorum. Yazıda şu görüşlere yer vermiş hocamız,

“YÖK Genel Kurulu’nun 15.08.2013 tarihinde ‘İlahiyat Fakültesi İsim ve Müfredat Programlarının Değiştirilmesi’ hususunda bazı kararlar aldığını öğrendik. Oy çokluğu ile alınan bu kararlara göre İslamî ilimlerle ilgili derslerin yanında şu derslerin okutulması da öngörülmektedir:

. Kelam ve İslam Mezhepleri,

. Tasavvuf,

. Mantık,

. İslam Felsefesi,

. Din Psikolojisi,

. Din Sosyolojisi,

. Din Felsefesi,

. Din Eğitimi,

. Dinler Tarihi

Temel Felsefe Tarihi ve Felsefeye Giriş dersini okumadan öğrenci Kelam dersine, Tasavvuf dersine, İslam Felsefesine, Din Psikolojisi, Din Sosyolojisi, Din Felsefesi derslerine nasıl vakıf olabilir?”

Felsefe tarihi ve Klasik felsefe eğitimi almadan yukarıda belirtilen bazı derslerin hakkıyla kavranılmasının mümkün olamayacağını, haddizatında ‘yalan-yanlış bir şekilde, kişiye zararlı olabilecek bir içerik ve üslupta’ olması ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorum. Klasik felsefe eğitimi ve felsefe tarihi kişiyi ideolojik ve konjonktürel fanatiklikten kurtarıp ‘kavramlarla düşünme’ , ‘metodik düşünme’ gibi yargı ve sonuçlara varmada önemli yetkinliklerin kazanılmasını sağlar. Dünyaya ve insanının dünyadaki yerine dair algı ve inançlarımızı kuvvetlendirir, pekiştirir.  Ben şahsen, yakından uzaktan bir felsefe eğitimi almamış insanlarla herhangi bir kavram konu hakkında mülahaza etmeyi vakit kaybı olarak görürüm.

Felsefenin bu topraklarda ve islam coğrafyasında itibarsızlaştırılması Gazaliyle başlar. Ve bu süreç ortaçağ dünyasının parlak islam felsefesini, sanatını, bilimini de kesintiye uğratır. islam coğrafyasında, özellikle osmanlı’da da medreseden kaldırılan felsefe eğitimi sonrasındaki çöküşün, bilim ve sanattaki negatif kırılmanın nedenidir. Fatih Sultan Mehmet Han ile birlikte felsefe tekrar medreseye girmiştir. ve yeniden bir toparlanmanın olduğunu söyleyebilsek de hala bu topraklarda Gazalinin felsefe üzerindeki itibarsızlaştırıcı görüşleri hakimdir. Bunun çok temel bir nedeni ise, Gazali ve İbn-i Rüşd’ün girdiği tartışmada Gazalinin avami, İbni Rüş’dün ise akademik dilinden dolayı Gazalinin görüşlerinin geniş kitleler ve halk nezdinde daha fazla kabul görmüş ve yaygınlaşmış olmasıdır.

İlahiyatta felsefe eğitiminin olup olmaması tartışmasından önce, ilahiyat eğitiminin bir teoloji eğitimi olup olmadığına karar vermek lazım. Teoloji eğitimiyse felsefeye ve din feslefesine dair bütün dersler bu fakültelerde verilmelidir. hatta en az 2 yabancı dil eğitim şartı da getirilmelidir. İlahiyat fakülteleri eğer bir islami medrese modeliyse buna uygun klasik islam eğitimi yapılmalıdır, tasavvuf ve hadis kürsüleri güçlendirilmelidir.

Modern dünyayla yüzleşen, modern düşünceyle hesaplaşan bir din eğitimi vermek istiyorsak mutlaka felsefeye ve sanata yolumuzu düşürmek zorundayız.

Dünya felsefe günü dolayısıyla kaleme aldığım “felsefe ne işe yarar?” isimli yazımı sizlerle paylaşarak  yazıya son veriyorum.

sevgiler,

mustafa ijaz

@cokbasit 

———————

felsefeye giriş kitabı için önerim:

http://www.dogubati.com/kitaplar/felsefe/221-felsefeye-giriş-takiyettin-mengüşoğlu.html

Bilim Eleştirisine Giriş – Temel Kavramlar

sunum için tıklayınız. anti bilim  (pdf) 

ÜNİVERSİTE OKUMAK NE İŞE YARAR?

Mezuniyet Konuşmam -Mustafa İJAZ

Atatürk Üniversitesi * Fizik Bölümü / 20 Haziran 2011

Öğretim üyeleri,  veliler, misafirler ve mezun arkadaşlarım,

Heyecanı yüksek böyle güzel bir günde konuşmak için  iki şey çok önemlidir. birincisi hoparlör, ikincisi ise Konuşmanın kısa olmasıdır. Ben de konuşmamı mümkün olduğunca kısa tutmaya özen göstereceğim. Yaklaşık 13 dakikamı alacak bu mezuniyet konuşmamda sizlere atalarınızdan bahsetmek istiyorum. Tabii ki biyolojik atalarınız hakkında fazla bi bilgim yok ama içinde yaşadığımız bu modern dünyanın öncüsü ve fikir babaları olan atalarınız hakkında az da olsa bildiğim bazı şeyler var, onlar hakkında konuşmak istiyorum.  Bugün size, binlerce yıl önce yaşamış ama yaptıklarıyla ve düşünceleriyle hala bizleri etkilemekte olan iki grup insandan, iki ayrı topluluktan bahsetmek istiyorum. Onlar birbirlerinden oldukça farklıydı, tamamen birbirlerine zıt değerlere ve geleneklere sahiptiler. Sanırım, eninde sonunda onlardan birisinin değer yargılarını benimsemek ve onlardan birini seçmek zorunda kalacaksınız.

Bu iki farklı topluluktan birincisi, yaklaşık 2500 yıl önce  bugünkü Türkiye’nin batısını da içine alan topraklarda yaşamış olan Atinalılar. Atinalılar, tam bir alfabeyi ilk olarak geliştirip kullanan topluluktur ve bu nedenle yeryüzündeki ilk gerçek okur-yazar nüfus onlardır. Onlar devlet ve siyasal demokrasi fikrini icat ettiler. Bizim bugün, Felsefe ve Bilim dediğimiz şeyi icat ettiler. Ve aynı zamanda çok önemli olan mantık bilimini ve güzel konuşma sanatı olan retoriği icat ettiler. Bugünkü modern bilimlerin temeli olan fiziği de onlar icat ettiler. Bir örnek vermek gerekirse, ilk doğa filozofu Thales, bugünkü Bodrum yakınlarında yaşamış bir atinalıdır. 2500 yıl önce Thales “Her şeyin kendisinden yapıldığı madde nedir- arkhe nedir?” diye ilginç bir soru sordu. Ve insanlar düşünmeye, tartışmaya, fikir ileri sürmeye başladılar. Bu soruya cevap verenlerden birisi de, fizik için çok temel bir konu olan atom teorisinin fikir babası atinalı Demokritos’tur.  Atinalılar, şiiri, sanatı, edebiyatı, felsefe, düşünce ve bilimi müthiş bir uyum ve güzellik içinde kompose ettiler. Bugün hala izleyenleri ağlatan, güldüren, düşündüren tiyatrolar, oyunlar yazdılar, oynadılar. Bugün anadolunun batısında, pek çok yerde görebileceğiniz eşsiz güzellikteki tiyatrolar, mimari yapılar onların eserleri. Bugün Olimpiyatlar denilen yarışma fikrini de onlar icat ettiler.  Onlar düşünceye, mantığa, güzel konuşmaya, güzelliğe ve insanın harikulade potansiyeline inanıyorlardı.

Ve yaklaşık 2000 yıl önce atinalılar ve kültürlerinin canlılığı yok olmaya başladı. Ama ortaya koydukları düşünce mirası ve eserleri hala bizimle birlikte ve  bize ilham vermekte. Onların hayal gücü, sanatı, politikaları, edebiyat ve dile verdikleri önem bugün bütün dünyaya yayılmış vaziyette. Bugün herhangi bir konu üzerinde 2500 yıl önce yaşamış Atinalıların nasıl düşündüğüne değinmemek ve onların eserlerini göz ardı etmek mümkün değildir.

 Size bahsetmek istediğim ikinci grup ise, 1700 yıl önce bugün Almanya diye bildiğimiz ülkede ortaya çıkmış Vizigotlar. Lise yıllarınızda onlardan bahsediğildiğini duymuş olabilirsiniz. Vizigotlar hakkında söyleyebileceğimiz tek olumlu şey, çok iyi süvari olmalarıdır. Onlar acımasız, kaba, ruhsuzdular. Kullandıkları dil incelik ve derinlikten yoksundu. Onların sanatları ilkel ve anlamsızdı. Vizigotlar Avrupada geçtikleri her yeri yakıp yıktılar ve Roma İmparatorluğunu istila ettiler. Bir Vizigot için, bir kitabı yakmaktan, bir mimari eseri tahrip etmekten veya bir sanat eserini parçalamaktan daha keyif verici bir şey yoktur.  Ve bugün vizigotlardan bize, ne bir mısra şiir, ne tiyatro, ne mantık, ne bilim ne de insana dair en küçük bir şey kalmamıştır.

 Şimdi, değinmek istediğim asıl yere geldik, Atinalılar ve Vizigotlar hala yaşamaktalar. bugün bile burada aramızdalar,  üniversitelerde,  şehirlerde, türkiyede ve dünyanın başka yerlerinde yaşamaya devam etmekteler. Atinalılar veya Vizigotlar gibi hayatlarını yaşamaktalar. Hayatı yaşarken, insanlarla birlikte çalışırken ya vizigot gibi davranırsınız ya da atinalı gibi.  Atinalı veya Vizigot olmaktan kastım, hiç şüphesiz onların fikirlerini ve yaşam felsefelerini benimsemektir. Bu fikirlerin ne olduğu konusuna da kısaca değinmek istiyorum.

