GÜZELLİK DİYE BEN BUNA DERİM

Görsel,

Mark Zuck de evlenmiş. Mübarek olsun. 

Çekik gözlülerin şanslı olduğu bir yüzyıl olduğu kesin:)

Şimdi şöyle yorumlar var sosyal medyada 
“dünyanın sayılı zenginlerinden olmuşken daha güzel biriyle evlenemedi mi felan..” tarzında.. ama bu kız Mark henüz yurt odasında kalırken de onun yanındaydı.. işte asıl güzellik de bu değil mi? 

zor günlerde, adamdan sayılmadığımız zamanlarda yanımızda olmayanların iyi günlerde yanımızda olmarını samimi bulamayız değil mi..

FOMO! yada Global Nazar

Hepimize geçmş olsun. FOMO olduk. :))

Peki nedir bu fomo? FOMO yani ( fear of missing out) Eksik Kalma Korkusu.

İnsan doğası gereği en çok “akran”larından etkilenir. (parantez açıp söyleyelim, en etkili öğrenme akran öğrenmesidir. )

Akranlarının aldığından alma, yediğinden yeme, giydiğinden giymek ister..

gerçek zamanlı paylaşımlar yaptığımız facebook, twitter, bloglar, check-in lerle vs.. çoğumuz FOMO oldu. sürekli bir şeylerden eksik kaldığımızı hissettiren onlarca şeye maruz kalıyoruz.. bu icabında “informasyon” bile olabiliyor. seminer, konferans, sinema, cafe toplantıları vs..  Global Village’ımızda “Medium”un kendisi McLuhan’ının dediği gibi saf bir araç olmakta çıkıp direkt güçlü bbir MESAJ halini alıveriyor. bkz. “Medium is the message – Araç mesajdır.” 

**

Çözüm basit: Less is more. 

İletişimin itişme olduğu günümüzde “gerçek iletişim” kurabileceğimiz az ama öz insanlar olsa kafi. kendilerini gördüğümüzde gözümüzün içi gülen bir kaç dostumuz olsa ve sevgilimiz olsa yeter. fazlasına gerek yok sanırım.

hayat kısa.

sanırım bir de FOMO’dan uzak durabilmek için “meta” almaktansa “deneyim” almak, etkinlik için para harcamak en iyisi olsa gerek.

FOMO’nun iyi bir yönü yok mu? az da olsa var bence.. “pushing” etkisi yaptığı açık ama bu çok kişisel bir şey tabii..

**

Acaba bir gün “hakikati ıskalama” korkumuz da olur mu?

bir “kalbi kırdım mı acaba”, “bir kul hakkı yedim mi acaba”, “bir yedikleirm helal mi acaba” , “yaptıklarımı allah için mi görsünler diye mi yapıyorum acaba”.. ilh..

böyle korkularımız olsa ne güzel olur..

FEAR OF MISSING TRUTH!  FOMT! 

işte o gün adam olduk demektir.

öpüldünüz dostlar..

Neden Facebook Twitter’ı döver?

İki pioneer sosyal medya devi: Facebook ve Twitter.
İkisinin farkını şimdi kısaca, siz çayı ocağa koyana kadar ortaya koymuş olacağım.
**
Sevdiğim bir sözdür bu, verdiğin cevaptan “aklını”, sorduğun sorudan “bilgeliğini” anlarız.
Bakın twitter bize ne soruyor: whats happening? Ne yapıyorsun? Naber-nasıl gidiyor? gibi bi şey işte..

**
Facebook ise bize “Whats on your mind?” diye soruyor. yani, “Ne düşünüyorsun? Aklında ne var?”

**
Twitter sevimsiz ebeveynler, kıskanç sevgililer gibi. .”ne yaptın, nereye gittin, vs..”
Facebook ise senin şu an ki cebindenki paranla, statünle, yediğinle, içtiğinle, yüzeysel şeylerle değil senin hayallerinle, düşüncelerinle ilgileniyor. seni yakından tanıyan bir dost gibi.
**
Biliyorum durumu çok manipule ettim buraya kadar getirdim mevzuyu başarıyla:)
özetin özeti: gerçek ortada, facebook twitter’ı döver!
**
Çay olmuştur bu arada.. afiyet olsun.. öpüldünüz.

 

 

Kaynak: SOSYALMEDYANEDİR.NET

Şükür Ki Gençsin – Güzelsin

Gençlik bayramı, stadyumlarda büyükler eğlensin diye gençlerin şaklabanlık yaptığı, güneşin altında gençleri ayakta bekleterek, militarist bir zihniyetle yapılmaz.

Gerçek Gençlik Bayramı İki rekat şükür namazı kılarak yapılır.

Şükür ki, Gençsin, güzelsin, kudretlisin, hayallerin var, sağlıklı ve mutlusun ve önünde bir sürü seçenek var. Gençlik “ihtiyar” etmekledir, yani seçmekle! seçmiyor, papağanlık yapıyorsan çoktan çürümüşsün demektir.

Bilim Eleştirisine Giriş – Temel Kavramlar

sunum için tıklayınız. anti bilim  (pdf) 

İnsanlar Aldatılmak İsterler

“Matto, beni dinle. sen ve ben sanatçıyız, siamo artisti, ecco. Bir sanatçı mucizelere inanmamalıdır, yoksa hiç bir mucize üretemez. Onun için de mucizelere inanan biri asla gerçek sanatçı olamaz – mai e poi mai!”

Matto sesini çıkarmadan önüne bakıyordu. İhtiyar dokunaklı bir şekilde fısıldayarak devam etti: “Hala anlamadın mı? Bizim mestieremiz yalandır, yanılsamadır. Bütün sanatlar böyledir. Bir ressam bir resim yapar, insanlar heyecanla bakakalırlar, hatta bazen o resim için büyük paralar öderler, ama in realta nedir bu? Bir parçe keten bezi ve biraz da boya. Bunun dışında hiçbir şey yoktur, non esiste!  E soltanto un’ illusione! Bir aktör insanları güldürür ve ağlatır, ma tutto é finto! Ya da büyük yazarları al, hiç bir zaman olmamış ve hiç bir zaman olmayacak uzun öyküler anlatırlar. Hepsi yalan, ecco! Hem neden olmasın? Dünya aldatılmak istiyor Matto. Sadece iyi yalancılar ve kötü yalancılar vardır, gerçek bir sanatçı ise, un vero artista, usta bir yalancı olmak zorundadır. İnsanlar bunu isterler. “

Özgürlük Hapishanesi – Michael Ende, Kabalcı yay.  sayfa: 238-239 

Özgürlük Hapishanesi

Görsel

Geçen gün dost kitabevinde “kitap avcılığı” yaparken yeni bir yazar keşfettim: Michael Ende. Aslında daha önce kitaplarını felan görmüştüm raflarda. MOMO ve 30’dan fazla dile çevirilen milyonlarca çocuğu büyülemiş  BİTMEYECEK ÖYKÜ adlı kitabıyla fantezi edebiyatında bir fenomen, Michael Ende.  Bugünlerde  ÖZGÜRLÜK HAPİSHANESİ isimli kitabını okuyorum. Kitap 8 kısa öyküden oluşuyor. Kitaba adını veren “özgürlük hapishanesi” öyküsü çarpıcı. Adı “inşallah” olan kör bir dilenci Emirelmü’minin’e bir hikayesini anlatır. Burada ayrıntıları vermeyeceğim.
Ama çarpıcı kurgusundan şunu çıkarmak mümkün “Özgürlük de bir hapishanedir. Tam özgürlük tam tutsaklıktır.” İnsan, irade, özgürlük, ışık(tanrı), seçmek, dünya, gibi kavramları sarsıyor.. Tam bir fantazya dünyası..

Özgürlüğün fazlaca vurgulandığı günümüz Amerikan Hayat-Düşünce tarzında yaşıyoruz ve Özgürlük de bir dayatma halini almış grünüyor. Putlaşıyor.  Özgürlük adına yeni tutsaklıklar üretiyoruz kendimize.

**

Bugün Kızılay – Batıkent metrosuyla eve dönerken bu kitabını okuyordum. İneceğim durağa yaklaşırken, kitabı kapatıp ayağa kalktım ve kitap elimde bir levha gibi karşıdan bakanın açıkca görebileceği şekildeydi.  Ayaktaki, okuldan dönen lise öğrencilerinden bir kız kitabın kapağıyla birden karşı karşıya geldi ve yüzündeki hayreti görmek zor değildi: “Özgürlük Hapishanesi”.

Bazen bir kitap kapağı bile yeter, düşünmek için, hayret için.

Hayretiniz bol olsun!

**

kitaptan bir alıntıyla bitirmek istiyorum:

‘Hapisiz biz, mahkumiyetimizse

sayısız bilinmezlik sürekli işkence ederken bize

birini seçmek, kendi irademizle.

Bir insan nasıl karar versin bilinçle,

donatılmamış ki geleceğe dair bilgiyle.

Hoş buna sahip olsa bile,

bağlı olur adımı seçim yapamaz yine;

her şey önceden belirlenmiş bir kere.

Onun için de bilgi tüm dünyaların hakimindedir sadece,

O yönetir yıldızları ve O yönlendirir,

ruhlarımızı, istediğince.’

(Nureddin El Ekber’in gazelinden, 1130 dolayları)

En güzel güzellik çaba harcamadan olandır

Görsel

nasılsın sorusuna etimolojik bir parantezden sonra cevap vermek istiyorum (şöyle ki): “Nasılsın = Ne Asılsın” demektir. bu günlerde (ve uzun zamandır) aslımın ve özümün ne olduğu konusunda kendimle sürekli sancılar çekiyorum. midem yanıyor, başımda esmer sabahlar esiyor. Sözümü kendime geçiremediğim zamanlara yanıyorum daha çok, başkalarına söz dinlettirmekle zaten ilgim olamaz. su içmeye inmiş bir ceylan gibi savunmasızım. serseri tembelliği ve uykuyu, ve geceyi, ve kitapları ve kahveyi, gözünün içi gülerek tebessüm etmeyi sonra bir şarkı dinlemeyi, insanın kendisiyle olan en büyük dostluğu ve amansız savaşı büyüterek keşfediyorum. meydan okuyarak meydanlara: meydanlardan çekilerek. bilerek güçsüzlüğün yaşamak demek olduğunu, basitliği, az’lığı, sadeliği, yetinmeyi, azalarak çoğalmayı: tüm bunların başkent olduğu sıcak evleri, susarak en keskin şekilde konuşmayı.. tembellik ediyorum, bol su içiyorum, tv izleyip uzun seyahatler düşlüyorum, kendimi bir tren koltuğunda, sıcak ve mutlu, dışarda yapmurda ıslanmış van gogh sarısı tarlalar, van gogh mavisi bir gökyüzüyle, salvador dali’nn fırça darbeleriyle tanrıya karşı büyük hüsn-ü zan besleyerek-büyüterek yaşıyorum, tek sermayem bu. yüksek sanat ve düşünce, yüksekten düşmeyi gerektirir. bedeli olan şeyleri seviyorum. antalyadayım.. uzun zamandır yapmadığım sabah kahvaltılarını yapıyorum. cemal süreya der ki, “kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı”.. yine de öyle olmalı diyorum kendime.. kendimi bir şeylere inandırmak istiyorum.. basit, küçük, az, iddiasız, yalın, böyle şeylere işte.. geri durarak, gayret etmemeye gayret ederek, tadsızın tadına bakmak. küçük şeyleri büyük önemseyerek.. zor henüz kolayken yapılmalı.. dünyanın en büyük şeyleri küçükken tasarlanmalı.. biliyorum büyük işler yapmaya kalkışmaz bilgeler, ve büyük işler yaparlar.bilge için her iş zor, bundan dolayı hiçbir zorlukla karşılaşmaz onlar. bir şey yapacaksam, o şey gerçekleşmeden önce yapmalıyım, bunu iyice anladım. başta ne kadar özenliysen, sonunda da öyle olmayı da öğrenmeliyim ki bütün toplarım karşı tarafa geösin, ne zaman rakibi hafife alıp, topa yavaş vursam toplarım fileyi geçmiyor. ne zaman bilgiçlikle tenis oynamaya kalksam huysuzluğum artıyor. bilgiyi azaltıp her şeyi hissederek nefes alıp verdiğimde ise “rengarenk bir ahenk” ile yaşıyorum. bunun özü, kendimi ve insanları aydınlatma arzusundan vazgeçmek. sadeleşmeyi amaçlamak. en güzel güzellik çaba harcamadan olan. en güzel sabahlar çaba harcamadan uyanılmış sabahlar.. en güzel sohbetler çaba harcamadan, gayretsiz, telaşsız, zamansız yapılmış olanlar.. kimseyle yarışmadan..

hüzünlü ve düş’lüyüm. yüksekten düştüm. gayretsizliği özlüyorum. yarışmamayı..

yağmurun merhametinde ıslanmayı.. övgüsüz varolmayı istiyorum..

