‘Artistik Fikirler’ Konferansı

12 Mayıs Pazartesi günü Malatya İnönü Üniversitesindeyiz inşallah. 

Sanat, sosyal psikoloji, felsefe, teknoloji, İş hayatı, internet – yeni medya, üniversite ve gelecekten söz açıp kitaplar ve filimlerle bahsi kapatacağız.

Sakinler de kazanır diyeceğiz, hem ayrıca ‘kazanmak ne demek?’ gibi sorunsallara da değineceğiz. 

Belki şiir de okuruz.

Gelsin çaylar, gelsin dostlar..! 

—-
Mustafa Çakıroğlu

danışman – yazar

konferans

Bir Sınıf Atlama Vizyonu Olarak YALINLIK!

Eskiden sınıf atlamanın iki yolu vardır derdim.

1. eğitim 2. evlilik

artık buna bir üçüncüsünü de ekliyorum.

3. sadeleşmek

peki, basitlik / sadelik / yalınlık  nasıl anlaşılmalı?

Sadelik çoğu zaman minimalizmle bir tutulur.

Ama gerçek sadeliğe, karmaşayı ve fazlalıkları ortadan kaldırarak ulaşamazsınız.

Sadelik; doğru şeyleri, doğru yerde ve tam ihtiyaç duyulan anda sunmaktır.

Karmaşaya düzen getirmektir.

Ve her zaman, sadece “işe yarayan” bir şey yapmaktır.

Bir şeyi ilk elinize aldığınızda, yapmak istediğiniz şeyleri nasıl yapacağınızı zaten biliyorsanız,

işte sadelik buna denir.

iyi bir tasarımı görür görmez, kullanır kullanmaz fark edersiniz.

sadelik içindeki ayrıntılar, keyif yaratan küçük tatlı şeylerdir.

Bu etki bazen fark edilmez ama her zaman oradadır ve kalıcı bir deneyime katkıda bulunur.

Da Vinci’nin de ifade ettiği gibi Basitlik çok komplikedir.

“Simplicity is the ultimate sophistication”.

Sade olmak, karmaşık olmaktan çok daha zordur.

İşte bu yüzden bir çok marka ancak geliştikçe, vizyonu büyüdükçe sadeleşebiliyor.

Biraz zıplarsan üzerindeki ağları, ağırlıkları, karmaşayı görüverirsin.

Hadi zıpla! üzerindeki yükleri at ve sadeleş. 

 

s e v g i l e r

mustafaijaz

@cokbasit

işte dünyaya yön veren (pioneer) markalardan sadeleşme örnekleri

Görsel

starbucks logosunu neden değiştirdi? tıklayınız.

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

google’ın son hali

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Zamansız Yaşamak

Zamansız Yaşamak

madem ki bütün ölümler zamansız
o halde zamansız yaşamak lazım.

dolu dizgin, delifişek gibi.

elinde ateş var da titrercesine,
yüzünde hüzün var da gülümsercesine

sabah havası gibi diri
gece uykusu gibi tatlı
ikindi çayı gibi sohbetli
muhabbetli yaşamak gerek bize

konuşurken kelimelerimiz ışıldamalı sevgilim
gülerken gözlerin güneşe dönmeli birden
aşk dedin mi kanın çekilmeli, dağlara yağmur yağmalı
denizlerde balıklar zıplamalı
kanımızda kabarcıklar

düşlerimiz de olmalı
dünyaya ait olmayan
düş dediğin zaten
dünyadan çıkmak için kurduğumuz alarmlardır
her saat çalışında ertelemeden
ezelden bekliyormuş gibi
hep özlüyormuşuz gibi
bir hırkayı akşamüstü sevgilimize uzatalım
zamansız yaşayalım
zamansız ölsek de sorun olmaz o zaman

her yaşam biraz ölümdür
yoksa yürekte pıtpıt
yoksa gözlerde kırpılma
saatler zamansız çalışıyor
tık tık
tık tık
boşver bakma saate,
bakma sokaklara
kızlara, o başıbozuk çılgınlıklara
zamansız yaşa çocuk
zamansız, süzgeçsiz, nefretsiz

hep aşk’a kur alarmlarını
ölmeyen sevinçler yıkasın yüzünü
orada, yaşam.
zamansız.