 Atinalı olmak, bilgiye ve özellikle bilgi arayışına yüksek derecede saygı duymaktır. Hayal etmek, mantıklı teoriler ortaya koymak, deney ve gözlem yapmak, soru sormak bir atinalı için yüksek derecede heyecan verici faaliyetlerdir.  Bir vizigot için ise, bilgi sahibi olmak para kazanmaya veya başka insanlar üstünde güç elde etmeye yaradığı müddetçe anlamlıdır.

 Bir Atinalı için güzel konuşmayı ve dilin güzelliklerini aziz tutmak önemlidir. Çünkü onlar dilin ve konuşmanın insanoğluna verilmiş çok kıymetli bir hediye olduğunu bilirler. Onlar dili zarif, keskin ve çok sanatlı bir şekilde kullanırlar. Onun için latince yüzyıllardır bilim-sanat ve felsefe dili olmuştur. Öte yandan  bir Vizigot içinse bir kelimenin başka bir kelimeden pek bir farkı yoktur.  Bir cümlenin başka bir cümle kadar iyi ya da kötü olması onlar için farketmez. Vizigotların dil kullanımında klişelerden başka bir şey beklemek hayalperestlik olur.

 Bir atinalı, toplumu bir arada tutan değerlere sıkı sıkıya bağlıdır ve o değerlerin kırılgan olduğunun farkındadır. Toplumsal hayatın barış, huzur ve ferah bir şekilde devamı için elinden geleni yapar. Modern vizigotlar bu konuya çok az önem verirler.  Vizigotlar kendilerini evrenin merkezi olarak görürler. Gelenekler sadece onların yararına uygunsa iyidir. vizigot için nezaket bir yüktür ve yapmacık bir tavırdır, ve tarih dünkü gazetede yazan şeydir.

 Atinalı olmak demek, sosyal hayata, sosyal ilişkilere önem vermek demektir. Hatta, bugün ingilizcede “ahmak” anlamına gelen İDİOT kelimesi, eski atinalıların toplum hayatına-sosyal ilişkilere önem vermeyen kişiler için kullandığı bir kelimedir. Modern vizigotlar da yalnızca kendi küçük dünyasına önem verir ve toplumun-sosyal hayatın onlar için bir anlamı yoktur.

 Ve sonuç olarak, bir Atinalı olmak demek, disipline, çalışmaya, yeteneğe, yüksek sanat ve düşünceye saygı duymak demektir. Bunun için bir atinalı ahlakına sahip bir kişi sanat ve düşünce  eserine yaklaşırken hayal gücüne, öğrenme ve tecrübeye başvurur.  Bir Vizigot içinse  popülerlik dışında sanatsal mükemmelliğin hiç bir değeri yoktur. Modern vizigotların Popülerlik dışında başka hiç bir standardı yoktur.

 Şimdi sanırım neden Vizigotlardan ve Atinalılardan bahsettiğim anlaşılmıştır. Herkes bir şekilde bu iki grup arasında tercih yapmak zorunda. Ya atinalı olacaksınız, ya da bir Vizigot. Şurası muhakkak ki, bir atinalı olmak çok zor, ama bu konuda gayret edebilir ve başarabilirsiniz. vizigot olmak kolaydır ve değersizdir. Onun için toplumda milyonlarca vizigot varken Atinalıların sayısı bir elin parmakları kadardır. Ve şunu da çok açık olarak söylemek zorundayım, bugün burada üniversiteden mezun olarak Atinalı olamazsınız.

Benim babam ilkokulu mezunu antalyalı bir çiftçidir ama bir atinalı ahlakına ve bilgeliğine sahiptir. Öte yandan Vizigot olduklarını yüz metreden bile anlayabileceğiniz avukatlar, doktorlar, öğretmenler de tanıyorum. Üzülerek şunu da belirtmek zorundayım,  yine üniversitelerimizde bir atinalı olmaktan çok vizigot tarafına yakın profesörler de var. Benim tam 10 yıldır lisans okuduğum Atatürk Üniversitesi de bunların içinde. Oysa Akademi ve Professor kelimeleri atinalıların kelimeleridir. Mesela Professor kelimesi ne demek diye hiç merak ettiniz mi bilmiyorum, Professor, hiç bir şey bilmediğini itiraf eden kişi demektir.

 Ve şimdi siz değerli mezun arkadaşlarım, farkında oldunuz yada olmadınız, Üniversitede okumanızın temel amacı bir atinalı gibi olmaktır, bir atinalı gibi düşünmek ve davranış geliştirmektir.  Bugün kaç tanenizin bu yolu tercih ettiğini bilemem. Ama gelecek hepimizi seçecek, filtreden geçirecek, Atinalı olanlarımızı ve Vizigot olanlarımızı ayrıştıracak. Hem de çok yakında.

Konuşmamı Albert Einstein’dan bir sözle bitirmek istiyorum:

 “Başarılı biri olmaktansa, değerli biri olmaya çalışın.”

Teşekkürler, Tebrikler.

 Mustafa İjaz

Eğitim Danışmanı – Yazar, Fizikçi

FELSEFE NE İŞE YARAR?

Felsefenin sınırları, ilkeleri üzerine akademik bir yazı yerine  bilinç akışı tekniğiyle irticalen bir yazı yazmayı deneyeceğim.

Felsefe; philosophia ; bilgi ve sevgiyi aynı anda aynı amaca hizmet edecek şekilde ; filozof; philo-sophos, yani bilgelik tanrılara hastır, biz bilge olamayız ama bilgeliğin ve bilginin amadesi, sevgilisi olabiliriz şeklindeki bir ikili yapı felsefenin kendi doğasının zorunlu tözü olmasıyla diğer bütün bilgi alanlarından onu ayırıp biricik – unique- yapmaktadır. Yine bilgeliğe konu olacak bilmek fiilini gerçekleştiren bilen öznenin, varoluşsal özneden önceliği de felsefeyi diğer bilgi dallarından ayırmaya yeter.

Matematikle iş gören toplumlar, bilim-sanayi toplumları felsefe topluluğuyla beraber aynı dizgede fonksiyonel olmadığı hiçbir dönemde yeryüzünde insanı ve çevresini anlamlı ve güzel, anlamlı ve hakikatlı kılacak bir yaşam tarzı geliştirememiştir. Bugün insanlığın birikimi olan, demokrasi, bilim, sanat ve özgürlük gibi değerlerin ve ideallerin temelinde hep felsefeyi görürüz. Felsefe nedir? sorusuna cevap verirken onu diğer bilgi alanlarından ayırmaya çalışmak belkide beyhude bir çaba olcaktır. Bununla birlikte felsefenin evrensel bir tanımının olmayışı, Herakleitos’un akan ırmağından o günün yapısına ve diline uygun bir akışkan tanım yapmaya bizi götürebilir.

Fizik, hukuk, sanat; bu alanlar birbirlerinden tamamen bağımsız disiplinler olmalarına rağmen hepsinin hamurunda felsefeyi görmek zor değildir. Güzel nedir? sorusuna sanat alanından bir cevap beklerken, doğruluk üzerine de düşünürken ahlak felsefesinden bir cevap bekleriz. Fizik ve metafizik gibi alanlar ise varlığın doğasıyla ilgili yasalar ve hikmetler içerir. Ve tüm bu alanların felsefeyle doğrudan bağı vardır. İlk çağ doğa filozofları için fizik -physis:doğa-  felsefe nin sorduğu sorulara hem ilham ve cevap alanı olmuştur. Bu Newton için de günümüz kuramsal fizikçileri için de, Cern de bilim tarihinin en heyacanlı deneyinde çalışan parçacık fizikçileri için de böyledir.

Felsefe-bilim ilişkisinde, felsefenin soyut, bilimin ise deneysel yönüne vurgu yapılarak anlamsız bir işbölümü anlayışı vardır. Bilimin sadece deneye ve nedenselliğe indirgenemeyeceği gibi felsefe de genellemeler ve yorgun amaçlarla sınırlandırılamaz. Felsefenin özgürleştirici, dinamik yapısının farkına varılmadığı her dönem bilim de kan kaybetmektedir.

Türkiye gibi entelektüel dünyası derin tarihsel dönemlerle kesintiye uğramış, ve belki bazı dönemlerde zihinsel aktivitesi kanser olmuş toplumlarda felsefe ile felsefemsi söylem arasındaki fark ayırd edilememektedir.

Düşünce tarihinden alıntılanmış süslü edebi örneklerle, bir filozofun yaşamını anlatan bir denemeyle, ruhun katmanlarını ortaya koyan bir romanla felsefe yaptığını zannetmekle elma ile armutu toplayan kişinin kendini matematikçi olarak görmesi arasında fark yoktur.  Felsefe ile felsefemsi söylem arasındaki farkın ayırd edilmeyişliği bu alanda toplumumuzu tutuk, sığ ve kökensiz yığınlar haline getirirken  özgürleştirici dinamiklerden de mahrum bırakmaktadır.  Felsefe ne boş zamanlarda yapılan bir etklinlik olmadığı gibi ne de felsefe insanların boş zamanlarını sıkıcılıktan kurtaran bir düşünsel etkinlik değildir. Felsefeci de yaşama ilginç, garip düşünceleriyle renk katan biri değildir. Felsefe, akılla yapılır. Eleştirel ve özgür bir bilme etkinliğidir.  Eleştirellik ve özgürlük; batı medeniyetinin en varoluşsal özellikleri olması yanında bugün de bilim ve felsefenin bedenine temiz kan pompalayan damarlar gibidir. Bununla birlikte insanoğlunun bugün geldiği noktada daha önceki dönemlere göre daha bilgi sahibi olduğunu söylemek temelsizdir.

En saf şekilde söylemek gerekirse, bu gün yaşadığımız ekonomik krizden, ruhsal travmalara, intiharlardan “anti-aging” modasına, bir dünya sorunu olan küreselleşme dayatmasından yerel-güncel sorunumuz demokratik açılım meselesine kadar hemen hemen İYİ, GÜZEL ve GERÇEK bir uygarlık düzeyine ulaşamamamızda en büyük nedenlerden birisi felsefi düşünmenin oluşamamış, yapılandırılamamış olmasıdır. Hem de felsefe, felsefi düşünme  bu topraklarda, Anadolunun Ege kıyılarında doğmuş olmasına rağmen.