şekersiz çay içmenin tadına varanlar için bir tane şekercik bile çayın tadını bozar..

bunca lafın kısası, i’jaz olanı: dünyanın şekeri tadımı bozuyor..

düştümse sana bakarken düştüm efendim.. eşikte uykuya daldım..

Eğitimin Geleceği İki Kelime: Dijital ve Sanatsal

Görsel

Finlandinya’da ilköğretim okullarında afiş tasarım dersi verilmekte.

MIT ücretsiz online eğitime başladı.

Üniversitelerin geleceği Network Üniversitesi olmak zorunda.

____________________________________________________

/http://www.openculture.com/freeonlinecourses /

http://www.academicearth.org/

http://www.khanacademy.org/

http://www.apple.com/education/itunes-u/

http://www.udemy.com/

http://thersa.org

http://ted.com

http://bigthink.com

_______________________________________________

Harvard Üniversitesi bazi dergi ve kitaplari artık basili olarak almayacagini duyurdu.

CLOUD teknolojisi her şeyi ve her yeri kuşatacak.

Online veri depolama aktif şekilde kullanılmakta, bu alandaki rekabet ve hizmet veren sayısı da artacak. (drop box, amazon vb.)

Mobil teknolojisi çağa damga vuracak. Bilgi her an her yerde. Artık bilgi sorunumuz yok, onu nasıl kullanmak istediğimiz çok önemli yani: vizyoner insan ve insanilik daha merkezde.

Instagram 1 milyar dolara, Slideshare 119 milyon dolara satıldı. Bu veriler, çağı ve geleceği okumak için iyi bir örnek.

Her yüzyılın oldupu gibi bu yüzyılın bir dili var. Ve bu dil dijital bir dil. Bu dili inşa etmek gerek.

Sanat hiç olmadığı kadar fark yaratacak.

ilham verici bir ken robinson konuşması için tıklayın: (21. yy’da öğrenmek!)

ve Allah Musa’ya Sordu: Elindeki Nedir?

Allah Musa peygamberle Tur dağında konuştu;
“Sağ elindeki nedir ey Musa?”
Dedi ki: “O, benim asamdır; ona dayanmakta, onunla davarlarım için ağaçlardan yaprak düşürmekteyim, onda benim için daha başka yararlar da var.” (Taha Suresi, 17-18)
Bu konuşma yorumlanırken bir bakış açısı da şudur: Musa peygamberin elindeki değnek -asa onun bir çoban olduğunu belirtir. yani bir statü sembolü. Allah elindeki asaya dikkat çekerek onun dünyadaki rolüne (çobanlığına – insanlara rehberliğine) ve rızkının nereden olacağına(gücüne) işaret etmiştir, şeklinde yorumlayanlar var bu konuşmayı.
**
bir analoji yapıp, benzer bir diyalogu sizinle kursak ey okuyucu:
Elinizdeki nedir? 
-bilgisayar
-smartphone
-internet
-sosyal medya
elinizdekilerle ne yapıyorsunuz?

Bir Fizikçinin Aşk Mektubu

FOTON TANEM

Soygaz gibi saf, kristal örgüsü kadar güzelsin sevgilim.
Coulomb kuvveti kadar çekici magnetik alan kadar etkileyicisin.
Seni gördüğüm zaman kalbim harmonik osilator gibi titreşiyor.
Kendimi sana sızma uzaklığı kadar yakın hissediyorum.
Sana karşı bir kondansatör gibi sevgi yüklüyüm.

Merkezcil kuvvetin etkisiyle etrafında dairesel bir yörünge çiziyorum.
Gözlerin siyah cisim gibi ışımakta, saçların rüzgarda dağınımlı bir ortam gibi davranmakta.
İnce yapı sabiti kadar zarifsin sevgilim.
Aynı fazda beyin dalgaları yayınlıyoruz ve bu dalgalar üst üste gelerek süper position yapmakta.

Seninle birlikte vektör uzayını seyrederken beni kara delik gibi kendine çekiyorsun ve seni bir vakum pompası gibi öpmek istiyorum.
Sen de benim Kiss Me! türevimi al.
Sana aşkımı fotonla yolladım fotonumu soğurdun, karşılığını emisyon olarak bekliyorum.
Sensiz geçen her an yarı ömrümü kısaltıyor.
Beraber optik yolda yürürken elinden tutmak ve dipol etkileşmesi yapmak istiyorum.
Bana ne zaman ihtiyacın olursa ışık hızıyla sana geleceğim.

Ek te sunduğum halkasal cisimle sana kovalent bağ kurmayı teklif ediyorum.
Cevabını mezonlara yükleyip işık hızıyla yolla.
Olumsuz cevabın beni Wien köprüsünden atmaya sevk edecektir.

 

__________________

P.S: Bu şiir Atatürk Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik bölümü öğrencileri arasında meşhurdur.

Tüm fizikçi arkadaşlarıma bu vesileyle selam ederim.

Fiziğin ve fizik bilmenin hayatımızı daha çok güzelleştirmesi dileğiyle.

Mutlu Olmak İstiyorum

Bilgisayar, Televizyon ve benzeri teknolojilerle hayatlarımız kuşatılmış vaziyette. Bu durumda çocukların durumu daha da vahim. Doğadan ve doğal ortamdan, akran ilişkilerinden, oyunlardan, dağdaki taştaki hayvanlardaki ırmaklardaki enerjiyi güzelliği hareketi ışıltıyı hissetmeden tatmadan kapalı odalarda “korunaklı kafeslerde” büyüyorlar. doğada olan ve doğal olan her şeyde bir “maneviyat” vardır. temiz havada, dağlarda, ağaçlarda, göl kenarlarında, toğrağa uzanmakta bir maneviyat gizlidir. bunlardan hızla betona, plastiğe, naylona “maruz” kalıyoruz. adeta bize b unlar dayatılıyor ve itiraz edecek mecalimiz kalmamış. böyle giderse  çocuklarımızın bir gün hepsi “modern canavarlar” olacak..  bir kızılderili atasözü der ki, doğadan uzaklaşmak kalpte katılığa yol açar. çocuklarla beraber biz büyüklerin de doğaya çıkmaya, gerçek yemekler yemeye, gerçek insanlarla birlikte konuşmaya, sohbet etmeye, paylaşmaya o kadar çok ihtiyacımız var ki..

 bir de çocuklarımızın üzerine gereğinden fazla titremek, paranoya derecesinde ilgili ve hassas olmak da çocukların gelişimini olumsuz etkilemekte. Bu da önemli bir konu.. çocuklarının hata yapmalarına fırsat vermeyen ebeveynler bilmeli ki, şimdi hata yapmazsa ileride yapacak ve o zaman ödenecek bedel çok daha ağır olabilir.. her şeyin bir “normal süreci” var.. mümkünse çocuklarınızın bol bol hata yapacağı, hata yapmanın normal olduğu, “bundan çekinilmemesi gerektiği” gibi algılandığı ortamlar yaratın çocuklarınıza.. hata yapmayan bir çocuk(genç) aslında hiç bir şey yapmıyordur.. bir sözün dediği gibi: fail! (yenil) fail again! (tekrar yenil), fail better! (daha iyi yenil) ayrıca başarı diye kutsanan ve uğruna çocuklarımızın “çocuklukluklarını” mahvettiğimiz şey de nedir? nedir o başarı? yok öyle bi şey. kime göre, neye göre, ne kadar.. “kuduz olmuş köpek” gibi saldırgan çocuklar, gençler bu kariyer ve başarı hırsından dolayı böyle yetişiyorlar.. bir elmayı dalından koparmadan, bisikletten düşmeden, zinciri çıakn bisikleitn zincirini takarken eli yağlanmadan, düşüp dizi kanamadan, o yara kabuk bağlamadan, dedesiyle bir kır gezisine çıkmadan, annesiyle mutfakta doyasıya kahkaha atmadan, babasıyla yüzmeden, kardeşleriyle uçurtma uçurmadan bir çocuk büyüse büyümüş sayılır mı? böyle  büyüyen çocuklar neyi başarabilirler ki…………………………………………………..

**

NBA tarihine geçmiş bir oyuncu, basketbol deyince aklımıza gelen ilk isimlerden Michael Jordan bakın neler diyor:

“I’ve missed more than 9000 shots in my career. I’ve lost almost 300 games. 26 times, I’ve been trusted to take the game winning shot and missed. I’ve failed over and over and over again in my life. And that is why I succeed.”

” kariyerim boyunca 9000’den fazla şut kaçırdım. 300’e yakın oyun kaybettim. 26 kez maçı kazandıracak son şut şansı bende oldu ve ben kaçırdım. Hayatım boyunca hata yaptım,  defalarca hata yaptım, çok fazla hata yaptım.  Ve bu şekilde başardım.” 

**

Şimdi buradaki liste bir çocuğun 12 yaşına gelmeden önce bilgisayar oyunlarıyla zihni ütülenmeden önce deneyimlemesi gereken 25 şeyi içeriyor.

Artık ne kadarını çocuklarımızın yapmasına fırsat verebilirsek kar..

sizin de bu listeye eklemek istedikleriniz varsa lütfen çekinmeyin. yorumlarınızı beklerim. 

1 Harita ya da pusulayla yön bulmak

2 İp atlamak

3 Tepeye tırmanmak

4 Güneşin doğuşunu ve batışını incelemek

5 Çamurda oynamak

6 Adaya gitmek

7 Ağaca tırmanmak

8 Balık tutmak

9 Rüzgârda yürümek

10 Sahilde midye kabuğu toplamak

11 Birini kuma gömmek

12 Dalından koparıp elma yemek

13 Vahşi hayvanları görmek

14 Böcekleri incelemek

15 Şelale görmek

16 Ağaç dikmek

17 Kamp yapmak

18 Kartopu oynamak

19 Bir kuşu elle beslemek

20 Kumdan kale yapmak

21 Büyük bir kanyonda gezmek

22 Uçurtma uçurmak

23 Gölde yüzmek

24 Yağmurda yürümek

25 Kelebekleri incelemek

Bunu Seveceksiniz: Moleskine SMS

“Mesaj” alıp-vermenin, yazmanın, iletmenin gizemli bir aurası, enerjisi var.
Mesaj’a hepimiz aşığız.

Dumandı, ateşti, MSN’ydi, telefondu derken twitter facebook ve mail servisleri mesajlaşma şeklimizi tümüyle değiştirdi. Ama durun size güzel bir haberim var, çok sevdiğim markalardan biri olan Moleskine, SMS’in icadının 20. yılına özel bir ürün tasarladı.