Felsefe Taşı Yerinde Ağırdır

islamic.philosophy9

Rasim Özdenören hocamızın 1 eylül tarihli köşesinde yazdığı ” YÖKten tuhaf bir karar “ başlıklı yazısının izinden giderek bir kaç hususa değinmek istiyorum. Yazıda şu görüşlere yer vermiş hocamız,

“YÖK Genel Kurulu’nun 15.08.2013 tarihinde ‘İlahiyat Fakültesi İsim ve Müfredat Programlarının Değiştirilmesi’ hususunda bazı kararlar aldığını öğrendik. Oy çokluğu ile alınan bu kararlara göre İslamî ilimlerle ilgili derslerin yanında şu derslerin okutulması da öngörülmektedir:

. Kelam ve İslam Mezhepleri,

. Tasavvuf,

. Mantık,

. İslam Felsefesi,

. Din Psikolojisi,

. Din Sosyolojisi,

. Din Felsefesi,

. Din Eğitimi,

. Dinler Tarihi

Temel Felsefe Tarihi ve Felsefeye Giriş dersini okumadan öğrenci Kelam dersine, Tasavvuf dersine, İslam Felsefesine, Din Psikolojisi, Din Sosyolojisi, Din Felsefesi derslerine nasıl vakıf olabilir?”

Felsefe tarihi ve Klasik felsefe eğitimi almadan yukarıda belirtilen bazı derslerin hakkıyla kavranılmasının mümkün olamayacağını, haddizatında ‘yalan-yanlış bir şekilde, kişiye zararlı olabilecek bir içerik ve üslupta’ olması ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorum. Klasik felsefe eğitimi ve felsefe tarihi kişiyi ideolojik ve konjonktürel fanatiklikten kurtarıp ‘kavramlarla düşünme’ , ‘metodik düşünme’ gibi yargı ve sonuçlara varmada önemli yetkinliklerin kazanılmasını sağlar. Dünyaya ve insanının dünyadaki yerine dair algı ve inançlarımızı kuvvetlendirir, pekiştirir.  Ben şahsen, yakından uzaktan bir felsefe eğitimi almamış insanlarla herhangi bir kavram konu hakkında mülahaza etmeyi vakit kaybı olarak görürüm.

Felsefenin bu topraklarda ve islam coğrafyasında itibarsızlaştırılması Gazaliyle başlar. Ve bu süreç ortaçağ dünyasının parlak islam felsefesini, sanatını, bilimini de kesintiye uğratır. islam coğrafyasında, özellikle osmanlı’da da medreseden kaldırılan felsefe eğitimi sonrasındaki çöküşün, bilim ve sanattaki negatif kırılmanın nedenidir. Fatih Sultan Mehmet Han ile birlikte felsefe tekrar medreseye girmiştir. ve yeniden bir toparlanmanın olduğunu söyleyebilsek de hala bu topraklarda Gazalinin felsefe üzerindeki itibarsızlaştırıcı görüşleri hakimdir. Bunun çok temel bir nedeni ise, Gazali ve İbn-i Rüşd’ün girdiği tartışmada Gazalinin avami, İbni Rüş’dün ise akademik dilinden dolayı Gazalinin görüşlerinin geniş kitleler ve halk nezdinde daha fazla kabul görmüş ve yaygınlaşmış olmasıdır.

İlahiyatta felsefe eğitiminin olup olmaması tartışmasından önce, ilahiyat eğitiminin bir teoloji eğitimi olup olmadığına karar vermek lazım. Teoloji eğitimiyse felsefeye ve din feslefesine dair bütün dersler bu fakültelerde verilmelidir. hatta en az 2 yabancı dil eğitim şartı da getirilmelidir. İlahiyat fakülteleri eğer bir islami medrese modeliyse buna uygun klasik islam eğitimi yapılmalıdır, tasavvuf ve hadis kürsüleri güçlendirilmelidir.

Modern dünyayla yüzleşen, modern düşünceyle hesaplaşan bir din eğitimi vermek istiyorsak mutlaka felsefeye ve sanata yolumuzu düşürmek zorundayız.