Bunun nedenlerine bakalım:

Felsefe doğayla bütünleşmiş kent ortamları için mümkündür. Oysa köylülelşen kent ortamları ve köylü bir dile angaje olan siyasi ve kültürel hayatımız felsefeyi de imkansız kılmaktadır. Felsefe için özgür zaman gerekir: schole. Köylüleşen bir hayat tarzında schole’ler olmaz ve schole’siz bir düşünce üretimi de olmaz. İnsan kendinde doğuştan içkin olan telos’u (amaç) uyandırmak için eylem halindedir. Bu da fiziksel bir çabadan ziyade düşünsel bir çabayı gerektirir. Tarım toplumları felsefeden uzak toplumlardır. Kırsal ve ya köylüleşen toplumlarda düşüncenin kendisi homojendir ve felsefenin motorları olan eleştirellik ve  özgürlük sözkonusu değildir. Eleştirinin yerine polemik, kin ve kavga, düşünme ise şüpheyle, farklılık ise sapkınlıkla karşılık bulur. Böyle bir yaşam alanında felsefenin ve felsefi öznenin varlığı imkansız – müknesiz-dır. Yığınların sayısal çouğunluğunun karşısında filozof ya çarmıha gerilmiştir, bir kenara atılmıştır. İnsanın kendinde varolan telos’u bilme, ona ulaşma arzusu aynı zamanda dinsel arayışların da bir orjinidir. Varoluş orjini. Ve her insan doğuştan bir telos’a sahiptir. Ve şeyhül ekber bu bağlamda “istidad en gizli duadır” der.

________________________________________________________________________

FELSEFE ÜZERİNDEN KENDİ HİKAYEM

school_athens

19 Kasım- Dünya Felsefe Günü dolayısıyla bir kez daha felsefe, kendim, gerçekliğim ve özgürlüğüm üzerine düşünürken felsefeyle tanışmam ve felsefenin bana tanıştırdığı dünya hakkında bir şeyler yazmak istedim. Aslına bakarsanız felsefi düşünme izlerinin zihnimde henüz altı-yedi yaşlarımda iken filizlendiğini ve sonra lise yıllarımda dallanıp budaklandığını minnet, şükran ve heyecanla hatırlıyorum. Küçükken evimizin önünde selvi ağaçlarından oluşmuş bir nevi bir orman vardı. ne zaman bu ormanın içinden yürüsem “dünya herhalde böyle, gidiyorsun, gidiyorsun, gidiyorsun, gidiyorsun ve bitmiyor.. sonsuzluk.. peki ama öncesi? Öncesi yok işte.. hep orman.. hep orman.. hep uzun boylu ağaçlar.. güneşin yapraklar, dallar arasından bir muştu gibi, vahiy gibi indiği orman.. yaşamak bir ormandı diye düşünür ve kafam almazdı.. gidiyorsun, gidiyorsun ve bitmiyor ha.. nasıl yani?” bu soruları sormamda , ya da hayatın deli gür bir orman olduğunu düşünmemde beni dağ dağ, orman orman gezdiren ve buralarda yaşamın nasıl geçtiğini ve inceldiğini gösteren, yaşatan, sahici kılan dedem ve babama bir kez daha teşekkür etmek isterim.  Belki de yaşama doğada -akdeniz, toroslar- başlamanın verdiği dinç ve derin duygudur beni hala dinç ve derin olmanın arzusuyla çalkalanan denizde yaşatan.  Deniz demişken, deniz hayatıma yedi yaşımda girdi. O gün bu gündür denizi, yüzmeyi, deniz kenarında kitap okumayı ve yürümeyi, koşmayı, spor yapmayı ve karpuz yemeyi çok severim ama yine de ilk aşkım orman; kaynak suları, dağbaşı gölleri, küçük taş mağaralarda kıştan kalan karlar, ve herneyse o ormanın içinde bulduğum ilahi ses, hışırtı, aziz, dingin, egomu küçültüp bana sesler içinden tazelik, güzeller içinden ışık, karanlık içinden uyku ve dinginlik ve yıldızlar uzatan bu ormandır. Kuşlardır. Küçük akdeniz çalılarıdır. Yaban mersini, böğürtleğeni, dağ armudu, yaban elması, küçük aziz şifalı ahlatı ve sizi her yorgun gördüğü yerde size bir gölge uzatan sedir ve ardıç ağaçları ve ömrümün en güzel uykularını uyuduğum öğlen saatleri… orman.. hayat.. sanırım kaç yaşında olursam olayım ve neleri yaşarsam yaşayayım yine de dönüp dolaşıp ilk çocukluk yıllarımın geçtiği,Antalya’nın Kaş ve Elmalı ilçeleri arasında kalan Batı Toroslarda, karamık’ta, sinekçi’de, gömüce’de, kemer’de, akdağlarda bir çocuk olacağım, yine de, ve her ne olmuşsa işte.. felsefenin ilk çıkış noktasını, orjinini düşündüğümüzde Miletli Thales’in Mısır’a yaptığı deniz yolculuklukları ve burada gördüğü renkli hayat, bilim, geometri, dünya anlayışı, seyahat ederken iç içe olduğu doğa, ormanlar, renkler, denizler onu yaşamın t-özü, arkesi (arkası), kaynağı ve başlangıcı üzerine düşünmeye itmiştir. Dönemin hakim sutrası olan “ ex nihilo nihil fit” ten ayrılıp “bu gördüklerimiz nedir”, nesneler gerçekte nelerdir, her şeyin başlangıcı , kaynağı, arkesi nedir? Yaşam nasıl varolmuştur, varoluş ilkeleri nelerdir? Dünya neresidir ve bizler burada ne yapıyoruz sorusunu soran Thales ilk doğa filozofları arasında en saygın isimlerden birisidir. Amacım ne  felsefe tarihini anlatmak ne de kişisel menkıbemin görkemli haritasını çıkarmaktır. Bu yazıda sizlere felsefe üzerine klişeleşmiş prestijli ve içi boş yargılar ve bunun yanı sıra felsefe ne işe yarar? sorusuna cevap arayacağım. Bunu yaparken ne çok bilimsel ne de çok edebi olmamaya özen göstereceğim.

hayatın kaynağı ve sonsuzluk üzerine düşündüğüm ilk çocukluk yıllarımdan sonra lisede felsefenin diğer akademik çablardan farklı olduğunu hemen anlamış ve kitaplara vurulmuştum. Belki de okuduğum ilk felsefi eser Voltaire- Candide’dir. Bu eseri bana öneren o dönem, finikenin denizi gören  bir dağ yamacında ev arkadaşım ibrahim K. dır. İbrahim K. sadece bu eseri önermekle kalmayıp bana lise yıllarımda ve üniversite yıllarımda tutunduğum adeta asil bir “ağaç adam “ olmuştur. Ağaç , yeşil, bilge, sessiz, dingin..Gün gelip onun gölgesinde gölgelenip, uykuya dalıp rüya gördüğüm, gün gelip şen-şakrak şarkılar söylediğim, en güzel kitapları ve şiirleri okuduğum aziz bir dosttur İbrahim K. Her şeyden öte bana inanması ve güvenmesiydi tüm mesele. Bir çok insanın, felsefeye, okumaya dalmamdan, öss-yi boşvermemden, platonik, melankolik, tutarsız, yılgın ve suratsız hallerimden yola çıkıp  benden yüz çevirdikleri bir “tip” olduğum o günlerde bana inanan bir tek o vardı. Şimdilerde ise tüm değerlendirmeler ve kriteler için durumum idare eder de olsa bana güvenen dostların sayısında ve sahiciliğinde iflas etmişliğim bir vak’adır. Bu benim dostlardan beklentilerimle ilgili olabilirse de İbrahim K.dan gördüğüm , öğrendiğim bilgelik ve sevginin sahiciliğini ve onarıcılığını bu gün en ala isimlerde ve yerlerde bulamayışım da olabilir. İbrahim K. meselesi benim için ve bazı dostlar için hala bir efsanedir. Ve bu efsaneye uzun zamandır yapmış olduğum vefasızlık ve biganelik beni de rahatsız etmektedir. Bu fakir ve cılız vesileyle de olsa muhtemel her yazımı okuyan ve her yazımı okumasını istediğim belkide tek insan İbrahim K. ya buradan teşekkür ederim. Selamlar aziz dostum.. yine felsefe dolayısıyla tanıştığım isimler, yaşadıklarım belki de hayatımın en renkli kataloğunu oluşturur. Nasıl tanıştığımızı çok hatırlamasam da yine benim için aziz bir dost olan M. Batar ve onun çılgın zekasıyla, parkta, bahçede, gece üç-te demlenmiş çaylarla yaptığımız sohbetler.. hala yapmaya devam ettiğimiz sohbetler.. ve yapacağımız sohbetler. Birbirimizde bizi bütünleyen bir şeyler olduğuna innanmışımdır hep. Aynı dili konuşmak gibi.. aynı dağı tırmanmak gibi.. aynı kızı sevmek gibi.. aynı otobüse binmek gibi :)) yine M. Batar vesilesiyle ankarada tanıştığım güzel insanlar; patikalar ekibi, gökkuşağı çay evi müdavimleri ve sohbetleri, Sancak kolejinde tanıdığım ve benim 2001 Türkiye Felsefe Olimpiyatlarına hazırlanmamda, katılmamda ve sırlamaya girmemde emeği olan, öğlen sandiviçlerini benimle paylaşan, carmina buranayı dinlediğim, en güzel kahve bardaklarının özelliklerini kendisinden öğrendiğim, sadeliğin, mütevaziliğin, sivil düşünme ve yaşamanın, özgürleşmenin en güzel örneklerinden biri ; Mehmet Ö. hocam.. kendisinden dergi okumayı, biriktirmeyi öğrendiğim, Michel Foucault-u bana tanıtan, “günaydın” derken gözlerinin içi gülen Sevgi hanımefendi.. Sancak Kolejinde okumama vesile olan, en önemlisi zor ekonomik koşullarımıza rağmen babamı ikna eden, bana inanan ve hala inanmakta ısrar eden, ulusal çapta dönemin en iyi edebiyat dergisinde (E) yayınlanmış bir şiiri olan 17 yaşındaki öğrencisinin gözlerinindeki ışığa işaret eden öncü, aydınlanmanın gizli rengi, taşrada yaşarken aynı zamanda dünyada da yaşıyor olmayı soluyan, genç insan, tebessüm ehli Osman A. hocam,  lise yıllarımda pek anlayamadığım hayat felsefesini hayatın içine girip normalleştiğim günlerde kendisinden İsa’nın azizleri gibi bahsedebileceğim, bir insan bu kadar mı güzel kızar, bu kadar mı güzel selam verir, bu kadar mı güzel dert sahibi olur dediğim, çamlar kuyusu ve sazak koyunda gençlik yıllarımın en güzel  an/ı/larının geçmesine vesile olan muhterem hocam Turhan M., Üniversiteye geldiğim ilk yıllarda tanıştığım Atatürk Ünivesirsetesi felsefe bölümü hocalarından Mustafa Y., Ali U., Sebahattin Ç., Alman dili ve edebiyatı bölümünden Ahmet S., İngiliz dili ve edebiyatından Mukadder E., Fizik bölümünden Cevdet C., edebiyat bölümünden Erdoğan E., hep bu bağlamda şükranla, sevgiyle ve aziz hatıralarla anabileceğim kişilerdir. EDAM Genel Müdürü, bir tebessümü bin altın eden adam, entelektüel, dost, kendisinden pek çok şey öğrendiğim, özgürlükle bedel ödemek, sevmekle ölçülü olmak arasındaki dengeyi kuran insan  Alpaslan D. ve onunla birlikte istanbulda tanıdığım insanlar, yine kıymetli ağabeyim, hocam  Memduh N., Entelektüel kitapçım Rahmi bey, Murad G., Merhum dostum Şair Muhammed E., Kertenkele Dergisi editörlerinden Muammer Y., ismetozel.org ediötürü Adem Y., yine merhum muhammed e. vesilesiyle tanıdığım üç yıl gibi uzun bir süre bana ağabeylik, dostluk, arkadaşlık, hocalık yapmış olan diğergam insan, her şeye rağmen kendisini minnetle andığım aziz Nurullah Ş. beyefendi, ve daha isimlerini burada sayamadığım bir sürü dost, dergi, kitap, düşünce, iyi, güzel her ne varsa diyebilirim ki ; tüm bunlar benim ve bu insanların iki şeye verdiği değer itibariyledir: BİLGİ ve SEVGİ. Yani bilgi sevgisi, bilgelik sevgisi; philo-sophia; FELSEFE. Felsefenin hayatıma çizdiği yöne baktığımda felsefe ne işe yarar sorusuna en iyi cevap verebilecek kişilerden biri olduğumu düşünmem yersiz olmayacaktır. Bu benim için doğru ve anlamlı olduğu gibi burada saydığım tüm isimler için de aynı şey geçerlidir. Bu insanların da hayatlarının başka hayatlarla kesiştiği noktalarda felsefe hep ortak bir dil, aynı mayadan kabaran bir varoluş hamuru, aynı şarkı, aynı ekmek gibi kendisini göstermiştir.