1994’te Antalya-Kumluca’da Mavikent Ortaokul’una başladım. Ortaokullar arası bilgi yarışmasında ilçe birinciliğini kazandığım bu okuldaki derslerde bazen sıkıldığımız da olurdu. Bu durumda yapılacak iş belliydi: Mesajlaşmak. küçük kağıtlara notlar yazar, küçük sarı lastiklerlerle arkadaşlarımıza fırlatırdık. Bazen yazı yazmadan sadece boş kağıtlar da atardık. Olayın kendisi bizzat mesajdı zaten. Bir nevi twitter’dı bizim için bu küçük kağıt oyunları.  Ya eğlenmek istiyorduk, ya biraz adrenalin, (hocaya yakalanma korkusu) , yada muziplik. Allah var çok yaramaz bir öğrenciydim. Sınıf başkanı olmadığım zamanlarda (evet böyle zamanlarım da olmadı değil:) tahtaya sürekli ismimin yazılmasından ve yanına bol çarpılar atılmasından tahtada ismim artık sabit kalır olmuştu:)) Türkçe öğretmenimiz çoğunlukla kurmak istediği cümlelere özne bulamayınca beni kullanırdı. Tahmin ettiğiniz üzere bunlar iyi cümleler değildi:) En iyi derslerim Tarih ve İnkılaptı. Çünkü bunlar bana hikaye gibi geliyordu. Aksiyon boldu. Tarih öğretmenimiz bazen sınıfta savaş canlandırmaları yapardı. Adamcağız sonra kafayı yedi. Yazık oldu. Ortaokul yıllarımdan bir resim http://bit.ly/ITbTRn

Neyse konuya döneyim ben en iyisi. Moleskine, aralarında Vincent van Gogh, Pablo Picasso, Ernest Hemingway ve Bruce Chatwin gibi ressam ve yazarların bulunduğu pek çok kişi tarafından defterleri kullanılan özel ürünler üreten iyi  bir marka.  Moleskine, bizim ortaokul ve lise yıllarında yaptığımız kağıt fırlatarak mesajlaşmaya imkan tanıyan bir ürün çıkardı. Moleskine’in klasik siyah defter üzerindeki lastiğini mancınık gibi kullanarak yazdıklarınızı 5 metra uzağa kadar gönderebiliyorsunuz. Menzil ayarlamasını ve lastik gerginliğini kapağın üzerindeki cetvelden de yapabiliyorsunuz.

Mesajlarınızı kendiniz yazabileceğiniz gibi hızlı iletişim için hazırlanmış 54 adet de hazır mesaj içeriyor bu defter.

 Moleskine SMS’i internet mağazasından da satın alabilirsiniz.. Fiyatı 35 TL.

Dünyanın Çivisi Çıksa Altından Bunlar Çıkar

iş yapma, iletişim kurma, networking (tanıma, tanışma, tanıştırma), sosyalleşme, öğrenme ve paylaşma şeklimizi kökten değiştiren, dünyaya kazık çakan 4 markadan sıkça bahsediliyor. Ben bunlara youtube ve skype’ı da eklemek istiyorum. Bu 6 marka’ya dikkat!

Dünyanın suyunu sıksan, rendelesen, blenderdan geçirsen, çivisini söksen altından bu markalar çıkar. Veya bunlarla ilgili şeyler.

Bu markalar “şimdi”yi ve “geleceği” inşa ediyorlar. 

işini ve sosyalleşmeni bunlar üzerinden bir şekilde yapmıyorsan, daha öğrenecek çok şeyin var çekirge:)

1. Google

2. Apple

3. Amazon

4. Facebook

5. Skype  

6. Youtube

40 Selected Quotes From TED Talks

 Photo: Outliers' writer Malcolm Gladwell while he was speaking at TED 

Hello guys,

As my social media followers  may know that i’m a TED talks addict. Nearly i have watched more than 1000 TED talks. if you ask me, whats the point of TED, in  case of  learning the new and original they are really inspiring, encouraging, beautiful and informative talks from trustworthy and pioneer people all over the world.

Throughout  my TED watching experience i have stumbled upon a lot of beautiful quotes and i highlighted 40 of them. Here is the 40 quotes which i selected from TED talks. By the way headers are mine.

Feel free to comment with your agreeing or disagreeing.

Thank you.

*

MOBILE PLANET
We are on a planet of seven billion people, five billion mobile subscriptions. — Paul Conneally

*

IQ

There is zero correlation between IQ and emotional empathy. … They’re controlled by different parts of the brain. — Daniel Goleman

*

BURGER KING with STARBUCKS

The American way, to quote Burger King, is to ‘have it your way,’ because, as Starbucks says, ‘happiness is in your choices. — Sheena Iyengar

*

MOBILE TECH

In the last 10 years, children have been locked inside their rooms, glued to their PCs. … But now with mobile technology, we can actually take our children outside into the natural world with their technology.
— Shilo Shiv Suleman

*

BRILLIANT IDEAS

Let’s never forget that whatever brilliant ideas you have or hear, that the opposite may also be true. — Derek Sivers

*

PLAY WITH &

It’s not an ‘either/or,’ it’s an ‘and.’ You can be serious and play. — Tim Brown

*

CHECKING THE BOX 
When you get your driving license [in Austria], you check the box if you do not want to donate your organ. Nobody checks boxes. That’s too much effort. One percent check the box.
— Shlomo Benartzi
 *
LABELS
Stop with the labels … because we are not jam jars; we are extraordinary, different, wonderful people. — Caroline Casey
*
STATISTICS & PROBABILITY ROCKS!
I think if our students, if our high school students — if all of the American citizens — knew about probability and statistics, we wouldn’t be in the economic mess that we’re in today. — Arthur Benjamin
*
KINDERGARTEN TEACHER
If you really want to know about the future, don’t ask a technologist, a scientist, a physicist. No! Don’t ask somebody who’s writing code. No, if you want to know what society’s going to be like in 20 years, ask a kindergarten teacher.
— Clifford Stoll
*
COLOR POWER
Color is powerful. It is almost physiologically impossible to be in a bad mood when you’re wearing bright red pants.
— Jessi Arrington
*
THE HUMAN MOMENT
The Harvard Business Review recently had an article called ‘The Human Moment,’ about how to make real contact with a person at work: … The fundamental thing you have to do is turn off your BlackBerry, close your laptop, end your daydream and pay full attention to the person.
— Daniel Goleman
*
SLOW DOWN
By slowing down at the right moments, people find that they do everything better: They eat better; they make love better; they exercise better; they work better; they live better.
— Carl Honore
*
NUMB
When we numb [hard feelings], we numb joy, we numb gratitude, we numb happiness. — Brené Brown
*
SIGNIFICANCE
Significance in life doesn’t come from status, because you can always find somebody who’s got more than you. It doesn’t come from sex. It doesn’t come from salary. It comes from serving. — Rick Warren
*
WAS THALES WRONG?
The miracle of your mind isn’t that you can see the world as it is. It’s that you can see the world as it isn’t. — Kathryn Schulz
*
NOW GIVE
Don’t wait until you make your first million to make a difference in somebody’s life. If you have something to give, give it now. — Mark Bezos
*
SMILE
When you smile you don’t only appear to be more likable and courteous, you appear to be more competent.
— Ron Gutman
*
DON’T!
Repeated psychology tests have proven that telling someone your goal makes it less likely to happen. — Derek Sivers
*
INDEED
[We are] persuaded to spend money we don’t have on things we don’t need to create impressions that won’t last on people we don’t care about. — Tim Jackson
*
LOVE IS A PROCESS
You’re not allowed to chart love. The reason … is because we think of love as a binary thing: You’re either in love, or you’re not in love. You love, or you don’t love. I think the reality is that love is a process.
— Rufus Griscom + Alisa Volkman
*
TRY SOMETHING NEW FOR 30 DAYS
The next 30 days are going to pass whether you like it or not, so why not think about something you have always wanted to try and give it a shot for the next 30 days?
— Matt Cutts
*
WISDOM
The good news is you don’t need to be brilliant to be wise. The bad news is that without wisdom, brilliance isn’t enough. — Barry Schwartz
*
TEENAGER LEARNING WAY
Teenagers learn best by doing things, they learn best in teams and they learn best by doing things for real — all the opposite of what mainstream schooling actually does.
— Geoff Mulgan
*
DREAM versus PLAN
[Martin Luther King, Jr.] gave the ‘I have a dream’ speech, not the ‘I have a plan’ speech. — Simon Sinek
*
DENMARK
If Americans want to live the American dream, they should go to Denmark. — Richard Wilkinson
*
LOBOTOMY
If you want to live a life free of regret, there is an option open to you. It’s called a lobotomy. — Kathryn Schulz
*
WHAT DO, WHAT DO NOT 
Don’t persuade, defend or interrupt. Be curious, be conversational, be real. And listen. — Elizabeth Lesser
*
ALL WE WANT IS
Connection and love: … We all want it. Most people settle for connection because love’s too scary. — Tony Robbins
*
TALENT
Very many people go through their whole lives having no real sense of what their talents may be, or if they have any to speak of. — Ken Robinson
*
GIFT
The next time you’re faced with something that’s unexpected, unwanted and uncertain, consider that it just may be a gift. — Stacey Kramer
*
BEAUTY
Beauty and seduction, I believe, is nature’s tool for survival, because we will protect what we fall in love with. — Louie Schwartzberg
*
WHAT PEOPLE BUY
People don’t buy what you do; people buy why you do it.
— Simon Sinek
*
FIRST FOLLOWER
The first follower is actually an underestimated form of leadership in itself. … The first follower is what transforms a lone nut into a leader. — Derek Sivers
*
EXTRAORDINARY THINGS
It takes a good crisis to get us going. When we feel fear and we fear loss we are capable of quite extraordinary things.
— Paul Gilding
*
PhD 
I finished my 20s with a PhD in fusion energy, and I discovered I was useless. — Marcin Jakubowski
*
DOUBLE ESPRESSO
What’s it like to be a baby? It’s like being in love in Paris for the first time after you’ve had three double espressos.
— Alison Gopnik
*
SNOB
A snob is anybody who takes a small part of you and uses that to come to a complete vision of who you are. (Alain de Botton)
*
How To Be Original
If you’re not prepared to be wrong, you’ll never come up with anything original. — Ken Robinson
*
WORK-LIFE BALANCE 
There are thousands and thousands of people out there leading lives of quiet, screaming desperation, where they work long, hard hours at jobs they hate to enable them to buy things they don’t need to impress people they don’t like.
-Nigel Marsh

Yemek Fetişizmi ve Yörük Kültürü


Antalya -Kaş / Akdağlar 

Bazı meyveler ve sebzeler konusunda fetişistliğim (takıntılı haz) var. Kabul. Bir Antalya’lı olarak çok keyifli ve coşkulu bir çocukluk yaşadım. Bunun en güzel yanlarından biri sebzeler ve meyvelerdi. Yörük bir aileden geliyoruz. Toroslarda uzun yıllar bu kültürü yaşatanlardan biri olmuş dedelerimiz. Babamların ailesi Gayışoğlu veya Çakıroğlu diye de bilinirler. Ailenin büyük kısmının Muğla -Fethiye – Kayadibi yörelerinde yaşadığı bilinmektedir. Ailenin kökenleriyle ilgili çeşitli rivayetler vardır. Adını aldığım Mustafa dedemin dedesine ait olan toprakların tapusunda (osmanlı mühürlü tapu evrağı) Çeçen Abdullah ismi geçtiğinden Babamın kanaati ailenin çeçenistan taraflarından geldiği yönündedir. Nitekim anatomik olarak da bir farklılık göze çarpmakta, bir kafkasya çehresi ailede görülmektedir.

       Benim en büyük filozofum. Masal kahramanım Mustafa dedem, Namı diğer Gayışoğlu Mustafa. şimdi 92 yaşında.

Annemler de Çiçek ailesidir. Sevilen ve sayılan bir ailedir.  İlginç bir bir şekilde annem ve babam teyze çocuklarıdırlar.  Bu ayrı bir mevzu tabii:)

Toroslarda yaşarken (Akdağlar) küçüklüğümde dedemin 600 kadar keçi ve büyükbaş hayvanları vardı. oğlaklara da bir süre ben çobanlık yapmıştım. Belleğimde hala taptaze anılarla dolu kristal bir hayattı, yaşadığım. kalabalık bir aile. yaklaşık 2500 metrede yaşayan ailenin kendi ihtiyaçları için yetiştirdiği sebzeler vardı. bunlar arasında domates (aslında bir meyvedir) , biber, yeşil soğan, sarımsak, fesleğen, tere, maydonoz. ve kendi hayvanlarımızdan da fevkalede güzel süzme yoğurt, tereyağ, yayık ayranı ve en önemlisi de harikulade peynirler yapardık. Peynir yapımı gerçekten ustalık ve maharet isteyen önemli bir iştir. Öyle herkes yapamaz. Annemin yaptığı bir file içine koyarak iki taş arasında uzun zaman beklettiği peynir bir başkadır mesela. Yine kendi bahçemizden aldığımız yeşil soğan, ıspanak, maydonoz gibi yeşilliklerle yapılan katmerler odun  ateşinde  yapılmış çayın yanında eşsiz bir lezzete dönüşüverirdi. Yine o güzelim kocaman, kıpkırmızı, güzellikten çatlamış, çilek gibi kristalleşmiş içiyle beni mest eden domates.. neden domatesi bu kadar sevdiğim tamamen ontolojik bir nedenle ilgili. peynir ve yeşillik de öyle. tüm bunların içinde büyüdüm. her yemek öncesi bahçeye salata ve yemek için sebze almaya biz çocuklar giderdik. koşa koşa.  sayıyla söylerdi annelerimiz kaç tane domates, kaç tane soğan, kaç kök maydonoz alacağımızı. sebzeler çok güzeldi ve çok kıymetliydi bizim için. siyah keçi derisinden peyniri dedem bir ritüel yapar gibi çıkarırdı. ağır ağır ve itinayla. kokusu, güzelliği ilk anda çarpardı sizi. yoğun bir tadı vardı.

