İlk Isırık

İnsan “yasak elma”yı yiyip dünyaya (deni’ye, yani alçak bir yere) düştüğünden bu yana şiddet görüyor, şiddet uyguluyor. Şiddet insanın ontik ve epistemik düzlemiyle adeta zorunlu olarak bitişik.

Nasıl ki özgürlük bilişsel bir tema, özünde bir “algı” problemiyse “şiddet” de öyle. Berkeley’e göre “varolmak algılanmaktır.” / “esse est percipi.”

Meşhur bir soru vardır: “Hiç kimsenin olmadığı bir ormanda bir ağaç devrilse ve bir ses çıksa, o ses gerçekten çıkmış sayılır mı?”

Bir algılayan yoksa, varoluş da yoktur. Varolanlar algıyanlarca manipule edilerek varlık sahasında görülürler. Bunlar renkler, maddeler, sevgi-aşk-nefret vb. hisleri, şiddet, doğa vs. her şey olabilir.

Şiddetin türleri, tanımı, tarihçesi, çözümü vesaire başka bir yazının konusu. Ben Şiddetin Önlenmesi’yle ilgili sempozyum ve Afiş Sergisi bağlamında Kognitif ve Korelasyonel, aynı zamanda fizik ve metafizik öğeler de içeren bir şiddete bakış denemesi ele almak istiyorum. Elbette burada görsel iletişim / visual communication ve göstergebilimin kavram ile anlam arasındaki ilişkiyi çözümleyici dilini de kullanacağım.

Günümüzdeki şiddet içeren suçları, rakamları, iletişim teknolojisinin gelişmesi ve şiddeti öğrenmenin kolaylaşmasından kaynaklanan şiddet artışını, vb vb.. şeyleri dilin sınırlı doğası içinde idrak terazisine koyup tartmaya çalışmak bize hiç bir şey kazandırmayacak. Quantum Fiziği ve Yüksek Metafizik Deneyimlerin bizlere yüzyıllardır söylediği bir gerçek var: “Herşey herşeyle ilgilidir.” Evrende herşey herşeyle bağlantılıdır, ilişiktir, bitişiktir. Atomaltı dünyalarda her partikül mesafeye bağlı olmaksızın diğer partiküllerle etkileşim halindedir. İmdi, insanın sınırlı anlama ve kavrama yetilerinin doğası gereği konuları kategorize ederek, belki biraz da karikatürize ederek ele alması zorunludur. Bunu zaten çok iyi yapıyoruz. Yapıyorsunuz. Peki nereye geldik? Nereye gidebiliriz. Çünkü konunun kendisi zaten konuşuldukça şiddetini arttıran bir kısırdöngü halini alıyor. Medya-İletişim teorisyeni Marshall McLuhan’ın deyişiyle “Medium is the message.” / “Araç mesajdır.” Bir anadolu bilgesinin deyimiyle “batıl şeyleri iyice tasvir etmek safi zihinleri idlal etmeye” hizmet ediyor. Aracın kendisinde içkin olan anlam aracın taşıdığı anlamdan çok daha önce geliyor. Bir başka deyişle, anlamı oluşturan yüklemden bağımsız olarak kullandığımız her kelime ontolojik anlamda varolageliyor.

Çift Yarık Deneyi bize göstermiştir ki, her türlü fenomen bir algılayan tarafından değiştirilmeye müsaittir. Vurgu yapılan şey kendiliğinden büyür. Görsel iletişim ve mesaj anlamında ele alınan her konu bu yüzden içinde psişik, cognitive  ve fizik bilimlerini içeren bir vizyonla ele alınmaya muhtaçtır. Aksi takdirde suyun yüzeyine çıkan baloncuklarla oynar dururuz ve o baloncukları çıkaran denizin altındaki hareketlenmeleri gözden kaçırmış oluruz.

Göstergelerin toplum içindeki yaşama etkilerini, insanın karar verme mekanizmasını nasıl değiştirdiğini açıkca ortaya koyan milyar dolarlık sosyal psikoloji ve klinik deneyleri yapılmaktadır. Bunlar arasından en zihin açıcı olanlarından biri de Martin Lindstrom’un Buy-ology kitabıdır.

İnsan komplex bir varlık. Şiddetin içinde sevgiyi, sevginin içinde şiddeti yaşayabiliyor. Duyguları karıştırabiliyor. Mobbing’ten mahalle baskısına kadar, çocukların oyuncaklarının şiddet kurgusuyla programlanmasından, ***nografi’nin çok hızlı bir şekilde yaygınlaşmasını ve bu bağlamda kendi doğasına olan hakimiyeti kaybetmesini, kendine ve topluma yabancılaşması sonucunda da kimlik krizlerini yaşayabiliyor.