İYİ ve GERÇEK TELOS’unu arayan insanlık için bir kez daha ;

DÜNYA FELSEFE GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN!

Unutmadan soralım; Felsefe ne işe yarar?

Mustafa İJAZ

Erzurum – 2009, 16 kasım

NUR (aydınlanma) HAKKINDA

 

 

 

 

Ruhsal Aydınlanma Felsefesi

 

hakk şerleri hayr eyler, zannetme ki gayr eyler

görelim mevla neyler, neylerse güzel eyler

 

Okumanın Sakıncaları / Konferans Notları tıklayınız..

 

Ders: insan bilgisi

Konu: dinginlik ve aydınlanma

 

 

Daha fazla bilgiye ihtiyacımız var mı? İnsanı ve kâinatı daha fazla bilgi, daha çok bilimsel araştırma, entellektüel analiz, daha hızlı bilgisayarlar mı kurtaracak? Asıl ‘insan’ olduğumuz nokta dinginlik halidir. Bilgeliktir hayattan hayy’lanan şey.  Bilgelik dinginlikle gelir. Sadece bakın. Analiz yapmayın. Bir çiçeğe , bir çocuğa bakın. Bir su sesini, bir rüzgar sesini dinleyin. Sadece ama sadece dinleyin. Yargı belirtmeyin. Sözleriniz ve eylemleriniz dinginlikten güç alsın.

 

Düşüncelerimiz büyük yanılgı çukurları.‘düşünüyorum öyleyse varım’ sutrası insanlığın ortaya koyduğu en saçma levhalardan birisi. Kant bunu ‘saf aklın eleştirisi’nde biraz aştı ama oda bir düşünce oldu ve aynı yanılgıya kapıldı. Düşünmekle ‘akıllı’ olabiliriz ama bilge kişi, aydınlanmış insan olamayız. Kelimeleri ve düşünceleri fazla ciddiye alıyoruz.. dilde ses telleri tarafından üretilen 8 temel ses vardır: a,e,ı,i,o,ö,u,ü. Hava basıncıyla da diğer harfleri çıkarabiliriz, k,t,m gibi. Böylesine fakir, cılız seslerin kim olduğumuz, varlığın, var oluşun amacının ne olduğunu, tanrının ve spirutüel derinliğin ne,nasıl,niçin olduğunu kavramamıza yardımcı olabileceğine inanıyor musunuz?  Asıl ‘oluş’ ve aydınlanma ‘ne?’ ‘nasıl?’ ve ‘niçin?’ gibi çukurlardan uzaklaştığımızda elde edilebilir bir durum, belki de ‘elde etmenin’  artık bir anlama karşılık gelmediği bir yer ya da daha gerçek anlamıyla yersizlik olacaktır.  Düşünce biçimdir. Bütün biçimler, bütün yapılar dengesizdir, geçici ve kusurludur. Gevezedir. Ukaladır. İnsan hayatta ‘dinginliği’ ve ruhsal dinçliği aramalıdır. Berraklığı, saf sevinci.  Dinginlik hareketle ulaşılabilecek bir yer değildir. Bir ‘yer’ hiç değildir. Bir biçimi yoktur onun. Şekilsizdir. Boşluk halidir. Sen olduğun yerde dur. Hareket sana gelir. Sen ona gitme. Onu yakalayamazsın. Dinginlik bir biçimsizlik olduğu için, boşluk olduğu için, sürekli biçim, yapı, şekil, yargı, tasvir, ses, renk, koku, tartışma, haklı olmayı isteme gibi şeyleri arayan insan dinginliğe ulaşmak için tüm bu ego alanlarından sıyrılmalıdır. Bunları bırakabilirse ancak asıl nihai hedef olan, dinginliğe, sükunete, huzura, aydınlanmaya, karşıtı ‘kötülük’ olmayan ‘iyilik’e, zıddı olmayan hakk’a, inatlaşmayla gelmeyen karara, tartışmayla bulunamayacak değişmeyen ‘değ’lere, iddiasız ‘güzelliklere’ kavuşabilir, kavuşma arzusunu yitirerek.

 

Aydınlanmanın Sembolü
Aydınlanmanın Sembolü

Arzu yok. Hırs yok. İddia etmek, yargı belirtmek, analiz etmek, etiketlemek yok. Tartışmak, zıdlaşmak yok. Haklı olmak, haksız çıkarmak yok. Benlik yok, sorun yok. ‘o’na karşı ‘ben’, onlara karşı biz yok.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

’biliyorum’ duygusu veren şeylerden uzak dur. ‘bilmeme’ hali içinde sessiz ol. Lakin zihin buna dayanamaz ve sizi düşünmeye zorlar ve zihniniz sizi ele geçirir.  O sizi bir köle edinmiştir. Şimdi yoksa düşünecek bir şeyler, geçmişe götürüp sizi zihninizde tartıştırır, konuşturur, çatıştırır.. yorar.. size bir ‘benlik’ üretir.. sizi geleceğe götürür.. Zihniniz sizi kaygılandırarak kendisine bağımlı kılar. Artık bir kölesinizdir. ‘her şey kontrol altında’ diyerekten sizi sessizlikten, dinginlikten uzak bir ürpertiye, korku, kaygı, şüphe ‘ben’liğine sokar.  Her düşünce çok önemliymiş gibi davranır.  Kavramlar bir hapishanedir.  İnsan zihni, bilme, anlama, yargı belirtme, kontrol etme arzusuyla kendi görüşlerini gerçek olan şeyle değiştirir.

 

Can sıkıntısı, öfke, üzüntü, korku.. bunların hiçbirisinin gerçek ‘siz’ ile ilgisi yoktur. Bunlar sizin olan şeyler değildir. Bunlar zihinsel koşullanmalar, algılamalardır. Gelirler ve giderler. Tabiatıyla gelip giden hiçbir şey siz değildir. Gelip giden şeylerden beslenmeyin, onları ciddiye almayın. Onlar bir yanılsama, bir illüzyondur.  Hiçbir düşünce gerçeği ihata edemez. ‘lâ ilahe illallah muhammedurresulullah’ levhası gerçek bir tevhid değildir. Tevhide işaret-ediştir. Zikir bu derinliğe ulaşmak için vardır. zikir, bu sözü kelime ve kavram bazında geçip onun sahici tesiriyle buluşmak ve onurlanmak için vardır.

 

Her insan az ya da çok bir ‘kurban’ kimliğine sahiptir. Bütün kırılma ve incinmelerin temelinde biraz da bu vardır. İçerleme ve yakınmalar buradan doğar. Nefis her şeyle bir çatışma hali içinde olmak ister. Herkes mutlu ve huzurlu olmayı ister ama buna gücü yetmez zira çatışma’ya bağımlıdır. Tartışmaya, haklı çıkma isteğine. Daha iyi olma, daha . daha.. kıyaslamalarla gelen şeylere bağımlıdır.. kıyasla gelen kıyasla gidecektir. Sizin değildir. Siz o değilsinizdir. 