şimdi de hala en sevdiğim şeyler bunlar.

o sebzeleri, peynirleri, ordaki coşkuyu ve yaşam sevincini elbette bulamam ama damağımda ve dimağımda hala o tatların serüveni, izleği var.  oralardan yol buluyorum kendime. kendi hikayeme oralardan ulaşıyorum.

şimdi  sevdiğim meyve ve sebzelerle ilgili bir liste yaparsam sanırım ilk 11 şöyle olur

1. domates

2. biber

3. maydonoz

4. nane – fesleğen

5- peynir – yoğurt – tereyağı

6.soğan- sarımsak

7- ahlat

8 – çağla

9- elma

10 – ceviz

11- böğürtlen

En Kıymetlimiz

üzerinde bir şey yazmaz onun. masumdur. samimidir. bizden biridir. yaptığı iş çok büyüktür. hayatı anlamlandırır. kelimelere hayat verir. soluk aldırır. önemini kavramak kolaydır, diğerlerine göre oldukça büyüktür. o olmasaydı iletişim olmazdı. vazifesi anlamlıdır. yerine başka bir şey ikame edilemez. neden mi bahsediyorum? bilgisayarınızdaki boşluk tuşundan (space key).

bir şey göstermek istediğinizde, bir şeye vurgu yapmak istediğinizde altın kural şudur: etrafını boşaltın. boşluk tuşu aslında bunu yapıyor. ona basınca ekranda hiç bi şey yazmıyor ama aslında bütün yeni yazılabilecek şeylerin hammadesi oluveriyor. mucizevi. boşluk! siz onun açtığı boşlukta, kendinizi ve zihninizi, dünyanızı inşaa ediyorsunuz.

*

uyku, sohbet, aileyle birlikte yemek, çocuklarla oynamak, namaz kılmak, sıla-i rahim yapmak, düş kurmak..

bunların hepsi hayatımızı daha iyi yapan, yaşam kalitemizi yükselten space key’ler..

sizin de hayatınızda böyle tuşlar var mı? 

şimdi sizi düşündürücü ve keyifli bir TED konuşmasıyla başbaşa bırakayım..

john_lloyd_inventories_the_invisible.html

Hayat 1 Kere!

yaşadığın her günü son gününmüş gibi yaşarsan bir gün haklı çıkarsın” diyordu steve jobs ünlü “aç kal, budala kal” konuşmasında. o gün gelmeden bir şeyler yapmam gerektiği çok açık. artık 28 yaşındayım ve  hayatımla ilgili ciddi ve geridönüşü olmayan kararlar verdim.

verdiğim kararlar arasında şunlar var:

  • bir sürü etiket delisi aptallarla dolu akademik dünyaya sırt çevirip, masterı bırakabilirim.
  • yarım kalmış kitaplarımı okumak için aylarca evden çıkmayabilirim.
  • günlerce  journey to the edge of universe izleyebilirim.
  • eylül ayından itibaren otobüsle önce iran-pakistan-hindistana geçmeyi, oradan da kamboçyaya inip türk çayı demlemeyi düşünüyorum. hazır oraya kadar da gitmişken filipin adalarına uğrar, belki denizaltına bile dalabilirim. oradan avustralya üzerinden yeni zelandaya varıp bağdaş kuracağım. hatta yüzüklerin efendisindeki o güzelim kırlarda uzanıp, bir yüzük bulup gördüğüm ilk güzel ve zeki bir kıza evlenme teklifi edebilirim. tüm uzak doğuyu gezip japonya gibi bir yerlerde bir kaç yıl çok uluslu bir şirkette CEO danışmanlığı yaptıktan sonra istifamı basıp, hanımla ve çocukla beraber yine yollara düşebilirim. gezdiğim yerleri ve ülkeleri anlattığım bir blog açıp, okuyucularımla süprizlerle ve güzelliklerle dolu bir sürü şey paylaşabilirim.
  • onlarca ülkede, yüzlerce okul ve üni. gezip, konuşmalar yapıp, kitaplar yazabilirim.
  • sadece kahve ve makarnayla bir yıl yaşayabilirim. italyaya, akdenize, endülüs tarihine, jennifer aniston’a, irish coffe’ye ve dağlara aşık olabilirim.
  • cool yada melami(?) yada alfa erkeği olabilirim.  yada günlerce dücane cündioğlu konuşmaları dinyelebilirim.
  • Antalyaya, kaş’a yada çocukluğumun geçtiği akdağlara-toroslara yerleşip sevdiğim ve özel kitaplardan oluşan 30 bin kitaplı bir kütüphane kurabilirim.
  • her sabah dedemin yaptığı gibi, kalkıp dağları gezer, av yapar, ateş yakar, öğlen uykuları uyurum.
  • sonra yine yollara düşer, bu defa bir de avrupada ne var ne yok diye oraya çeviririm rotayı.. bir bisikletle bile çok rahat gezebilirim avrupayı. 2. iyi seçenek interrail olur..trenle, metroyla, otobüsle, yürüyerek..  her ay yeni bir interrail bileti alarak 2 yıl gezebilirim avrupada.. sanırım en son iskandinavyaya yerleşip, uzun kışların ve uzun yazların gölgesinde, zamansızlığı yeniden keşfeder, yenilenebilirim.
  • “Cafe Avenue” adında ultra über ve hatta hiper bir kafe açıp kafa dinleyebilirim.
  • kreatif bir odada yaşadığıma kendimi inandırabilirim.
  • big bang’e alternatif bir teori ortaya atabilir, gazete ve tv lere röportaj vermeyi reddedebilirdim.(çok üşeniyorum, yoksa şimdiye theory of everything çoktan bitmişti, done done olmuştu yani.)
  • bunaltıcı likya yolu sıcağı mı yoksa serin anadolu yaylaları mı? sorusuna bunaltıcı sıcakları seçerek cevap verebilir, likya yolunu yalın ayak yürüyebilirim.
  • risk oyununda en sevdiğim ülke olan madagaskar’a, gitmeyecek olsam  bile sürekli vize alabilirim.
  • 40’lı yaşlarımda Türkiye’ye dönüp milli eğitim bakanı olurum belki.  bakanlığın girişine “eğitim şart değil” yazdırıp,  tüm okullarda sabah marşı olarak “Another Brick in the Wall” söylettirebilirim.
  • bir université bile kurabilirim. her bölümün sonuna -fizik eki getiririm.
  • yeğenim orhan’la birlikte günlerce monopoly oynayıp, doyumsuz kahkahalar atabilirim.
  • her şeyi bırakıp full time blog yazarı olabilirim. yeğenimin dediği gibi; blog yazıyorum çünkü çok havalı! :)
  • bodruma yerleleşip, thalesin memleketinde güne uyanıp tekrar aynı soruyu sorabilirim: Felsefe ne işe yarar?
  • bakanlıktan sonra başbakan olursam (ki tercih etmem, başkanlık sistemi olursa belki) çok sıradışı eğitim ve gerilla teknikleriyle ülkede bir canlılık, pozitif iletişim ve yaşam sevincinin uyanmasına, dolaşıma girmesine çalışırım. nutuk atmam, çok konuşmam, toplantı yapmam..
  •  hatta ülkedeki bütün toplantıları yasaklarım:) toplantı yapmaktan iş yapamamak ne acıdır. yönetim anlayışım tamamen sokratesçi bir yönetim sanatı olur.
  • “zorunlu” olan her şeyi kaldırıp “içten yanmalı” bireylerin yetiştirilebileceği bir eğitim ve felsefe geliştiririm. nehirlerin denizlere dökülmesini engeller, onları sonsuz döngüye sokarım. her şehrin içinden nehir geçirtirim. yapılacak arkeolojik kazılara bizzat iştirak eder, çıldır gölünde balık tutar, erzurumda kayak yaparım. tebdili kıyafetle üni. derslerine girer, “tahtayı biri silebilir mi” sorusunu soran hocalar olursa, “malesef silemez” derim.
  • futurist olup, fantastik kitaplar yazabilirim. nasıl olsa beyin bedava.
  • baktım olmuyor, ne haliniz varsa görün deyip hacca giderim. sonra medinede bir köşede kıvrılıp uyurum. kulaklarımda rahman suresi sesleri..

tüm bunları yapabilirdim aslında, bugün 1 nisan olmasaydı.

belki de yaparım ha!

ne demişler; yapacakların kestirilemez olsun!

sonuçta hayat bi kere! 

Frizbi Zamanı! yuppy!

Bahar geldi, freezby zamanı da geldi. lise yıllarımda, sancak kolejinde Mehmet Özay hocam vesilesiyle tanışmıştım freezby oyunuyla. Küçük büyük herkesin keyifle oynayabileceği ender güzel oyunlardan.. maliyeti ucuz, keyfi ve coşkusu pahabiçilemez.. sahilde, deniz kenarında oynamak da bir başka olur..

1950’li yıllarda Walter Frederick Morrison adlı bir girişimci, halkın UFO’lara olan ilgisinden dolayı bir oyuncak yaptı. Bu oyuncak küçük Uçan dairelere benzemekteydi. Morrison bu oyuncağa ilk başta “Plüton Tabağı” adını verdi ve bu oyuncak kısa sürede tanındı. Oyuncağı Wham-O adlı bir firma üretiyordu ve satışlarını arttırmak isteyen firma, Richard Knerr’i ülkenin doğusuna gönderdi. Knerr, yaptığı uzun yolculuklar sırasında üniversite öğrencilerinin birbirlerine teneke kutu kapağı atarak oynadıkları bir oyun gördü. Öğrenciler bu oyuna “freesbee” diyorlardı. Bu adın kullanılmasının sebebi; öğrencilerin oynadıkları teneke kapağı 1870’li yıllarda kurulmuş ve evlere teneke kutularda kek ve bisküvi servisi yapan bir firmaya aitti. Firmanın kurucusu William Russell Freesbee’nin resmi, kutu kapaklarını süslemekteydi ve öğrenciler onun adını oyuna vermişlerdi. Knerr, 1959 yılında Freesbee adını tescil ettirdi. Bundan sonra oyunun adı böyle anılmaya başlanmıştır. Bu sözcük, 1980’lerde “frizbi” olarak Türkçeye de girdi. Önceleri çocukların severek oynadığı bir oyuncak olan frizbi, sonraları büyüklerin de pikniklerde ve sahillerde oynadığı bir oyun oldu.

Frizbiler yalnızca oyuncak olarak olarak kullanılmadı. 1960’lı yıllarda ABD Deniz Kuvvetleri havada süzülerek ilerleyen işaret fişekleri tasarlamaya karar vermişti. Bunun için frizbiler model alındı. Yaklaşık 400.000 dolar harcanan bir proje başlatıldı. Frizbilerin uçuşu rüzgar tünellerinde incelendi. Frizbiler, gelişmiş kameralar tarafından kaydedildi ve etkili frizbiler tasarlandı. Bu frizbiler, gece karanlığında aydınlatma fişeği olarak da kullanıldı.

Kaynakça

  1. ^ “‘Frisbee’ marks 50th anniversary of name change“, CTVglobemedia, 2007-06-16. 2007-06-19 tarihinde erişilmiştir.
  2. ^ Emiroğlu, Kudret (2001). Gündelik Hayatımızın Tarihi, Dost Kitabevi, Ankara. ISBN 975-8457-66-7

Rezalet Çıkarasım Var!

evet, rezalet çıkarasım var, sizin yok mu yoksa! 

**

sert bir kış oldu.