Dünya felsefe günü dolayısıyla kaleme aldığım “felsefe ne işe yarar?” isimli yazımı sizlerle paylaşarak  yazıya son veriyorum.

sevgiler,

mustafa ijaz

@cokbasit 

———————

felsefeye giriş kitabı için önerim:

http://www.dogubati.com/kitaplar/felsefe/221-felsefeye-giriş-takiyettin-mengüşoğlu.html

Digital Okur-Yazarlık Travması

Görsel

( Uzun zamandır blog yazısı yazmadığım için sitem eden Lily, belki de bu yazının kendisine ilham olmuştur. :)

Voltaire’den Candide’i okuduğumda Finike’nin denize bakan bir tepesinde kurulmuş bir öğrenci evindeydim. Yaş 16. Kıştı ve soğuktu. Soba kullanmadığımız gibi soğuk suyla duş alıyor, günde 1 öğün yiyorduk. Sebze-meyve kasalarının üst üste konulmasıyla oluşturulmuş bir kütüphaneden dünya klasiklerini okuyordum. Candide’i hiç unutmam. Fıçıdan Hikayeler’i de. Yer Altından Notlar’ı  ve tabii ki de ‘İnsan Ne İle Yaşar?’ı da. Bunları zihnime kazıyan öncelikle biraz önce zikrettiğim şartlar. Her kitab hafızamda okunduğu yer, coğrafya, hava durumu, sosyal ve ekonomik koşullar,  mevsim, koku, sıcaklık vb. şeylerle birlikte aklımda kalıyor. Ne okuduğun kadar ‘nerede’ okuduğun da okuduğundan ‘ ne anlayacağını’ belirleyen bir şey oluyor böylece.

Facebook, Twitter, Amazon, Google gibi yeni teknolojiler ortadan kaybolmayacaği gibi gerileme de olmayacak ve hatta çok daha etkin çalışmaya başlayacaklar.

Gözlemim odur ki, dijital ortamlar düşünme, okuma ve anlama gibi insan için elzem olan vasıfları dönüştürüyor, değiştiriyor. Kötü yönde. ‘Bilgisayarda oyun oynamaktan kitap okumaya vakit bulamayan çocuk’ eleştirisi değil bu yazının konusu. Bilgisayarda oyun oynadığı için ‘soyut harflerle yazılmış tekdüze-sade bir metni’ okuyamaz hale gelen bir beyin evrimine dikkat çekmek istiyorum.

Rasyonel fikir üretme deneyiminden günümüz gençleri mahrum. Çünkü okumuyorlar. Okumak kişiye ne sağlar? Kısaca, sakin düşünme süreçleri sağlar. Bu süreçler sonunda kişi beyin kıvrımları arasında ‘stand’ durumundan under-stand durumuna geçer. Bugün insanlar google, facebook, twitter gibi sosyal ağlarda hız’a odaklı bir hiper-metin örgüsü içinde ‘gerçekliği ve hayatı’ kuşattıkları varsayımıyla yaşıyorlar. Aktif twitter kullanıcıları uzun metinleri okuyamıyorlar. 140 karekterlik kısa ani fikir(imsi) patlamalarla yazılan textler kişinin okuma ve düşünme reflekslerini de değiştiriyor. Değiştirdi. Köşe yazıları günden güne kısalıyor. Sık sık ara başlıklar atılıyor.

Dijital kuşak hızla dahil olup, hızla uzaklaşan bir kuşak. Sebebi hiper-metinler. Sürekli yenisi açılan sayfalar ve linklerle surf yaparken aslında okuma-anlama epistemolojisini değiştiriyor – kısırlaştırıyor.  Blog yazarlarının, twitter kullanıcılarının genel özelliği ani fikir patlamalarıyla yazılmış, bütünlüğü olmayan, dağınık, derinliksiz, sığ yazılar. Hızlı okuma isteği ve daha az okuyarak daha çok ‘malumat’ sahibi olmak isteği. Bu çocuk ve gençlerimizin( üniversiteliler dahil), neden ‘böyle’ niteliksiz olduklarını ve ‘niceliğe’ boğulduklarını özetlemektedir.