 

‘yarın diye bir şey yoktur’ diye bir kitabı vardır Tarık Buğra’nın. Evet, yarın yoktur. Hayatın , geçmiş, şimdi ve gelecek diye bölünmesi zihin ürünüdür ve sakat bir şeydir, gerçek değildir. Geçmiş ve gelecek, di, dı, miş , mış, ecek , acak, tüm bunlar düşünme formlarıdır. Düşünmemiz gerektiğini de nerden çıkardık? Her şey ‘şimdi’ de vücud bulur. Batıda anı yaşa anlamında ‘carpe diem! denir. Kadim İslam ve doğu geleneği bu durum için sufi’yi tanımlarken ‘sufi; ibn’ül vakttir’ demiştir. Yani, vaktin çocuğu. Bunun dışında ‘ebul vakt’ olanlar da vardır ki henüz onlara gelmedik.

 

İçinde bulunduğumuz ana, aşılması gereken bir ‘an’ olarak baktığımızda hayat bir cehenneme döner. ‘başkaları cehennemdir’ sözü biraz da bu halde söylenmiştir. Çoğu zaman bir çok iş yapmayla karşı karşıya geliriz ve hangisini önce yapacağımızı şaşırırız. Neden?   Yapmak ve  yapma yoluyla varmak istediğimiz netice arasında bir seçim zordur. Gelecekte varılacak sonucu önemsemek şimdiyi yadsımaktır, yüksünmektir. Oysa elimizde şimdi’den başka bir şey yoktur.

 

Kaos teorisi: fizik kanunları (quantum) der ki; hiçbir şey birbirinden ayrı değildir, yalıtılmış hiçbir şey yoktur. Her şey birbirine bağlıdır. Her şey her şeyle ilgilidir.  Siz şimdi olan’ı kabul ettiğinizde, ona ‘evet’ dediğinizde yaşamak’la aynı safa geçersiniz. Meyus olmaz, olumlu olmanın ‘ol’u içine girersiniz..olanı örtmez, ümitsizliğe düşmezsiniz.  ‘kûn fe yekûn’.. rıza makamı.. allahın bizden razı olmasını istiyorsak, evvela bizim allahtan razı olmamız gerekir. Razı olmanın yolu şimdiyi , olanı kabullenmek, teslim olmak ve şimdiyi onurlandırmak ve şimdideki ‘allah’ ile onurlanmak..  

 

‘Hayatım’ dediğiniz şey bir içerikler silsilesidir. Gerçek ‘siz’ değildir. Siz düşünceleriniz, duygularınız, deneyimleriniz, paranız, elbiseleriniz, çocuklarınız, dininiz, peygamberiniz değilsiniz. Siz hayatın ve gerçekliğin içeriği değilsiniz. Siz saf bilinç olmalısınız. Siz şimdi, siz ‘siz’siniz.hadis-i kudside de belirtildiği üzere;  ‘gizli bir hazine idim, bilinmek istedim ve insanı yarattım’ insan bilinme mahallidir. Hayatınızın koşullarını, nerde yaşadığınızı, maaşınızı, eğitim durumunuzu düzenleyerek değil, en derin düzeyde kim olduğunuzu idrak ederek aydınlanır, bilge olursunuz.

 

İnsan ‘kendi’ni bilemez. O ‘kendisidir’. ‘ben’ kendini bir bilgi nesnesine dönüştüremez. Gerçekten kim olduğumuzu bildiğimizde bunun alameti şudur: kalıcı bir huzur ve canlılık. Tazelik. Berrak bir sevinç.  Nefs-i safiye. Her şey net. Her şey tam. Ne eksik ne fazla. 

 

Yaşam durumunuzu değiştirerek huzuru bulamazsınız. Nereye giderseniz gidin kendize gidersiniz. İçinizdeki ‘siz’e.. siz aydınlanmış değilseniz her yer karanlıktır sizin için.

 

 

Haliniz ‘iyi’ ve ‘kötü’ yargılarına bağlı olmadığında siz gerçek bir  bilge olmuşsunuzdur. Bizim yunus ne der, Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa erinirim.. bir Osmanlı bilgesi Amiş efendi damadı Bâbanzade Ahmed Naim efendiye şöyle demiştir: matlubun husulü veya adem-i husulü nezdinde müsavi değilse nakıssın evladım. Kıymetli hocam Turhan Bey, her telefon görüşmemizde halimi sorar, birkaç şeye yakındığımda şöyle derdi: evladım, bir şeyleri yoluna koymaya çalışma, dünyada hiçbir şeyi yoluna koyamazsın. Sonuçları boş ver. Sadece yap!

 

Bir Zen üstadına ‘zen bilgeliği’nin özünü sormuşlar, üstad; ‘her seferinde tek bir şey yapmak’ demiş.

 

 

Bir şey istemeyiz ama verirlerse de reddetmeyiz demiş büyükler. Ne red, ne de cehd! 

 

Bir çok insanın yaşamını arzu ve korku yönetir.  Arzu, daha tam olarak kendiniz olabilmeniz için kendinize bir şeyler katma ihtiyacıdır. Tüm korku bir şeyleri kaybetme ve böylece küçülme, değer kaybetme ve daha az olma korkusudur.

 

Bütün deneyimlerin geçici olduğunu, dünyanın bize kalıcı bir şey vermediğini idrak ettiğimizde teslimiyet kolay olur. Arzu ve korku bizden gider. O vakit insanlarla bir şeyler paylaşmaya, deneyimlere ve faaliyetlere katılmaya devam ederiz ama bunları nefsimizin arzuları ve korkuları olmadan yaparız. Artık bir durumun, kişinin, yerin ya da olayın bize doyum veya mutluluk vermesini talep etmez ve onun geçici ve kusurlu yapısının öylece olmasına izin veririz. Kabul ederiz. Red etmeyiz, cehd etmeyiz.  Olan ile tartışmadığımızda zorlayıcı bir düşünme ve bunun getirdiği bir kasıntı itilimine düşmez kabul etmenin verdiği dinçlik ve dinginliği hissederiz. Orada oluruz.  Yargıların bir formu vardır. Biçimi, yapısı. Farkındalık içinse boşluğa gerek vardır.  Kendinizi bu geniş farkındalıkta idrak edebilirsiniz.  Sui zan yok, kıyaslama yok, kıskançlık yok, arzu yok, yetersizlik, suçluluk, kurban duygusu yok.

 

Allahın dediği olur!

Bunu pek çok yerde görmüşsünüzdür. 

Allahın dediği oldu!

Bunu da ilk defa burada gördünüz belki. Bir de böyle bakalım. Kalem yazdı ve kurudu.

 

 

Kendiniz olun! Tepkiselci bir kişilik geliştirip her şeye ‘hayır’ demeyin. Nefsinizi böylece haklı, zeki çıkartıp başkalarını küçük düşürüp egonuzu şişirmeyin. Taklit etmeyin. Özenmeyin. İddiasız olun. Tartışmayın. Affedin. Bağışlayın. Geniş olun. Himmet sahibi olun. Başkalarının kusurlu, eksik yanları, zaafları sizin güçlü yanınız olmasın. Gıybet etmeyin. Dedikodu yapmayın. Başkalarının gizli hallerini, ayıplarını araştırmayın. Kendinizi diğerlerinden üstün göreceğiniz her şeyden kaçının. Şekillere takılmayın. Gerçeği isteyin. Sahici olun. Yalan ile hakikatin tadı farklıdır. Farkın farkında olun. Sessiz ve dingin olun. Az konuşun. Az yiyin. Az uyuyun. Aklınız nefesinizde olsun! Nefsin yolu nefestir. Nefesinizi hissedin. İçinize bakın. Ne var içinizde, öfke? Kin? korku? Şehvet? Şöhret? Her neyse .. içinize bakın ve dinginleşin. İçinizdeki sesi susturabilir misiniz? İçinizde kiminle tartışıyorsunuz? Neyi haklı, haksız bulmaya uğraşıyorsunuz.. bunları geçin.. farkında olun zihniniz size oyun oynuyor.. onun bir oyuncağı olmayın. Aklınız nefesinizde olsun!

 

İlişkide bulunduğunuz insanlardan bir şey istemeyin, bir beklenti halinde olmayın. Sadece orada olun. Onu dinleyin. Onu samimiyetle, içtenlikle dinleyin. Ona ‘kendisi’ olabileceği bir ‘boşluk’ açın içinizde.. dinlemek ona yer açmaktır. Dinlemek neden zordur? Çünkü bir insana yer açmak zordur. Nefsinizin hoşuna gitmez. Onun iktidar alanı azalır. Sizi dinliyor gibi yapan bir çok insan aslında sizin sözlerinizi değerlendiriyor ya da söyleyeceği bir sonraki sözü hazırlıyor olabilir. Belki de kendi düşünceleri içinde kaybolmuş sizi dinlemiyordur. Gerçek dinlemek çok azdır.   Ama bunu yapabilirseniz işte asıl güzellik ordadır. Başkalarına, onların kendileri olabileceği ‘boşluklar’ açın. Yargılamayın. Bırakın öyle olsun.  Gerçek sevgi hiçbir şey istemez. Beklentisi yoktur. Gerçek erenler Allah’tan bir şey istemekten hicab ederler. Onlar razıdırlar. Teslim olmuşlardır.

 

Her şerde bir hayır vardır. Acele etmeyin.

 

Yargıladıkça, etiketledikçe kategorize ettikçe yanılırız. Yaşamı bütün algılayın. Tevhid budur. Her ne olmuşsa, başka türlüsü olamazdı. Bırakın olan olsun. Olmuş olmamış olamaz. Olacak olan da olacaktır.