Erzurumda okurken sıkça duyduğum bir halk deyişi vardı; “bahara çıkan itin kışın yediği soğuğu bir allah bilir bir de kendisi.” Geçenlerde Mehmet’le de konuşurken şöyle dedi ” kış diye bi şey  varmış, gerçekten” :)

**

Bugün Ankara’da güzel, güneşli bir hava vardı. Dağlara, doğaya gidemedik madem parka çıkalım dedik. Geleneksel bahar koşularına da başlamış oldum böylece. koşu sonrası parkın içindeki büyük havuzun kenarına uzandımm. kulaklarımda Zaz nağmaleri.  güneşin sıcaklığı, havuzun güzelliği, müziğin ritmiyle kalıverdim orada.. sonra insanları gözlemledim..  sonra düşündüm..

iyi beslenmiyoruz. asitli içcekler, bol kalorili, yağlı yiyecekler, sanal besinlerle yaşıyoruz adeta.. “gerçek gıda”yı unutttuk. bol su içmiyoruz. içtiğimiz sular da iyi değil zaten. doğayı terk ettik. ben kırmızı ve beyaz eti bıraktım. sadece balık. çok sevdiğim cola’yı bırakalı bir yıldan fazla oluyor. 3 yıl yoğun bir içme döneminden sonra sigarayı da birden bıraktım.  “birden”. sevdim mi dibine kadar, sevmedim mi “birden” bırakırım. şimdi ve burada. 3 yıldır kendimi daha sağlıklı ve hafif hissediyorum. ingilizcede güzel bir deyim var, “we are what we eat”, yani “insan yediğidir”. bu kadim bir bilgelik aslında. islam dininde de, “ilmin başı helal lokmadır” denir. helal lokmaya, helal rızka azami derecede önem verilir, helal yemeyenin namazının bile kabul olunmayacağı söylenir. sadece manevi olarak değil, maddi olarak da helal ve  temiz gıda çok önemli gerçekten. ben buna “gerçek gıda” diyorum. gerçek insanlar, gerçek yemek yerler. gerçek bir insan demişken aklıma Waldo Emerson’un bir sözü geldi, üstat şöyle diyor: kim ki gerçek bir insandır, bir NonConformist olmalıdır. belki de tüm bu kötü yaşam alışkanlıklarımızın temelinde conformist hayatlar vardır. konformizm, konfor düşkünlüğü.. bu o kadar yaygın ki, düşlerimiz bile başkalarının düşleri.. kendimiz için düşlemiyor, yaşamıyor, hissetmiyoruz.. konfor sadece mobilya, otomobil değildir, kendini “gerçekleştirecek” şekilde hayallerin yoksa, düşlerinin peşinden gitmiyor, istediin hayat için mücadele etmiyorsan, inandıklarını yaşayamıyorsan, sürükleniyorsun demektir, konformistsin demektir. neredeyse insanın kendinden vazgeçme hali.

**

yine geçen Mehmet’le çay içelim dedik.. -nerde içelim? dedim, -farketmez, naısl olsa her yerde kötü! dedi. güldük ama gerçek bu. koskoca şehirde, şehirlerimizde doğru dürüst, güzel çay demlenmiyor.. fiyata gelince çatır çatır, 2, 3, 5 tl almasını biliyorlar ama.   sonra da sen gel, starbucks’ta kahve içme. sen kendi en temel içme kültürün olan çay’ı böyle yerlere düşürürsen elin starbucks’ı çatır çatır kahve satar, üstelik çayı da senden iyi yapar. fiyatı da 2.75 tl. buyur burdan yak.

**

okumuyoruz. izliyoruz, dinliyoruz, ama okumuyoruz. 5 dk’lık videolara bile sabrımız kalmadı. her şey bir anda olsun bitsin, anlayalım, gülelim, eğlelenelim istiyoruz. gerçekçi, samimi değiliz. belki de en başta, ne istediğimizi, nasıl bir insan olup nasıl bir hayat yaşamak istediğimiz konusunda net değiliz. süürkleniyoruz. çer, çöp gibi. popülist ve konformistiz. yaşadığımız hayat bir tekme atacak, inandığımız şeyleri yaşayamadığımız için rezalet çıkaracak gücümüz kalmamış. üni.lerde, konferanslarımda, kantinlerde, kafelerde gençleri gözlemliyorum.. safi hava, civalar.. 30-40 yaş arası da müthiş bir kimlik krizinde bana sorarsanız. evliliklerimiz iyi değil. kız arkadaş, erkek arkadaş nedir?  bir ilişki neye yarar? bir ilişki aslında ne değildir? ne olmalıdır? düşünmeden hoopp atlıyoruz.. çabuk seviyor, çabuk bıkıyor, çabuk ayrılıyoruz.. aslında aradığımız şey “kendimiz”. facebook’ta “ilişkisi var” seçeneği var ya hani, oraya bir gün şöyle yazıcam, “kendisiyle ilişkisi var”. kendisine dost olamayan başka birine dost olması düşünülemez. kaldı ki evlilik, vs.. yalın ayak kalırsın yollarda.. gecelerin gündüz, gündüzlerin gece olur. önce kendin ol. kendinle ol. kendini adam et. kendinle dertlen. kendinle uğraş. kendinle mutlu olmayı öğren. sonra başkalarıyla da mutlu olabilir, mutluluk verebilirsin.

**

şehirlerimiz derme çatma, köylerimiz terk edilmiş.. hala “gelişmekte olan bir ülkeyiz”.. konuşmayı ve dinlemeyi öğrendiğim günden beri duyuyorum bu lafı “gelişmekte olan bir ülke, Türkiye”. artık gelişmeyelim, gelişmiş, aklı selim bir ülke olalım olmaz mı? dizilerimiz, gazetelerimiz, ulaşım sistemlerimiz, evlerimiz, eğitim sistemimiz, öğretmenlerimiz, birbirimizle iletişimimiz SAÇMASAPAN olmasın! olur mu?!

“kişisel gerileme” yazımda şöyle demiştim, “akıl ve ruh sağlığımı korumak için bir çok şeyi küçümsemem gerekiyor”. haydi küçümsemeyelim, bir şey yapalım.. dua edelim, spor yapalım, birbirimize selam verip, yolda, otobüste, metroda, kuyrukta tebessüm edelim, günaydın, iyi akşamlar diyelim. nezaket ne büyük güçtür allahım. çocuklarımızı güzle yetiştirelim. güzel sevgili olalım, sevgilerimiz, sevgililerimiz güzel olsun. mış gibi değil, gerçekten yaşayalım.

yediğin yemeği hisset, nefesini fark et, pencereyi aç, deirn nefes al, gece kalk abdest al, namazlarını kıl, yalan söyleme, sözlerini tut, dua et, elinden geleni yap, analiz, yap, gerçekçi ol ama iyimserliği ve ümidi asla terk etme. iham ver, coşkulu ol, arkadaşların seni gördüklerinde sevinsinler, insanlar seni gördüklerinde iyiliği ve güzelliği, samimiyeti hatırlasınlar.

cömert ol, rabbinin hazineleri geniştir, onun lütfundan iste..  kerem sahibi ol..

**

yıllar önce dillerime dolanan şeyh Gavs-ul Azam Abdulkadir-i Geylani  (k.s) hazretlerinin sözleriyle bitirmek istiyorum;

 ‘müridi him ve tıb veştah ve ganni ve if’al mateşafel ism-i alî’

 “müridim hoş ol, aşka düş, aşkın sözlerini söyle, şarkısını çağır, dilediğini yap, benim adım yücedir.”

**

sev, sevgiye layık ol, sevgili ol.

mustafa ijaz, 

mart-2012 ankara

COOL OLMANIN 41 KURALI

(bazı maddeler güncel değildir.)

1. az-öz konuş
2. asla etkilendiğini belli etme
3.sosyal medyayı smartphone’dan kullan
4. anlaşılması zor cümleleriniz ve egzotik bir konuşma tarzınız olsun
5. twitter’da sizden övgüyle bahseden tweetleri asla retweet etmeyin.
6. Facebook’ta çok az Like verin ve her soruya cevap vermeyin. en iyi oran 1/18’dir.
7. İlham alınacak hikayeler anlatın. bol bol metafor kullanın.
8. Gözlük kullanmak. özellikle Ray-Ban Wayferer.
9. Koşmamak. Acele etmemek.
10. Dışarıyı çok önemsemediğini göstermek için müzik kulaklığı takmak. Mümkünse iPod Shuffle. Beyaz kulaklık.
11. Gereğinden fazla zayıf olmalısınız.
12.Bazen bir iki sigara. Bol kahve. Bir iki sıradışı kitapla çekilmiş fotoğraflar.
13. sosyal medya yorumlarinizi ingilizce karakterlerle yazin
14. espri yapın ama fazla gülmeyin
15. Dişler saçlar tırnaklar çok önemli.
16. Her zaman kurallara uymayın. Ve bunu da çok önemsemeyin.
17. orta sınıf insan dertlerinden uzak olun. aile, ev, araba, sigorta, emeklilik vs.
18. sosyal medyada fazla “online” olmayın.
19. demet akalın, serdar ortaç gibi isimleri duyunca kusmaya başla.
20. sanata ilgi duy. bir kaç tablo ve ressam hakkında derinlemesine bilgi sahibi ol. bazen günlük konuşmalar içinde bunlara atıf yap. (ör.1: isanın son akşam yemeğindeyiz gibi hissediyorum bu akşam. ör. 2: Van gogh’un ay çiçekleri gibi solmuşsun hayatım ve bu halinle senin Van gogh’un olmak isterim.)
21. internet yazışmalarında kesinlike smiley kullanma! :)
22. tabiki tv izlememelisin. etrafındaki kişiler dizilerden konuşmaya başlayınca kendini patagonyada pasaportunu yitirmiş bir yabancı gibi hissetmelisin.
23. aşkından ölsen bile sevdiğin kıza yazmamalısın, sohbetin az ve öz olmalı.
24. cool olmaktan bahsedilince, kul olmayı örnek verip gereksiz bir karşılaştırma içine girme.
25. sesiniz hep sabah yeni uyanmışsınız gibi olmalı.
26. sevdiğin şeyler hakkında nadiren, sevmediğin şeyler hakkında hiç konuşma.
27. konuşurken ve yazarken bilinçakışı tekniği kullanmalısın.
28. her cümlenin sonuna nokta koymalısın.
29. cool olmak merak uyandırmak, ilginç olmak, zen felsefesine sahip olmak demektir.
30. minimalist olun.
31. less is more üzerine kafa yorun.
32. en az bir iki konferansta konuşma yapmış olun. sunum yapmaktan korkmayın. sunumlarınızda beni takip edin vs demeyin. sunumunuzu sade, kısa ve etkileyici yapın.
33. kareli gömlek, beyaz tişört, siyah ceket, dar kot giyin.
34. mutlaka pahalı bir saatin olmalı ve saatinizin tüm özelliklerini bilmelisin. (gramer kurallarını çok önemseme. bol bol hatalı ve eksik cümle yaz. eksikler ve hatalar daha çok akılda kalır. ama asla kelimeleri yanlış yazma. bir harf bile şaşmasın. )
35. not defterin ve kalemin hep yanında olmalı. arasıra not almalısın.
36. havaalanına asla saatinde gitmemelisin. boarding’e 15 kala havaalnında olsan yeter.
37. Gizemli ol.
38. Spiritual ol.
39. Arasıra gözden kaybol. İnterrail yap. Yurtdışında oku.
40. Uluslararası arkadaşlar edin.
41. Cool Olmanın XX kuralı şeklindeki yazıları okumayın ve bunlara itibar etmeyin.