Belki de bu yüzyılın en büyük krizi metafizik- spirutual krizdir. Yani kimlik ve anlam inşaasında zorlanmalar, zemin kaymaları, yüzleşmeler, süpriz tanışmalar, yerinden oynayan taşlar, bozulan ezberler. Yani metafiziğini yitiren insanın trajedisi. Teknolojinin insan doğasını, bilişsel ve anatomik, genetik doğasını değiştirmeye zorlaması, gıda üzerindeki spekulatif manipulasyonlar, yeni medya düzeni denilen sosyal ağlarla birlikte iletişimin ve görselliğin çılgınlaşması, arsızlaşması.. Sınırları zorlayan tüketim ihtiyacı, sınırları zorlayan üretim ihtirası..

Nasıl ki her şey özünde  bir algı meselesi, insanın da algılarını oluşturan şeylerden biri de zaman ve coğrafya. Bu konuda da yapılmış çalışmalara göz atmak faydalı olacaktır kanaatindeyim.

  1. ZAMAN: Google’a “Philip Zimbardo / Zaman Paradoxu “ yazarak ilk linkten Prof. Zimbardonun enfes konuşmasını izleyebilirsiniz.
  2. COĞRAFYA: Düşüncenin Coğrafyası / Richard Nisbett

***

Kırılganız ve doğamız sınırlı. Belki de bunu bir türlü kabullenemiyoruz ve tam aksine mükemmel ilahlar gibi davranıyoruz, ideal ütopyalar düşlüyoruz, inanıyoruz, inandırmaya çalışıyoruz. Olmuyor. Yine şiddetten kaçamıyoruz. En çok onu üretiyoruz. En çok ona karşıyız. En çok biz karşıyız. “En çok”larımız dahi şiddet içerikli. Yapay şehirlerde yapay yaşamları alternatifsizleştiriyoruz. İlmekleri kördüğüm atıyoruz. Şehirde tanrıyla karşılaşmak istemiyoruz. Herşey bir süre sonra ***nografikleşiyor. Tersine dönüşüyor. Extremize oluyor. Katharsisler bile yetmiyor “anlam” sahibi olmaya. Bir anlamımız olmuyor. Yüklemler devşiriyoruz tv’lerden, reklamlardan, avm’lerden, sahte bilimlerin sahte ışıklarında junk science’lara kanıyoruz, olmuyor, başa dönüyoruz. Felsefe diyoruz, sanat diyoruz, yüksek düşünce diyoruz, trajedimiz derinleşiyor. Kendimizle çelişiyoruz, çeliştikçe bir hikmete ram olabiliyoruz belki de.

Kötümserlik, Eğitim, Nezaket, Mimari, Dogmatik Bilgiler..

Bize öğretilenler neler?

“Şiddet” kelimesinin söylenişinde bile o zorlamayı,  zorlanmayı, rahatsızlığı algılayabiliyorsunuz. Şeddeli bir kelime şiddet! İnsan da unutkan bir varlık. Zayıf, kırılgan, ruhsal olduğu kadar maddi, cismani, teleolojik. Zahiri ve batını var. İhtiyaçları çeşitli. Arzuları var. Yaratılışında , doğasında var şiddet. Kalbinde var cezm, sevgisinde var şedde. Kalp atışları heyecanlı hep, soluk alıp vermekle kaim, değişmek ve değiştirmekle daim. Oluş ve bozuluşların içinde çaresiz. Değişimle müsemma. Her değişim bir şiddet. Zamana içkin insan. Onun tözüyle var. Bir yanılsama belki de. Şiddete meyyali bundan.

Tüm bunlarla size bir şeyler söylemiş oldum mu emin değilim. Bir sarmal çizdim. Bir paradigmalar ağı ördüm.

Müstehcen mesajlar, sanalın şiddetli yükselişi, kötülüğün şeffaflığı, kaos – kosmos denklemi, simulasyon ve ölüm, yazgı, kadın, estetik, semiyotik, varoluş, semantik..

Hala o yasak elmanın peşindeyiz.. tüm şiddet de hala o ilk ısırıktan türemek de, sevgi de öyle.. ilk ısırığın tadı var gözlerimizde.. ilk günahla şiddete meyyaliz…Yine de cennetten geldik, düştüysek oradan düştük… Cehennemi hiç bilmiyoruz… Hiç bilmiyoruz.

Bilmiyoruz, nedir insan?!

Mustafa Ijaz | Vizyoner

Not: Bu makale, Erzurum Emniyet Müdürlüğü, Atatürk Üniversitesi ve Erzurum Valiliği iş birliğinde TAIEX’ in katkılarıyla ‘Şiddetin Sosyal Dinamiklerinin Anlaşılması ve Önleyici Stratejilerin Geliştirilmesi Sempozyumu’ ve Orhan Ardahanlı’nın küratörlüğünü üstlendiği Afiş Sergisi bağlamında yazılmıştır. 

  

Yorum yapmak DNA'mızda var!

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s