 

Yorum yapmayın. Bir takım şeyleri kötü, çirkin sıfatlarla nitelendirip buradan kendinize mutsuzluk yemleri üretip egonuza kimlik kazandırmayın. Haklı çıkmak istemeyin, haksız çıkarmak isteyeceğiniz şeyler aramaktan uzak durun. İçerlemeyin. İncinmeyin. Unutmayın ki; incinmek, incitmekten beterdir. İncinmek, ‘bunu bana nasıl yaparsın’ ‘bu da mı başıma gelecekti’ gibi kibrin, kişilik bozukluğunun bir göstergesidir. İncinmek; daha derinlerde incelendiğinde hasta bir kalbin, dünyaya bağlanmış bir insanın bağımlı olduğu bir eylemdir. Görünüşte kötü olan  bir şeyi isimlendirdiğiniz de duygusal bir kasılmaya uğrarsınız. İsimlendirmediğinizde ise huzurlu olursunuz.  Bediüzzaman hazretleri ne güzel buyurmuşlar: batıl şeyleri iyice tasvir, safî zihinleri idlâldir. Ne de olsa baki kalan şu kubbede bir hoş sada imiş! İyi şeyleri görün. Kötülükleriyle bilinen bir kişi anıldığında iyi yönlerini görmeye çalışın. Eleştirmeyin. Sessiz ve dingin olun. İçinize bakın.  Bir şey yaparken içinizde bir hafiflik yoksa onu bırakın. Yaşam hafif bir şeydir. Efendimize günah nedir diye sorduklarında, günah içinizi tırmalayan, sizi sıkan şeydir demişler. Vesveselere kulak vermeyin. Onlara değer vererek onları içinizde şişirmeyin, büyütmeyin. Geldiği gibi gidecektir. Mücadele etmeyin. Ona bir ‘var’lık olarak bakmayın. Huzuru aramayın. Aramak hep gelecekte ulaşacağımız bir şeyi istemektir. Bu ise mutsuzluk vericidir. Aramayın. Derin ve sessiz bir göl gibi olun. Tepkisel olmayın.

 

Yumuşak huylu, alçak gönüllü olun. Hikmetin başı hilimdir. Ve sular alçağa akar.

 

Batıl şeyleri tasvir etmekten uzak durun.

Hakikati de tasvir etmeyin. Onu yaşayın.

Hakikat olun. Zaten o’sunuz. Sadece farkında olun. Furkan ile olun.

 

 

Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler!

 

 

Hakdan gelen şerbeti içtik Elhamdülillah

Şol kudret denizini geçtik Elhamdülillah

Kuru idik yaş olduk, ayak idik baş olduk

Havalandık kuş olduk, uçtuk Elhamdülillah

Yunus miskin , çiğ idük , bişdük Elhamdülillah

 

 

 

 

 

                                 mustafa ijaz  / 01.04.07,  Erzurum

ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİ İÇİN OKUMA LİSTESİ

OKUL BİTER OKUMAK BİTMEZ
O K U L B İ T E R O K U M A K B İ T M E Z

aydınlanma ve entelektuel vizyon

O K U M A   L İ S T E S İ

1 1 0   k i t a p –

1) Eckhart Tolle : ~Şimdinin Gücü (Akaşa Yay)

~Dinginliğin Gücü ( Akaşa Yay)

~Varolmanın Gücü ( Koridor Yay.)

2) Ersin Nazif Gürdoğan : ~Görünmeyen Üniversite (İz.)

~Kirlenmenin Boyutları (İz.)

3) Rasim Özdenören : ~ Gül Yetiştiren Adam

4) Dücane Cündioğlu: ~ Cenab-I Aşka Dair

~PhiloSophiaLoren

~Göz İzi

~Hakikat Ve Hurafe

~ Daireye Dair

6) Felsefenin Temel Disiplinleri / Heinz Heimsoeth / Doğubatı Yay.

7) Filozofların Özellikleri / Prof.Dr. Nihat Keklik / Köprü Yay.

8) Abdullah Yıldız / Namaz / Pınar Yay.

9)Felix Marti İbanez / Felsefe Öyküleri / İmge Kitabevi

10) J. Krishnamurti : ~ Zihin Ve Düşünce Üzerine

~ Öğrenme Ve Bilgi Üzerine

~Doğa Ve Çevre Üzerine

~İlişki Üzerine

~Özgürlük Üzerine

~Doğru Meslek Üzerine

~Sevgi Ve Yalnızlık Üzerine

~Yaşamak Ve Ölmek Üzerine

~Hakikat Üzerine

(Ayna Yayınevi)

11)Okulsuz Toplum – İvan İllich

12) Cehennemde Bir Mevsim – Aydınlanışlar / Arthur Rimbaud / İz Yay.

13) Cahit Zarifoğlu : ~ Yaşamak

~ Bir Değirmendir Bu Dünya

14) Sezai Karakoç: ~Gün Doğmadan ( Bütün Şiirleri)

~ Yitik Cennet

~ Kıyamet Aşısı

15) Japon Savaş Sanatı / Thomas Cleary / Anahtar Kitaplar

16) Nurettin Topçu : ~ İsyan Ahlakı

~ Yarınki Türkiye

~ Amerikan Mektupları

17) Ahmet Haşim / Bize Göre

18) Tibetin Gençlik Pınarı 1. Ve 2. Kitap / Dharma Yay.

19) Nihat Genç : ~ Memleket Hikayeleri ( Cadde Yay.)

~ Edebiyat Dersleri (Cadde Yay.)

20) Müslüman Olmam Neyi Gerektirir / Fethi Yeken / Ravza Yay.

21) Oğuz Atay / Korkuyu Beklerken / Tutunamayanlar/ İletişim

22) Hakan Albayrak Kitabı / Vadi Yay.

23) Hakan Albayrak / Bismillah Hotel / Vadi Yay.

24) Azgelişmişlik Üstünlüktür / Lütfi Bergen / Ülke Kitapları

25) Nietzsche Ağladığında / Irvin Yalom / Ayrıntı Yay.

26) Gog / Giovanni Papini / İş Bankası Yay.

27) Göğü Delen Adam Papalagi / Ayrıntı Yay.

28) Kayıp Medeniyetler / Elif Kıral / Carpe Diem

29) Carpe Diem Yayınları /Ruha Dokunan Düşünceler Serisi Kitapları

30) Tarihi Değiştiren Bilginler / Ali Çimen / Timaş Yay.

31) Simyacı / Paulo Coelho

34) Bir Çift Yürek / Marlo Morgan

35) Yer Altından Notlar / Dostoyevski

36) İtiraflarım / Tolstoy

37) Sabah Namazına Nasıl Kalkılır? / Cemil Tokpınar

38) Aylak Adam / Yusuf Atılgan / yky .

39) Asaf Halet Çelebi Biyografisi / Yazar: Mustafa Miyasoğlu / Akçağ Yay.

40) Jurnal 1 – 2 / Cemil Meriç

41) İtiraflarım / J.J. Rousseau

42) Puslu Kıtalar Atlası / İhsan Oktay Anar

44) Mekkeye Giden Yol / Muhammed Esed / İnsan Yay.

45) Gariplerin Kitabı / İan Dallas / Şule Yay.

46) Şey Efendinin Rüyasındaki Türkiye / İsmail KARA / dergah yay.

47) Gelin Tacı / Ataullah İskenderi

48) Aşktır Asıl Şarap / Robert Frege / Keşkül Yay.

49) Müfredat (2 cilt) / Ragıb El-İsfehani / Çıra yay.

50) Doğal Yaşam ve Başkaldırı / H.D. Thoreau / kaknüs yay.

51) Yakin Risalesi / Martin Lings / Vural yay.

52) Füsus-ul Hikem/ İbn Arabi / Kırkambar kitaplığı

53) Bu ülke / Cemil Meriç / iletişim.

55) Kubbeyi Yere Koymamak / Turgut Cansever / Timaş.

56) Bu Bir Pipo Değildir/Michel Foucault

57) Küçük Ağa / Tarık Buğra

58) İsmet Özel -TahrirVazifeleri/Üç Mesele/Sorulunca Söylenen/Kırk Hadis/Kalın Türk/Erbain

59)Aklını Kullan Aksini düşün / Paul Arden / Boyner yay.

60) Yüzyılların Yüz Kitabı / boyner yay.

61) Tao Te Ching / Lao-Tzu

62) Seçmeler / Konfüçyüs

63) Kendim İçin Düşünceler / Marcus Aurelius

64) Yolunu Şaşıranlara Klavuz / İbn Meymun

65) Hükümdar / Niccolo Machiavelli

66) Denemeler / Montaigne

67) Don Kişot / Miguel De Cervantes

68) Metot Üzerine Konuşma / Rene Descartes

69) Savaş Ve Barış / Lev Tolstoy

70) Böyle Buyurdu Zerdüşt/ Friedrich Nietzsche

71) Dava / Franz Kafka

72) Yusuf Has Hacib /Kutadgu Bilig

73) Tolstoy / Sanat Nedir

74) Sadık Hidayet / Kör Baykuş

75) Nora K – Vittorio Hösle / Ölü Filozoflar Kahvesi

76) Elias Canetti / Kitle ve iktidar

77) Mevlana / Divan-ı Kebir

78) Max Scheler / İnsanın Kosmosdaki Yeri

79) Marlo Morgan / Sonsuzluğun Mesajı

80) Ludwig Wittgenstein / Felsefi Soruşturmalar

81) İlhami Çiçek / Satranç Dersleri

82) Gabriel G. Marquez /Yüzyıllık Yalnızlık

83) F. Kafka / Değişim

84 ) Gülistan / Sadi

85) İlk Modernler / William R. Everdell / yky.

86) Suyun Gizli Mesajı / Masaru Emoto / Kuraldışı Yay.

87) Tanrılar Okulu / Stefano Elio D’Anna

KİTAPLAR

Kitaplarla yeni hayatlar kurulmaz; ütopyalar yaşanmaz; toplumsal hareketler doğmaz.

Kitaplar cevap vermez, sorusu olanlarla konuşur. Onları soru/cevap yalnızlıklarından kurtarır.

Kitaplar kişiyi çoğaltmaz. Mahremiyeti arttırır.

Kitaplarla hayat hissedilmez, anlaşılabilir belki.

Kitaplar kendisiyle, Öteki’yle hayatın seçilmiş boyutunda sahiden buluşmak isteyenler ve bunu gerçekleştirmek amacıyla sahiden çaba gösterenler için basit yol göstericilerdir.

Kitaplar, öteki dünyada ödüllendirilme beklentisine dayanan dinsel ahlâkla yetinmeyerek daha insani derinliklerin peşine düşenler için dünya bilgisini edinme ve hayal etme kapasitesini zorlama araçlarıdır.

Kitaplar karşı ve yana olmayı seçenler için vardır.

Yada sıkılanlar için basit vakit öldürücülerdir.