 

asdfghjklavye.com 

Güzellik Uykusu

hiçkimsenin beğenmeyeceği kadar yağmurlu bir gündü. ijaz çantasını alıp dışarıya koştu, arabasına bindi, kapıyı ‘tak’ diye çekti. arkasına yaslandı. parmaklarından ve yüzünden süzülen damlalara baktı. onların harikulade bir bütünlük içinde teninde dolaşmasını kabullendi. gözlerini kapattı. dolu da yağmaya başladı. sadece cama çarpan doluların sesi geliyordu.. ‘tak..tak..taktak..tak’.. arabayı çalıştırıp şehirden uzaklaştı. bir patikaya saptı ve etrafındaki kurumuş yaşlı ardıç ağaçlarının sayısı hızla artmaya başladı. yağmur dindi. güneş açtı. fonda Zaz çalıyordu. uzakta bir tepenin başlangıcında yol bitti. arabadan indi. tak! diye kapıyı kapattı. havada sonsuzluk kokusu vardı. çiçeklerden ve otlardan sular süzülüyor, güneş o küçüçük damlalara vuruyor, karşıdaki dağ ijaz’ı çağırıyordu. ijaz bir z çizerek dağı tırmandı. son küçük tepeyi de aştı ve dağın arkasında bekleyen manzarayla şok oldu.. çantasından bir taş çıkartıp karşıdaki denizde kendisini bekleyen yelkenliye fırlattı.. taş iki tak! tak! edip güvertede durdu. koşarak yüzdü.. çantasında macellanı kıskandıracak bir haritayla yelken açacaktı ki saat çaldı.. tik! tak! tik tak! ijaz tak dedi! kapattı. uykusuna devam etti.

(tak: Danca’da teşekkür etmek)

2012 İçin Üç Kelime

her yılın öne çıkan kelimeleri vardır. o yıldan beklentilerimizi, hedeflerimizi ifade eden kelimeler.

benim için, 2011 yılında sanırım en çok üç kelime etrafında hayatım şekillendi:
(Finish) bitir; okulu bitirdim. yarım kalmış projelerin bir kısmını. yarım kalmış bazı kitapları.
(Start) başla: yeni bir şeylere başla. yeni insanlarla tanış. yeni bir şehre taşın. yeni bir insan ol. yenilen. yenile.
(Contradict Yourself) kendinle çeliş: bile isteye çeliş. hayat dairesel. lineer değil. bile-isteye kendi fight-club’ına gir. cüret ister bu ama bir o kadar özgürleştirici.

2012 için söyleyeceğim ÜÇ KELİME ise gelecek yıldan beklentilerimi, üzerinde çalışmak istediğim konuları içerecek.
niyetlerimi. hedeflerimi.

Sanırım bu üç kelime: Question, Move, Read&Inspire. 

Sizin 2012 için kişisel hayatınızda veya iş hayatınızda niyetlerinizi, hedef ve beklentilerinizi yansıtan;

Üç Kelimeniz hangileri?

Rhythm Of The Universe

Rhythm Of The Universe is a musical collaboration project that houses the voices and sounds of musicians from more than 90 different countries. It was created to promote unity through music and further promote the value of music education.

More info at: www.rotuonline.com

Lyrics-

Verse 1:
Here we come, with passion and hope, this is our generation
If we trust, and with love on our side, we can conquer the world

Prechorus 1:
And as the sun sets, the world starts dreaming
This is our chance to be heard
As we awake, here and now, a new day’s beginning, here’s to
Peace and love for the new world

Chorus:
Yeh oh ya ih eh oh yah ih eh eh eh oh oh
Yeh oh ya ih eh oh yah ih eh oh oh eh ah

Ye oh ya ih eh oh ya uh eh oh ya ih eo eeh ehh oh ohh
Tomi tomi charmicha che va X

Verse 2:
We are one, like the waves of one sea, like the drops of one ocean
Like a drum, feel the rhythm within, our song has begun

Prechorus 2:

And as the day breaks, the children are singing
Fear and war left in the past
And as we march to the light, a new day’s beginning, here’s to
Peace and love for the new world

Chorus:
Yeh oh ya ih eh oh yah ih eh eh eh oh oh
Yeh oh ya ih eh oh yah ih eh oh oh eh ah

Together
We can bring some hope
To take us to the place we belong
Raise your voice, break down the walls
Come and sing this universal song

Chorus:
Yeh oh ya ih eh oh yah ih eh eh eh oh oh
Yeh oh ya ih eh oh yah ih eh oh oh eh ah

Listen, hear me, love me or loathe me. But Give you everything you are, yo, my heart is lonely. You wanna argue ’bout the world but I’m universal. It’s time to elevate the soul. I’m not out to hurt you.

Porque vivo notando que sigue pasando, el mundo girando y nosotros pensando que todos no somos iguales. Es la hora de menearse, de levantarse y revoltearse. Llego la hora de aclararse.

United together we take a stand undivided. Sisters and brothers, all colors break the silence. We’re on a mission, one love expedition. If we rise together hand in hand we’ll make a difference.

Chorus:
Yeh oh ya ih eh oh yah ih eh eh eh oh oh
Yeh oh ya ih eh oh yah ih eh oh oh eh ah

Obez Ruhlar

Turkcell’e cevap veriyorum: Hayat paylaşınca güzel! diyorsun ya, fazla atıyorsun. popülistsin. reklam yaptığın kadar iş yapsan ne güzel olurdu oysa. hayat paylaşınca güzel belki ama her zaman değil. hayat bazen saklayınca güzel. kendimize saklayacağımız şeyler de olsun. obezlik sadece vücutta değil, beyinlerimiz, duygularımız da obezleşiyor. şu SM’daki “Share”, “Like” butonları üzerine bile makale yazmayı düşünüyorum. genişlemeyelim, derinleşelim. paylaşmak her zaman güzel değil.

paylaşımcılık yeni moda mı? hayat paylaşınca güzel falan filan da , neyi paylaşıyoruz?  kiminle?paylaşma eyleminden önce “neyi” ve “kiminle” sorusuna cevap vermek çok daha önemli. hayata biraz da “gizem” lazım.

ne demiş ibn ataullah iskenderi (k.s) : “gömülmeyen şey nabit olmaz.” anlayana bu kadar yeter.

Kişisel Gerileme

kişisel gelişim, motivasyon konuşmaları, klişe ergenlik coşkularıyla taşan kafeler, konferans salonları, mükemmeliyetçi feminen ruhların sarhoş şımarıklığı, ciddiyetsizlik, eğlence düşkünlüğü, 3 dk. lık “çok komikk” videoları, salçası sıkılmış “aşkımm”lar, küfr ederken marifetli bir şey yaptığını zanneden marka giyen ucuz gençlik, ders notuyla kendini güvende hisseden üniversiteli, korku üreten medya, title’sız kendini çıplak hisseden prof.lar, sesini fazla çıkardığında haklı ve akıllı olduğunu zanneden nobran konuşma kültürü, her gün nutuk çeken facebook, duvarına alıntı bir söz yazarak kendini düşünür-filozof-edebiyatçı zannetme, farklı gördüğü her şeyi uçurumdan iten gözler, eşyalarına izinsiz dokunan samimiyet, minnet duyduran borç almak, google’da ilk sayfada çıkan her şeyi ilmihal bilgisi zannetmek, post-travmatik stress bozukluğu…

çok pardon ama akıl ve ruh sağlığım için zekanı küçümsemek zorundayım.

Arz-Talep Yasası Işığında Kız-Erkek İlişkileri

Arz ve talep teorisi: D1: her değişik fiyatta satın alıcıların talep miktarı ile S: her değişik fiyatta satıcıların arz etme miktarlarını gösterir. Talep yasası ile D eğrisi miktar arttıkca düşen ve arz yasası dolayısıyla S eğrisi miktar arttıkca yükselen eğrilerdir. İki eğrinin keşiştikleri nokta piyasa dengesidir.

 SNAPSHOT

Kız-Erkek ilişkilerine, evlenme ve boşanmalara bir de bu mikroekenomi teorisi ışığında bakmaya ne dersiniz?

Teori şöyle:

Mikroekonomi teorisinde, arz ve talep arasındaki karşılıklı dengeye dayanan ekonomi modeli, rekabet içindeki piyasalardaki ürünlerin fiyatlarını ve satışlarını tanımlamak, açıklamak ve tahmin etmek için, Alfred Marshall ve Leon Walras tarafından geliştirilmiştir.

Talep yasası (The Law of Demand), bir piyasada bulunan satın alıcıların davranışlarını, yani taleplerini, açıklama hedefli bir teoriye dayanır. Bir mal için olan talep miktarını belirleyen en önemli unsurun o malın fiyatı olduguna dayanır. Talep yasası o malın satın alıcıları tarafından istenen talep miktarı ile o malin mumkun piyasa fiyatlari arasındaki ters yönlü kismi ilişkiye verilen addır. Bir malın fiyatı arttıkça o mal piyasasında o maldan satın alınmak istenen miktar azalmakta, bir malın fiyatı azaldıkça o maldan alınmak istenen miktar artmaktadır. Unutmamalıdır ki bir piyasada satın alıcılarin o maldan ne kadar miktar satınalma davranışlarına, o malin kendi fiyatının yanında, (ortalama gelir, gelir dağılımı, diğer malların fiyatlari, psikolojik etkenler gibi) başka değişkenler de tesir etmektedir.

Arz Yasası (Law of Supply), malın fiyatı ile o malın arzı arasındaki pozitif ilişkiye arz yasası denir. Bir malın fiyatı yükseldikçe üretici firma o malı daha yüksek fiyatlardan satmak ister. Malın fiyatı düştükçe o malı daha düşük fiyatlardan satma eğilimi gösterir. Arz eğrisinin pozitif eğimli olması aslında artan marjinal maliyetler veya artan ortalama maliyetlerle açıklanır ki bu da üretim ve prodüktivite şartlarına bağlıdır.

Piyasa dengesi

Ekonomi ve MBA derslerinin ortak konularından biri olup serbest piyasadaki ürünlerin istek ve sunulan ürün miktarına göre düzenlenmiş ve (denge noktası Equilibrium Point) yani arz ve talep eğrilerinin kesiştiği nokta (evlilik, birleşme, dating gibi) olan denge fiyatının oluşmasını sağlayan teori olarak bilinir.

**

Artık şimdi kendi kız-erkek ilişkilerinizi anlamada bir aydınlanma yaşamış olmalısınız!

Arz, Talep yasasını ve piyasa dengesini bu ilişkileri anlamada metafor olarak kullanmak oldukça kolay olsa gerek..

Benim okuyucularım zekidir, bu kadarla iktifa edelim:)

**

Daha fazla okumak isteyenler için 2 link (gerçi kimse okumaz ama, ben yine de vereyim) ;

supply-demand theory

supply-demand and marriage

Girişimci Ellerini Bir Sanatçı Gibi Kullanır

Girişimci soru sorar.* soru üretir, sorun değil.

soru aslında cevaptır. sorudan cevaba giderken teknolojiyi kullanır.

günümüzde sosyal medyaya karşılık geliyor bu. yani dijital çağın öncüsü olmak, en azından yakalamak.

girişimcilik bir hafifleştirme, yükten kurtarma sanatıdır. gereksiz ve atıl olanın yerine aksiyonu ve dinamik olanı, büyük faydayı koymaktır

girişimcilik düşleme sanatıdır.

girişimci düş kurar. bunun için düşer yollara.

kimsenin daha önce cesaret edemediği yollara.sonuçlarını pek düşünmeden.

mantığını flulaştırıp, sezgilerini berraklaştırarak. büyük liderlerin yaptığı gibi.

çılgınlık.bilgeliğin kaynağı olan çılgınlık.

girişimci derin düşünür, yalın anlatır. çok olanı sadeleştirir.

girişimcinin hikayeleri vardır. iyi bir konuşmacıdır. ilginç bir giriş yapar. dikkat çeker. ve özetlemede bir üstattır. girişimci iyi bir “story teller’dır.

girişimci duygulandırır. beyinlerimiz duygularla çalışır.

girişimci hızlıdır. hız bazen fikirden de önemlidir. hız hazdır.

girişimci coşkuludur. çevresini tedirgin edecek kadar.

girişimcilik yaşamak labirentine yukardan bakmaktır.
ancak bu şekilde görebilir: aslında problem çözümün diğer yanağıdır.

girişimci iyi bir kitap meraklısıdır. dergileri takip eder.

not alır. mutlaka not defteri vardır. kalemleri vardır.

büyük-küçük- renkli, kurşun, vs. onlarla taslaklar çizer, mind-mapping yapar..

girişimci koşar. hem bedeniyle hem fikirleriyle..

girişimci ellerini kullanır. bir sanatçı gibi.. dokunur, tokalaşır, hisseder, inceler..

girişimci bir süre kaybolur, sonra bir keşifle ortaya çıkar..
gerisini hepimiz biliyoruz..

başkaları bu keşfi konuşurken O yine çoktan kaybolmuştur.. yeni’nin peşinde..