Dijital okumalar için yaptığım bu eleştiriye bir örnek olsun diye woody allen’den bir alıntı yapmak istiyorum;

“Ben hızlı okuma kursuna devam ettim ve Savaş ve Barış’ı yirmi dakikada okumayı başardım. Anladım ki kitap Rusya’yla ilgiliymiş.”

Hiper okuma, yani dijital okuma. Resimli, bol linkli, gerektiğinde videolu, aralarda google searchleri, twitter tweetleri, instagram photoları, status update’ler.. Artık bu tarz bir ‘okuma-anlama’ pratiği içindeyiz.  parça parça yerlerden kesik kesik okumaların oluşturduğu bir ‘bilgili olduğunu zannetme’ yanılsaması. Hikmetsiz  ve derinliksiz. Kadim medeniyetimizde ‘aramakla bulunmaz ama bulanlar ancak arayanlardır’ denilerek ‘arama’nın kendisi yüceltilmiştir. Aramak bir eğitim sürecinin bizzat kendisi olmuştur. Bugün kullanıcıların daha çok ‘tık’ladıları (like’ladıkları) sayfaları, arama motorlarında üst sıralarda görüyoruz. Algoritma böyle çalışıyor. Ve bizim aramalarımız sonucunda ilk sayfalarda çıkan sonuçların çoğu bu kısır döngüden oluşuyor. Ve gelinen noktada aranılan ve bulunan şeyler sürekli google aramaların ilk sayfalarına hapsedilerek diğer bilgiler ve veriler ‘öldürülüyor’.  Google bize sunduğu kolaylık (facility) hizmetleri ile bizleri aptallaştırmakla kalmıyor nasıl yaşayacağımızı, hangi bilgiye (sınırlı sayıda) ulaşabileceğimizi belirleyerek dijital manipulasyonlar yaratıyor.

Görsellik arttıkçe, hiper (zengin) metinler- dijital okumalar da okumanın merkezi haline geliyor. Peki bunun faydası ne? bizi daha bilge, daha vicdanlı, daha anlayışlı ve hikmetli insanlar yapıyor mu?

‘Soyut düşünce’ harflerin tipografisine yerleştirilen seslerde gelişir. Kendini böyle var edebilir ancak. Ve kişinin vicdan, empati ve anlayış gelişimi için de bu ‘soyut’ süreçler çok önemlidir.

Bugün bir çok hiper-metin okuyoruz ama vicdanımızı harekete geçirebilir muyuz?  Yunus Emre’nin deyişiyle  “Okumanın manası kişi Hakkı bilmektir”in hakkını verebiliyor muyuz?

Bilgiyi iman, etik ve aktiviteden ayrıştıramayız. Öyleyse ‘bilgiyi ve değeri’ kitlelerin – yığınların onayına bağlayan bu yeni epistemolojik dijital evrim sürecinde dikkatli olmamız temel düşünce ve uğraşlarımız arasında olmalıdır. ‘anlam çıkarmak, metin yazmak, düşünmek ve bir ‘yere varmak’ için ‘hiralarımız’ inzivalarımız olmalıdır.

Ancak Hira’sı olanlar ‘okuyabilir’.

Okuma bilmese de…

__________

PS. Konunun nörolojik ve nöropsikolojik yönlerinin de araştırılması dileğiyle..

 Vesselam..

Okuma için: http://britannia-spb.ru/downloads/Prensky-Digital-Natives-Digital-Immigrants-Part2.pdf

Metropolde Sürpriz

20130507_171141

Çocukken nohut yolma zamanını heyecanla beklerdim. Tarlada nohut yolunurken nohut ütmesi yapmak biz çocuklar için tarifsiz bir lezzetti. Cocuklugumun bu tadının istanbul Metropolunde, Fatih’te, İBB’nin orada yolda yürürken karşıma çıkması beni bugün çok şaşırttı. Nişanlım da bana 1 tl’lik taze nohut ismarladi. :)

Bunu da gördükten sonra pazarlamanın boyutlarınin geldiği nokta çok ilginç gerçekten, dedik.

Hayirlisi be gülüm :d

taze nohut hakkında ekşi yorumları için tıklayınız.