A b d û l g a f f a r  E l – H a y a t î

Hayata Dair Meseleler , s.116 , Mesele Neşriyat, 1896, İskenderiye çev: Osman Fuad

CERN DENEYİ ve ARKHENİN KISA TARİHİ

Cern Deneyi : Yeni Fizik konferansı | Atatürk Üni. 2008

 Cern Deneyi & Arkhenin Kısa Tarihi Konferans PPT Dosyası

 

From Water to Higgs Particle: The Short History of Arche”, 5th International Student Conference of the Balkan Physical Union, ISCBPU-5, Bodrum, 21-24 Ağustos 2007, sayfa:74 (Sözlü bildiri). |

 mustafa ijaz

 

 

 

 

ABSTRACT

 

An answer to the question “What is arche?” acts a basic role on the structure of many ontological and epistemological matters in both philosophy and physics. The idea of an arche was first philosophized by Thales of Miletus, who claimed that the first principle of all things is water. Since then, many elements and principles have been proposed by philosophers from atoms (Democritos) to numbers (Pythagoras) during the Ancient age. After turning into the atom idea with J. Dalton in early 19. century, the idea of arche has been discussed by physicists and an atom was considered to be an initial and indivisible matter. The dramatic and historical discoveries in 20. century produced many new basic particles from quarks to leptons. Current theories and paradigms in high-energy and particle physics propose a new particle called Higgs boson, which is a hypothetical massive scalar elementary particle predicted to exist by the Standard Model. We wonder if we find out this outstanding particle, which can be considered as an arche proposal. Will this most expensive experiment in the history of science, which will be carried out using LHC in CERN, be able to provide a satisfactory solution to the arche idea?

 

Key concepts: Arche, Higgs, Philosophy, Particle Physics

 

1.GİRİŞ

 

Konumuz; En kadim soru cevaplanabilecek mi?

 

Peki, en kadim soru ne?

ARKHE NEDİR?

Bu soruya vereceğimiz cevap ontolojik ve epistemolojik düzeyde pek çok düşünce sisteminde yargı ve sonuç cümlelerinin yapısını oluşturur.

Gerçeklik sadece görünüşlerden mi ibarettir?

Yoksa görünüşlerin arkasında bir temel var mıdır?

Yani arkhe var mıdır? Varsa nedir? Madde midir, ilke midir? Tek yada çok mudur?

 

2. ARKHE NEDİR?

Arkhe nedir? Sorusu insanlık tarihinin en kadim ve mistik (gizemli) sorusudur. 

Felsefenin kurucuları sayılan ’doğa filozofları’nın felsefi düşünceye ilk adımı; bir ilk neden, ilk temel töz, temel madde, temel ilke; yunanca arkhe sorusu üzerinde düşünmeleridir. Russel’in arkhe tarifi anmaya değerdir; ” arkhe: görünüşlerin asıldığı varsayılan imgesel bir çengel.”

 

Arkhenin bazı özellikleri şunlardır:

  1. Başlangıçtaki Temel Madde (Initial Basic Matter)
  2. Temel Öz (Basic Substance)
  3. Bölünemeyen En Küçük Parça ( Indivisible  )
  4. Sonsuz ve Tek ( Eternal and Unique)
  5. Kendi Kendinin Nedeni ( The Cause of Itself)
  6. Her Türlü Yüklemin Öznesi ( The Subject of Every Various Predicate)
  7. Kendinde Şey ( The Thing In Itself)
  8. Dünyanın İlk Nedeni, İlkesi ( First Principle of The World)

 

Bu özellikler ortaya konulurken arkhe ilke yada madde olarak iki türde düşünülmüştür. Arkehin ilke mi yoksa madde mi olduğu ise başka bir yazının konusudur.

 

 

3. ARKHE TARİHİ

 

Bu çalışma esnasında Arkhe’yi dört disiplinde ele alacağız.

  1. Mitoloji
  2. Teoloji (kutsal metinler)
  3. Felsefe
  4. Fizik

 

4. MİTOLOJİK DÜŞÜNCEDE ARKHE

 

Mitolojik düşüncede evrenin başlangıcı karışıklık, belirsizlik ve sonsuz boşluk anlamına gelen Khaos’tur. Khaos içinden once Gaia (toprak ana) doğdu. Gaia’dan Uranos (gökyüzü) , Pontos (deniz) ve dağlar oluştu. Bunlarla birleşerek şekillenmeye başlayan evreni tanrısal varlıklar doldurdu ve güzellik , düzenlilik anlamına gelen Cosmos’a ulaşıldı.

 

5.KUTSAL METİNLERDE ARKHE

 

Arkhe nedir sorusuna kutsal metinlerde de verilmiş cevaplar vardır ve kutsal metinlerin kendi iç disiplinleri açısından önemlidir.

 

Bazı kutsal metinler ve arkhe sorusuna verilen cevaplar şunlardır

 

  1. Tevrat ( The Old Testament ) ; Su
  2. İncil ( The New Testament)   ; Söz (Matta: Önce Söz Vardı.)
  3. Kur’an- ı Kerim ; Su (Enbiya Suresi,30) Ve Söz (Kûnfeyekûn)
  4. Hint, Çin, Japon Kutsal Metinlerinde ; Boşluk (Void,Vacuum)

 

6.FELSEFİ DÜŞÜNCEDE ARKHE

 

Felsefenin en temel konusu varlık felsefesidir. Varlık felsefesinin de bel kemiği ‘arkhe’ sorunudur.

 

 Felsefe tarihi Arkhe nedir? sorusuna verilmiş cevaplardan oluşmuştur desek yeridir.

“ hiçten hiç bir şey çıkmaz” ( ex nihilo, nihil fit) ilkesiyle yola çıkan Miletos Okulu düşünürlerinden  Thales Arkhe nedir? Diye sormuş ve su diye cevaplayarak yüzyıllarca sürecek bir tartışmayı başlatmıştır.

 

 Filozofların arkhe sorusuna verdiği cevaplar şunlardır :

 

•        Thales ~ SU

[Kadim felsefenin bir anlamda tarihini yazmış olan Aristoteles, Thales’i bu sonuca, herşeyin sıvı bir varlıktan beslendiği, sıcağın da sudan türeyip, suyla beslendiği, herşeyin tohumunun nemli bir yapıda olduğu gözleminin götürdüğünü söyler. Buharlaşma, suyun buhar ya da hava olabilmesini, donma ise suyun toprağa dönüşümünü akla getirmiştir. Onu arkhenin su olduğu sonucuna götüren nedenler ne olursa olsun, onu felsefe tarihinde önemli kılan unsur, verdiği yanıttan çok, sorduğu “Temel töz nedir?” sorusudur.]

 

•       Herakleitos   ~Ateş

[Herakleitos (# İ.Ö. 540 – 480)  Miletos geleneğine bağlı olmayan bir İonia’lıdır. (Ephessus) Ateşi  temel töz sayar. Ona göre her şey, ateşteki alev gibi, başka bir şeyin ölümünden doğmaktadır. Zıtlıkları (çelişkileri) görerek “her şey akar” (değişir – panta rei) tezini ortaya atmıştır. Herakleitos’u, kendinden önceki düşünürlerden ayıran en önemli özellik burada yatmaktadır. Miletos okulu temel tözü, kalıcı, kendi kendisiyle özdeş, doğanın değişmeyen neni olarak betimlemişti. Düşünürümüz bu teze karşın, “her şey akar” prensibinden hareketle, “temel töz, ateş olmalıdır” sonucuna varmıştır. Mevcut maddelerden, başka maddeler çıkartabilen tek nen ateştir. Evren’de, kalıcı bir madde varmış gibi düşündüğümüzde, büyük bir yanılgı içersine düşeriz. “Aynı nehirde iki kez yıkanmak mümkün değildir.” Akıp giden suları yüzünden o artık başka bir nehirdir.] 

 

•       Pythagoras ~  SAYI (Quantum kuramı son geldiği noktada her şeyi ‘sayı ‘ ile ifade etmektedir. Her şeyi, ama her şeyi.)

•       Anaximenes ~  Hava-Nefes-Ruh

[Anaksimenes’e (# İ.Ö. 570-526) göre temel töz, havadır. Ruh havadır. Onun felsefe alanındaki yeniliği ise, ilk kez olarak birlikten çokluğa geçiş süreci üzerinde, varolan herşeyin havadan nasıl varlığa geldiğini açıklamaya yoğunlaşmış olmasıdır. Birlikten çokluğa geçiş sürecini açıklarken, dudaklarımızı birbirine yaklaştırıp avucumuza üflediğimiz zaman, ağzımızdan çıkan havanın soğuk, ağzımızı fazlaca açıp, avucumuza üflediğimiz zaman da, ağzımızdan çıkan havanın sıcak olması gözleminden yararlanarak, sıkışma ve seyrekleşme kavramlarına ulaşmıştır. Ateş süzülmüş / temizlenmiş havadır. Hava yoğunlaştığı anda, önce su olur. Arkasından yoğunlaşma arttıkça toprak ve nihayet taş oluşur. Anaksimenes’teki seyrekleşme ve sıkışma kavramları, birlikten çokluğa geçiş sürecini açıklamaya yaradıktan başka, her tür niteliği, niceliğe indirgeme girişimini temsil eder.Anaksimenes, yukarda özetlenen görüşleri ile felsefeye, çok önemli iki soluk getirmiş bir düşünürdür;1-  Felsefî düşünceye ilk defa girdiğini söylediğimiz “ruh kavramı”, Anaksimenes’e göre insan vücuduna hayat veren, onu canlı ve ayakta, daha da önemlisi bir arada tutan, cansız bir yığın hâline dönüşüp dağılmasını önleyen nendir. Nasıl ki Evren’i kuşatan hava, onu ayakta tutuyorsa, aynı şekilde içimizdeki nefes, aldığımız soluk olarak ruh da, bize can verir. Buna göre, ruh insan varlığındaki hareket ve canlılık ilkesidir.2-  Temel töz (arkhe) kavramından, diğer maddelerin nasıl oluştuğu sualine mantıklı yanıtlar getirmeye çalışmıştır. Hava yoğunlaşması ile gevşemesinin, diğer maddeleri ortaya çıkaran süreç olduğu görüşü, bu alandaki ilk nicel teori olarak bilinmektedir.]