_________________________________________________

*

I THINK THEREFORE I AM,

I AM THEREFORE I ASK.

In our daily lives we all ask questions

Why? How? What? Where?  When? and Who?

Asking questions makes a difference, and strong questions are empowering.

The first philosopher Thales asked a provoking question:

“What is the arche?” That’s why he is the first philosopher.

Einstein`s most famous thought experiment is a question:

“What would I see if I rode on a beam of light?”

Millions saw the apple fall, but Newton was the one who asked why.

Socrates stated “The unexamined life is not worth living”

Good ideas come from creative questions.

My point is: without an answer then the question is of little use,

but without the question there can be no answer.

Good questions inspire inventive answers. And thus, can be a gift.

We owe it to mankind to ask questions.

I think therefore I am,
I am therefore I ask

Menu Benim, Bana Sorun!

Gaziantep çıkartması çok hızlı, yerinde ve tadında bir girişim oldu.

Bir haftadır yollardayım. Giresun, Erzurum, Antep, Antalya. Bu duygu biraz güzel, biraz sarsıcı.

Ankara-Antep uçuşunda yanımda oturan beyefendinin okuduğu kitap dikkatimi çekti. Harvard business review’den çıkma bir inovasyon kitabı. “inovasyon’la ilginiz nerden-neden” diye direkt bir soruyla girdim sohbete. Hocam, bu alanda uzman olduğunu söylediler. Yani dedim,” Gazikent Üniversitesinde inovasyon, insan kaynakları yönetimi, girişimcilik gibi konularda dersler verdiğini” öğrenince ben de benzer konular için Gaziantep Üniversitesi (Bilimsel Araştırmalar Topluluğu- Günbat) nde bir konferansımdan bahsettim.  Ve Dr.Necati Kayhan hocamın davetiyle  ertesi sabah saat 10’da Gazikent Üniversitesinde  güzel bir konferans yaptık. 2.5 saat süren etkinliğimizin sonunda öğrenci arkadaşlarla ve Gazikent Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.Dr.M.Hanifi  Aslan hocamla tanışma ve sohbet etme imkanı buldum. Networking anlatırken bunu yaşamak daha da güzeldi.

Hayatınızda minnacık bile olsa küçük değişiklikler oluyorsa bir şeyler değişiyor, yolunuzda ilerliyorsunuz demektir.

Devamında 15.30 daki Gaziantep Üniversitesi’nde “KPSS’ye Değil, Geleceğe Kafa Yor!” konferansım için Mühendislik Fakültesine geçtik. Orada bizi beklentileri yüksek (afiş ve konferans başlığı bunda çok etkiliydi, hiç şüphesiz) yaklaşık 200 kişilik bir grup bekliyordu. 15.30 da başlayan konferansımız 18:40 ‘da bitti. Girişimcilik, Liderlik, Sosyal Medya, Networking konuştuk. İlgi – alaka çok güzeldi.

Kendimi rahat hissettiğim yerlerde konuşmak benim için kaydıraktan kaymak gibi keyifli. Karşınızda gözleri parlayan genç bir kitleye kalbinizden bir şeyler söyleyebilmek gibisi yok! Bazen yer yer trans halinde , konu harici çağrışımlarla da derinleşen konuşma benim açımdan keyifli ve çılgındı. Bu hissiyatı  konferans sonrası aldığım sözlü ve yazılı feedback’lerde de görmek teyit edici oldu.

Konferans sonrası  pizza yedik. Ve kendimize güzel bir cafe bulup 9 kişilik bir “ehil” ekiple “motto günleri * antep” yaptık.  Bu etkinlik de yaklaşık 3 saat sürdü. Sunumlar oldukça keyifli ve güzeldi. Günün şampiyonu Hande, ödül olarak hesap ödemedi ve bize sunduğu yan flüt eserleri, Hugh karikatürlü blog-note defteriyle geceye renk kattı.

Bir gün içinde totalde 8 saate yakın bir konuşma etkinliği yapmak (erzurumda bir gün önce yaptığımız motto günleri etkinliğimizi de sayarsak intensity çok ağır) sınırlarımı oldukça zorladı ama bundan da çıkarılacak bir şeyler vardı: sınırlarımızla tanışmak, sınırlarımızı aşmak için iyi bir fırsat. Korkularımızla yüzleşmek için de: do 1 thing everyday, that scares you!

Gaziantep güzel bir şehir. Öncelikle insanları.

Minik bir anekdot: Çulluoğlu lokantasında garsondan Menü istedik, garson abimiz müthiş bir hızlılıkla “menü benim, nasıl yardımcı olabilirim?” dedi. J

İmam Çağdaş’da yediğimiz baklava her şeyin üzerindeydi. Şiddetle tavsiye…

Ve bir not: Antep’i mutlaka bilen biriyle gezin. Benim Allahtan İsmail Uğur Dündar gibi iyi bir rehberim vardı.

Bu konferansın düzenlenmesinde emeği olan ve Antep’teki saatlerimi güzelleştiren ,

Uğur, Sadık, Hande, Ceren, Sabri, Dilara, Ozan , Çağatay ve diğer ismini hatırlayamadığım arkadaşlarıma çok teşekkür ederim.

Yine Gazikent Üniversitesi’nin misafirperverliğine ve Gaziantep Üniversitesi’nin ilgisine de ayrıca teşekkür etmek isterim.

sağlık, sevgi ve hareket dolu bir yaşam dilerim.

şimdi biraz uyku ve müzik istiyorum lütfen..

Creative Commons Lisansı
Motto Günleri by Mustafa Ijaz is licensed under a Creative Commons Attribution-Gayriticari-NoDerivs 3.0 Unported License.

KPSS’ye Değil, Geleceğe Kafa Yor!

 

Bilimsel Araştırmalar Topluluğu‘nun davetlisi olarak  1 Aralık Perşembe Gaziantep Üniversitesi‘ndeyim.

Girişimcilik, Liderlik, Sosyal medya, Networking, Marka olmak, Etkili CV yazma teknikleri gibi konuları konuşacağız.

Beklerim.

ERKEĞİ COOL Yapacak 59 ŞEY

  1. ESPRESSO KAHVE
  2. SİYAH TAKIM ELBİSE
  3. İYİ BİR KOLTUK VE SIKI BİR KİTAP
  4. ZEKİ BİR SEVGİLİ
  5. SPOR YAPMAK/ KOŞU-TENİS-YÜZME-SATRANÇ
  6. SIRT ÇANTASI
  7. BİSİKLET
  8. APPLE ÜRÜNLERİ
  9. BOL DAMGALI PASAPORT
  10. FUTBOLDA , İNTERNETTE VE HER YERDE: ASSİST YAPMAK
  11. STANLEY KUBRİCK FİLMLERİ
  12. INTERNASYONEL ARKADAŞ
  13. SPESİFİK BİR KONUDA UZMANLIK
  14. EVİNDE TV’Sİ OLMAMAK
  15. SAĞLIKLI BESLENMEK
  16. BİR ŞEYE ADDICTED OLMAK
  17. HAFTA SONU BRUNCH
  18. FÜZYON YEMEK MENÜLERİ
  19. PAZAR- KAHVALTIDA GAZETE -DERGİ KEYFİ
  20. SANAT MÜZESİ GEZMEK
  21. İRONİ SAHİBİ OLMAK
  22. BELGESELLER
  23. İYİ SANDİVİÇ YAPABİLMEK
  24. YURTDIŞINDA ÜNİVERSİTE OKUMAK
  25. BAŞKA BİR ŞEHRE TAŞINMAK
  26. ÇANTASINDA DİŞ MACUNU-DİŞ FIRÇASI VE SU BULUNDURMAK
  27. MOLESKINE NOTE DEFTERİNE GÜNLÜK YAZMAK
  28. MODA, MİMARİ, MOBİLYA VE TASARIMLA İLGİLİ OLMAK
  29. İYİ BİR EVİ İYİ YAPAN ŞEY HAKKINDA FİKRİ OLMAK
  30. T-ŞÖRT & JEAN GİYMEK
  31. SAAT TAKMAK
  32. FOTOĞRAF ÇEKMEK
  33. OUTDOOR PERFORMANS ZAMAZİNGOLAR KULLANMAK
  34. DOSTLARLA AKŞAM YEMEĞİ
  35. RENKLİ FULAR KULLANMAK
  36. INTEGRITY – BÜTÜNLÜK SAHİBİ OLMAK
  37. İNGİLİZCE YAZABİLMEK VE KONUŞABİLMEK
  38. ZOR ŞEYLER DENEMEK
  39. KORKULARLA YÜZLEŞMEK
  40. ALTYAZISIZ – DUBLAJSIZ FİLM SEVMEK
  41. KERE MAŞALLAH
  42. BEZ ALIŞ-VERİŞ ÇANTASI KULLANMAK
  43. KARBON FOOT-PRINT’I (AYAK İZİ) AZ OLMAK
  44. HAYALİNİN PEŞİNDEN GİTMEK
  45. AKDENİZ MUTFAĞI
  46. ZENGİN BİR KİTAPLIĞA SAHİP OLMAK
  47. PEYNİR TUTKUSU OLMAK  – DÜNYA PEYNİRLERİNİ BİLMEK
  48. DAĞ YÜRÜYÜŞÜ – TIRMANIŞ – TREKKİNG YAPMAK
  49. TAKİP ETTİĞİ DERGİLERİ OLMAK
  50. POPÜLER FİZİK KONULARI HAKKINDA BİLGİ SAHİBİ OLMAK
  51. İYİ ÇAY YAPMAYI BİLMEK
  52. BLOG YAZMAK
  53. SOSYAL MEDYANIN VE İNTERNETİN GÜCÜNÜN FARKINDA OLMAK
  54. YAPTIĞI ŞEYLERLE ARKADAŞLARINA İLHAM VERMEK
  55. E-TİCARET GİRİŞİMCİSİ OLMAK
  56. CAFé SEVMEK
  57. İNTERRAİL YAPMAK
  58. “LESS IS MORE” FELSEFESİNE SAHİP OLMAK
  59. GEREKTİĞİNDE SEVİLMEMEK PAHASINA HAKİKATSEVER OLMAK

EN ÖNEMLİSİ:

KENDİN OLMAK! 

İskenderiye Kütüphanesi

-fantastik papirus dunyasi-

Platonun kurdugu okul: akademia (akademi)
Aristotelesin kurdugu okul: Lyceum (lise)
Ptolemiaos (batlamyus) un kurdugu okul (schole-school-okul): museum (muze)

museum neredeyse bu gunku universite yapilanmasiyla ayni.
insanlik tarihinin en guzel kutuphanesi de hic suphesiz museum’un merkezi olan Iskenderiye Kutuphanesidir. Antik yunan filozoflarinin -atlantis- eserleriyle birlikte cin, babil, misir bilgeligini de icine alan yaklasik 500.000 nadide el yazmasi kitaptan olusur.
Kurucusu aristotelesin ogrencisi makedonyalı buyuk iskender’dir (alexander). misir’a giren her kitabin buraya getirilmesi mecburiyeti vardi. Kitabın burada bir nüshasi cikarilip sahibine verilir, kitabin asli ise kutuphanede kalirdi. burasi daha sonra hristiyan ortacag avrupasi tarafindan (romalilar) “antik pagan” kalintisi oldugu gerekcesiyle yagma edildi, yakildi. 26 aralik gunu olan bu olaya atfen 26 aralik dunya sahaflar gunudur. kitaplarin yaridan cogu yok oldu. hatta nil nehrinin gunlerce murekkep aktigi rivayet edilir. 2002 yilinda iskendireye sahil limani yakinlarinda Yeni Iskenderiye Kutuphanesi yapildi. http://bibalex.org/

ben ne diyecektim?