•       Anaximandros ~  Sonsuz

[Temel töz, sonsuz ve tükenmez olmalıdır. Su gibi nicel açıdan sınırlı bir maddeden, Evreni meydana getiren sonsuz varlık kütlesi doğamaz. Sonsuz sayıda Evren olduğunu öne süren Anaksimandros’a göre, sonsuz miktarda maddenin mevcudiyeti gereklidir. Bu yüzden ana maddeyi, “aperion” (sınırı olmayan madde) olarak isimlendirmektedir. Bilinen elementlerden herhangi biri temel töz olsa idi, diğerlerini kaçınılmaz olarak egemenliği altına alırdı. Hava soğuk, su nemli, ateş sıcaktır. Bunlardan biri sonsuz hacimde olursa, diğerlerini derhâl ortadan kaldırır. Bu yüzden  ana töz, kozmik (evrensel) çatışmada tarafsız olmalıdır. Başka bir deyişle, değişme, doğum ve ölüm, büyüme ve küçülme, bir öğenin sınırlarını diğerinin aleyhine olacak şekilde genişletmesinin bir sonucu olduğu için, suyun doğasına aykırı bir yapıda olan öğe ya da şeylerin, su içinde nasıl olup da eriyip gitmedikleri sorusuna doyurucu bir açıklama getirilemez. Sudan, yalnızca ıslak ve soğuk olan şeyler türeyebilir. Oysa, dünyada sıcak ve kuru olan şeyler de vardır. Suyun nitelik bakımından belirli olmasının yarattığı güçlükten kurtulsak bile, bu kez suyun nicelik bakımından sınırlı oluşunun yarattığı güçlük karşımıza çıkar. “O hâlde temel töz, (arkhe) belirsizdir.”]

 

•       Anaksagoras  ~ Üstün (tanrısal) Akıl (Nous)

[algılamalarımız bize Evren’i, düzen gereği bir bütün olarak gösteriyorsa, bu düzeni bir amaca (telos – ilâhî amaç) göre düzenleyen bir kuvvet de mevcut olmalıdır. Anaksagoras bu mantıktan hareketle, yaratılışı / oluşu (genesis) meydana getiren ilkeye, düşünme yetisine olan benzerliği yüzünden, “NOUS” adını vermiştir. “Nous” gayri maddî  bir kavram değildir. O da bir maddedir ama, pek özel, ince ve seçkin bir maddedir. Evren’deki oluşu meydana getiren hareketin başlangıcıdır “nous”. İlk hareketi gerçekleştiren kuvvettir. Bu hareket, “nous”un istediği yönde gelişmiştir.]

•       Leukippos   ~Boşluk & Atom

[Leukippos’un boşluk kavramı gerçek bir vakum ifâde eder. Var olan boşluk kavramı ile, bu boşluğun içerdiği sonsuz sayıda, küçük olduğundan görünmez, maddenin mevcut olması gereğini ileri sürmüş ve böylelikle çokçuluğun (pluralism) temellerini, mantıkî bir kesinlikle ortaya koyan ilk düşünür olmuştur.]

 

•       Demokritos ~  Atom

•       Platon ~  Idea

•       Aristo  ~ Yetkin Varlık

•       Empodokles  ~  Su+Ateş+Hava &Toprak

•       Zenon  ~  ‘Hiç (absurde,uyumsuz)’

[Elea’lı Zenon’a göre çokluk, devinim ve değişim, hem saçma, hem de uyumsuz (absurde) kavramlardır. Bunu kanıtlamak maksadiyle ortaya attığı “antinoma”lar, asırlar boyu tartışılmış, çok enteresan ögeler taşır;1-  Nesneler çokluk iseler, hem sonsuz küçük, hem de sonsuz büyük olmalıdırlar. Zira, var olanı, artık bölünemez olana kadar bölersek, bunlar büyüklüğü olmayan “hiçler” olurlar. Bunları bir araya getirsek bile, hiçlerin toplanmasından bir cesamet kazanılamaz. Yine de sonsuz küçük olurlar. Çokluğun uzayda bir yer kapladığını düşünürsek, çoğun bir araya gelmesi ile sonsuz bir büyüklük meydana gelir. 2-  Çokluk, sayıca hem sonlu, hem de sonsuzdur. Sayıca sonludur; zira ne kadar ise, o kadar olacaktır. Ama çokluk, aynı zamanda sayıca sonsuzdur. Çünki hiç durmaksızın birbirlerini sınırlarlar ve kendilerini böylelikle başka nesnelerden ayırırlar. Bu başka nesneler de, yanlarındaki başka nesnelerle sınırlıdırlar ve bu böyle sürüp gider.3-   Devinim ile ilgili kanıtlardan (antinoma’lardan) en çok bilineni, Achilleus ile kaplumbağanın yarışıdır. Achilleus ne kadar hızlı koşarsa koşsun, kaplumbağaya yetişemez. Zira o süre içersinde kaplumbağa, çok çok küçük de olsa, bir yol almış olacak ve bu devinim sonsuza dek sürüp gidecektir.4-  Bir koşu pistinin sonuna hiç bir zaman ulaşamazsın. Zira pistin önce yarısını, sonra kalanın yarısını, sonra yine kalanın yarısını koşman gerekir. Bu böyle sonsuza dek sürer, gider. Sonlu bir zaman içersinde, sonsuz uzay aralıkları geçilemez. 5-  Ok Paris’e asla erişemeyecek veya onu asla vuramayacaktır. Zira ;a)   Uçan ok, her anda belli bir noktada olmak zorundadır. Belli bir noktada bulunmak demek, durmak demektir. Ok, hareketinin her hangi bir anında duruyorsa, katetmesi gerekli yolun tamamı itibara alındığında da durmaktadır. Duran ok, Paris’i vuramaz.b)   Ok Paris’e erişmek için bir çizgi üzerinde (bu bir parabol olsa bile) hareket edecektir. Çizgi, geometrik olarak sonsuz noktadan meydana gelir. Okun bu sonsuz noktayı, sonlu bir zamanda katetmesi olası değildir.Zenon’un tüm bu “antinoma”larını, salt mantık süzgecine vurmazdan önce; –    “var olanı bir çokluk ve hareket diye düşünürsek, çelişkiye düşeriz.-    Öyle ise varlık, ancak bir, tek ve hareketsiz olabilir” ]

 

 

•       Descartes   ~Tanrı

•       Hobbes ~  Madde

•       Spinoza ~  Tanrı & Tabiat

•       Leibniz   ~ Monad

•       Hegel  ~  Geist

•       Marx ~  Madde  (maddeki değişim)

•       Dewey ~   Modulasyon

•       Sartre ~ İNSAN

.

7.   FİZİKTE ARKHE

 

 

Atomculuk ilkçağda Demokritos tarafından ortaya atılan bilimsel bir hipotezdir. Atom düşüncesinin açıklaması kavramsal-felsefi değil, ilke olarak deneysel anlamda yanlışlanabilir savlar dizisinden oluşur.  Bir süre unutulan atom düşüncesi Lucretius ve J.Daltonla birlikte 19. yy’da tekrar ele alınmış, modern kimya ve modern fiziğin bel kemiğini teşkil edecek bir duruma gelmiştir. Evrenin başlangıç hikayesi olan Big-Bang’ın ve Einstein’ın temel görelilik kuramı’nın açıklanmasında, Heisenberg ‘in belirsizlik prensibinin yapısında Standart Modelin öngördüğü temel parçacıklar** önemli bir yer tutar. Standard Modelin öngördüğü ,henüz gözlemlenmemiş en ünlü parçacık higgs parçacığıdır.

8.   HİGGS : TANRI PARÇACIĞI

Peter Higgs 

Nobel ödüllü fizikçi Leon Lederman tarafından  ‘tanrı parçacığı’ diye tarif edilen higgs parçacığı Standart Model’de parçacıkların nasıl kütle kazandıkları sorusuna 1966’da Peter Higgs tarafından verilmiş bir cevaptır. Standart Model, skaler bir alan olan higgs alanıyla etkileşen parçacıkların kütle kazandıklarını öngörür. Higgs alanı sıfır değil de sıfırdan farklı bir değere sahip olduğu zaman en düşük enerji durumunda olur. Higgs parçacıkları en düşük enerji durumlarında bulundukları sürece tamamen görünmez olurlar ve bu yönüyle eşyaya ve olaylara ( hareketlere) bildiğimiz, algıladığımız özellikleri sağlarlar. Boş uzay tamamen higgs parçacıkları ile doludur. Bilim tarihinin en ünlü denkleminde de higgs öngörülür: E= mcc : yapışma enerjisi ; higgs parçacığının yapışma enerjisi ne kadar güçlüyse kütle de o ölçüde büyük olur.

 

SONUÇ

Geçtiğimiz gün Cern’de LHC (the large hadron collider) ‘de yapılaN proton-proton çapışmasında gözlenmesi beklenen Higgs en kadim sorunun (ARKHE NEDİR? ) cevabı olabilecek mi? Bekleyip göreceğiz.(tabii, saniyenin milyarda biri zamanda ne görebilirsek )

 

 

dipnot: 6.bölümdeki köşeli parantez içindeki açıklamalar Eren Erbabacan’a aittir

 

** Parçacık fiziği madde‘nin parçacıklarını ve aralarındaki karşılıklı etkileşimi konu alan fizik dalıdır. Atomaltı parçacıkları inceler.Atomaltı parçacıklar bağımsız olarak ömürleri çok kısa olduğu için normal şartlar altında gözlemlenemezler. Bu amaçla oluşturulan parçacık hızlandırıcısı denilen dev düzeneklerde, yüksek elektrik alan etkisi ile hızlandırılmış parçacıkların manyetik alan etkisi ile odaklanarak çarpıştırılması ile ortaya çıkan farklı parçacıklar incelenebilir hale getirilmeye çalışılır. Bu işlemlerin yapılmasında ve yaratılan çarpışmalarda ortaya çıkan enerji miktarları çok büyük olduğundan parçacık fiziği yüksek enerji fiziği olarak da adlandırılır.

 

______________________________________________________

konuyla ilgili popüler web ürünleri arasında ilginizi çekebilecek br tanesi:  CERN LHC RAP