‘agora’ filmini izleyebilirsiniz.

agora(carsi)nin merkezi iskendireye kutuphanesi.
hayatin merkezi.
hazir soz kitaplardan kutuphanelerden acilmisken: alberto manguel’in yky’den cikan 1. okumanin tarihi 2. okuma gunlugu 3.geceleyin kutuphane
kitaplarina da atif yapmadan gecmek olmaz.

hayat papirus kagidi, kalem, music, sanat, kutuphane gibi seylerle guzel.

bunlar hala var biliyor musunuz? :)

Mustafa Ijaz | a learning addict

Artistik Fikirler Facebook‘ta

Amerikayı Bir Uctan Bir Uca Yürüyen 23 Yaşındaki Genç

bir hikayen yoksa, neyin olabilir ki?

bir hayalin, bir düşün, bir tutkunun peşinden gitmeyle oluşur hikayeler. menkîbeler.

bir çok şeyi karşına alarak, aç-budala kalma pahasına..

bir tutku ve projeyle yola çıkmak..

işte Amerikalı 23 yaşında bir genç: Nate

Amerika’yı baştan sonra YÜRÜYEREK (evet, cidden öyle) 6 ayda gezdi.

yolculuğu dün bitti.

toplam 3,400 mil yol yürüdü.

3-4 çift ayakkabı eskitti.

insanı mutlu eden, değiştiren şey: yolun sonunda vardığı yer değil yolculuğun bizzat kendisidir.

aslolan süreçtir, sonuçlar değil.

Üniversitede okuyan genç arkadaşlarımıza, kendi hayalleri-tutkularıyla örtüşen bir proje-bir fikir üretip hayatlarından 6 ay – 1 yıl gibi bir zamanı böyle bir şey için ayırmalarını öneririm.

Eudaimonia Eğitim&Seminerler  şirketimizin yakında açılacak olan ArtistikFikirler.Com sitesinde, buna benzer sıradışı fikirler-projeler üreteceğiz. sizin de fikirleriniz-projeleriniz varsa bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Nate’in gezi boyunca yazdığı yazıları, gözlemlerini okumak, çektiği videoları ve konuşmaları izlemek için tıklayın : http://www.natewalksamerica.com

böyle fikirlerle  sıradışı bir hayat hikayeniz olur, kişisel marka böyle oluşturulur, sürüden ayrılmak budur. “Farklı ol” budur.

Tebrikler Nate! bravo!

İnsan Yediğidir

Hafta sonu, Giresun’un eskiden bağlı il olduğu güzel ilçelerden Şebinkarahisar’da felsefe grubu öğretmeni bir dostumu, cüneydi ziyaret ettim. Erzurum lisanstan tanışıyoruz. Erzurum anıları yanında değişen sosyal hayata ve eğitime dair sohbetler yaptık. Evinde tv yoktu. Böyle sohbet dostları az kaldı.

Pazar sabah kahvaltıdan sonra kaleye doğru küçük bir yürüyüş yaptık. ‘Şebinkarahisar’  ismine yakışır heybetli, kara bir kalesi vardı buranın. Şato gibi. “Şebin” kelimesi de şurdan geliyor: eskiden Şap madenleriyle meşhurmuş bu il-çe. Bu kelime zamanla şebin-karahisar şekline dönüşmüş. Yalnız halk, karahisar ya da “garayser” şeklinde telaffuz ediyor. Cevizi ve asma bahçeleri görmeye değer.

Bir süre gezdikten sonra yolumuz küçük güzel sessiz bir cami avlusuna düştü. Sonbahar yaprakları eşliğinde , bir bankta, güneşlendik. Sessiz, dingin birkaç dakika.. sonra avludaki armuda gözümüz takıldı. Yenir-yenmez, nasıl alırız vs derken “bir taş iki armut” düştü.Çocuklar gibi sevinçle o güzel armudu yedik. İlaç görmemiş, natüreldi. Lezzetliydi. Sonra “bir değnek ve iki armut” daha düştü yere. Onları da yedik. Ben çocukken köydeki cami avlusunda yediğim erikleri, üzümleri hatırladım. Kendi bahçemizde de vardı ama cami avlusunda bir türlü sosyalleşiyorduk tüm çocuklarla. Herkes bir dala çıkar, bir yandan üzüm erik yer bir yandan şakalaşırdık. Sonra cami cemaatinden uyarılar, tehditler, koşüşturmalar, sonra şadırvanda alırdık soluğu yine. Ezan okunurken hızla abdest alır, elma, erik, üzüm kokulu çocuk ağzımızla camiye koşardık hurra.  Cami önünde top oynar, koşardık. O meyve ağaçlarıyla dolu bahçede geçen çocukluk hatıralarımda çok özeldir cami avlusu ve meyve. Geçen hafta da Camiler Haftasıydı. Çocukların camiyle tanıştırılmasına dair bir gündem vardı: “Yaşasın Camiye Gidiyorum…” Ben kendi adıma camiyle tanışma hatıralarımdan çok mutluyum ve bunun çok önemli olduğunu da ayrıca yeri gelmişken belirtmek isterim.

Bugün Dünya Gıda Günü. Ve ayrıca bugün Blog Action Day -2011 ve konu yemek-yiyecek. Ben de bu günde böyle bir anıyla BAD’11 blogger’lar arasında yer almak istedim. harbiyiyorum.com kurucusu Salih Seçkin Sevinç de bugün italya’da lezzet keşifleri yaptı.

Bir pesketaryan olarak bu konu üzerine daha çok şey var yazacak..

kısaca şunu demekle yetineyim:  we are what we eat. (insan yediğidir).

Bir de şu çok değerli ve ilginç konuşmayı dinlerseniz, çok sevinirim.

Evleneceğin Kişi En Fazla 6 Derece Uzakta

En sevdiğiniz sanatçı, lider, müzisyen ve aktörden sadece  6 kişi uzakta olduğunuzu bilseydiniz ne yapardınız? Ben yeni öğrendim ve bu bilgi karşısında nöron patlaması yaşadığım için henüz ne yapacağıma karar vermedim.

Bir kişi, mesela siz, bu dünya üzerindeki herhangi bir insana sadece 6 kişi uzaktadır diyen bu hipotez, ilk olarak 1969 yılında sosyal psikolog  Stanley  Milgram ve Jeffrey Travers tarafından ortaya atıldı.Tezin tam adı: 6 derecelik ayrım (6 degrees of separation).

 Bu hipoteze göre, mesela Barack Obama’ya veya Stephan Hawking’e bir tanıdığının tanıdığının tanıdığının tanıdığının tanıdığının  tanıdığı aracılığıyla ulaşabilirsin. Bu hipotez ilk önce 269 kişinin katıldığı bir deneyle doğrulanmaya çalışıldı. Kişilerin hepsine tanımadıkları bir “hedef kişi”nin isim, meslek ve adres bilgisi verilmiş ve bir tanıdık aracılığıyla bu kişiye ulaşmaları istendi. Bazıları hedef kişiye ulaşamamış ama büyük oranda ulaşabilenlerin durumunda deneye katılan kişi ile hedef kişi arasında ortalama 6 kişi olduğu saptandı. Bu hipotezi doğrulama deneyleri daha sonraları 1990’larda bir başka şekilde, “bacon kehaneti” adındaki bir site (http://oracleofbacon.org/)  üzerinden yapılan Hollywood aktör ve aktrislerinin birbirleriyle olan bağlantıları üzerinde de yapıldı. Ve ortalama 6 derecelik uzaklık hipotezi doğrulandı. Ve yine çok daha yakın zamanlarda 180 milyon MSN kullanıcısının 30 milyar üzerindeki elektronik posta trafiği incelendiğinde herhangi iki insanın birbirinden ortalama 6,6 derece uzakta olduğu bulunuyor.

Evet, şu an yeryüzünün herhangi bir yerinde, herhangi bir kıtada, herhangi bir ülkede, şehirde, cafede, sinemada yaşayan bir kişinin 6 kişi uzağımda olduğunu bilmek çok sarsıcı!

Artık bundan sonra bir otobüs yolculuğunda yanınızda oturan kişiyle “nerelisin – kimlerdensin” sohbetine başladığınızda akraba çıkarsanız hiç şaşırmayın. Bu ne ki, dünyadaki başka bir kişi de zaten sizden 6 kişi uzaktaJ

Networking’in gücü bu işte! Sosyal medya, iletişim çağında bu tezin deneyi güncellense daha da ilginç sonuçlara ulaşabiliriz bence.

Salgın hastalıklara karşı önlem almada katı davranmanın neden gerekli olduğu bu teoriyle düşününce daha anlamlı geliyor.

sonuç olarak şöyle diyelim: hepimiz Ademin çocuklarıyız ve dünya gerçekten küçük.     Soru şu: peki kendimiz-kalbimiz kaç derece bizden uzakta?

Farkındalık Günlüğü

bugün giresun’un 45 derece dik bir yolundan sahile doğru yürürken, okuldan çocuğuyla dönen bir anne gördüm. çocuğun bir elinde sandivic, diğer eli anneyi sımsıkı tutmuş. kalabalığı yara yara ilerlerken çocuk annesine yüksek sesle ve heyecanla okulda olan-biteni anlatıyor. böyle bir tatlılık olamaz. küçük adımlarla ilerliyorlar. anne bir yandan yolu gözetirken bir yandan da oğluna ilgi gösteriyor. onu onaylıyor, tebessüm ediyor. sonra bir manavdan domates ve biber alıyorum. kırmızı-yeşil. nasıl güzeller. manavcı kibar ve anlayışlı. dua edip ayrılıyorum. sonra bir şadırvandan geçiyor yolum. bembeyaz köpüren sular, bir ışıltı. bir yaşlı amca karşıdan karşıya geçerken dünyanın en önemli işini yapıyor gibi geliyor. sonra bir çay söylüyorum kendime. çantamdan yeni aldığım dergileri çıkarıp, bir kaç makale okuyorum. hava bulutlu, çay güzel. çay demli, günler kısa, yıllar uzun. uzakta bir martı reverans yapıyor, birazdan en güzel dalışını yapacak denize doğru. şehirdeki gürültü ve borsa umurunda bile değil. aklıma martı jonathan geliyor. durun annem arıyor, ne diyordum: hayat küçük ve mutlu anlardan ibaret aslında. farkındalık öğrenilebilir bir şey. lavoboda sabah yüzünü yıkarken dokunduğun o yüz, senin yüzün! neyse görüşürüz..   aloo annem:)

ölüm en iyi icattır

ilk kez o meşhur konuşmasıyla tanıştığımda anlamıştım: bu adamı sevmiştim. 2008 eylülden bugüne 500-600 kere dinledim bu konuşmasını. büyük bir bölümünü ezbere söyleyebilirim. “stay hungry, stay foolish”den sonra birden büyümüştüm. birden olmuştu her şey ve noktalar birleşiyordu. bazı karanlık gecelerde ve sabahları umutsuzca yatakta hep o konuşmayla sükunet buldum. ondan çok şey öğrendim. sevdiğim şeyi bulmak konusunda yılmamak lazımdı. noktaları ileriye doğru değil, geriye doğru birleştirebilirdik. bir şekilde noktaların ileride birleşeceğine inanmalıydım. bir şeye inanmalıydım: şansa, kadere, tanrıya, bir şeye.. noktaların bir şekilde ileride birleşeceğine inanmak beni özgür ve cesur kılacaktı. sevgi ve kaybetme, başarısızlık, kovulmak o kadar da kesin  sınırlarla çizilmiş şeyler değildi. aç kalmaya, budala kalmaya inanmıştım. bu inanışın büyüsü peşinden geldi. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbimin sesini duymama engellemesine izin vermemeliydim. Ve en önemlisi kalbimin ve sezgilerimin yolundan gidecek cesarete sahip olmalıydım. ve ölüm hayatın değişim ajanıydı. hayattaki en iyi icattır diyordu steve,  ölüm için. o şimdi en iyi icatla yüzleşti.

onun bir sanatçı, bir düşünür, bir savaşçı olmadığını kim söyleyebilir?

“think different.” oydu.

“Başarı ve tükenişi uç noktalarda yaşamış biri olarak; gerekirse dünyanın sana sunduklarından vazgeç, hatta okula bile gitmeyebilirsin, ancak asla maceracı ruhundan taviz verme” diyordu.

Yakalandığı ilk kanserden dolayı ölümle burun buruna gelince de; “Her gününü hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın” deyişini kendi yaşamının parolası yapmıştı, Ve haklı çıktı!

diyecek çok şey yok ama ondan öğrenilecek çok şeyimiz var.

stay in light! stay in peace!

Death is very likely the single best invention of life. Your time is limited, so don't waste it living someone else's life ... have the courage to follow your own heart and intuition. They somehow already know what you truly want to become. / Steve Jobs