MİSKİNLİĞE ÖVGÜ

yaz bitiyor.

Kitaplarıma ve uykuya dönüyorum…

Uykusunu  kitaba gömmüş bir yüzle karşımdaydı sabah.lirik bir sesi vardı. Geniş bir nehir kenarı gibi dingindi elleri. Dokunduğu çay bardağı, sandalye onun elleriyle anlam buldu. Konuşacak bir şey yoktu. Yıllarca susabilirdik öylece. Öyle iyi öyle güzeldi ki elleri, çıldırmak üzereydim. Dalıp gidiyordum ellerine. İnce ve kıvrımlı bir yola dalar gibi.. büsbütün bir yoldu işte.. bir nehrin komşusu, bir ormanın çocuğuydu onun elleri. Öğle sonu görüşmek üzere ayrıldık. Ellerini öptüm. Bu kafiydi. Bu muazzamdı. Çıldırıyordum az kalsın, az kalsın yolda yürümeye cesaret bulacaktım.. bulamadım.. iyi oldu ama.. büyüyü bozmadım. Uykumu kitaba gömmüş bir sesle pencereyi hafif açtım ve bir köşeye kıvrıldım. Kıvrılmayı yaşadım. İçe dönük bir beden oldum. İçe dönük bir yüz gibi yalnızlaştım. Öğle vaktine kadar geçecek vakit boşunaydı. Onun elleri olmaksızın yolumu bulamıyordum. Öyle güzel , öyle deli otlar gibi elleri vardı. Deli otlar gibi bakıyor deli otlar gibi yaşıyordu. Kıvrıldığım yerden kitaplık görünüyordu. Bir sürü kitap.. bir sürü yalnızlık. Çoğu yarım kalmış.. öylece bırakılmış. Ben birazdan geliyorum denmiş gibi.. bu da geçecek çocuk ; ne kadar çok söyler oldum bu sözü.. geçiyordu işte.geçmez diyorduk yaz başlarken. Geçiyordu işte.. üstelik onun elleri de vardı bu yaz. Öğle sonu serinliyordu hava . burası bir kasaba. Evet, sizi hatırladım okuyucu. Siz bilmezsiniz buraları. Belki sizin de elleriniz vardır. Belki onlarda öyle iyi öyle güzel olabilir. Yoo.. olabilir mi sahi? Bu yaz nasıl geçiyor böyle.. geçen Mehmetlerdeydim. Yine kitaplar vardı masada. Belli ki okumuş. Yüzü kışın kaybolan bir su yatağı gibiydi. Kışın yoktu Mehmet. Yazları görüşüyorduk. Mehmet vardı. O vardı. Onun elleri vardı. Bir kasabadaydık. Öğle sonları. Parklarda yılgın sözler yapıştırıyorduk üstümüze.. tutunmak duygusu.. zordu şöyle aklı başında bir cümle kurmak, tatlı-sert bir gülmek zordu. Hava nasıl sıcak. İyi ki onun elleri , mehmetin güven veren yüzü vardı. Mehmet uzaklara bakar gibi bakıyordu kasabaya. Sanki burada yaşamıyordu. Bir özlemi vardı. Ellerini pek çıkarmıyordu cebinden. Elleri dokunsun istemiyordu belki bu kasabaya. Bu tutkallı gaflet kelimelerine.. neyse.. Mehmet iyi çocuktu. Susup çay içerdik. Susup susup bir şeyi hatırlardık. Gülerdik. O gelirdi sonra. Onun elleri de gelirdi. Bir yol açılırdı parkta. O yoldan kimse geçmesin istiyordum. Hızla koşuyordum o yola.. hava nasıl sıcak.. insanlar nasıl bakıyorlar bana öyle.. yola girdim, nasıl terlemişim öyle. Kevgir gibi terliyordum. Mehmet gülüyordu, yaz geçiyordu.. kitaplar bitmemişti oysa.. ne çok kitap almıştım .. okuyacak okuyacaktım.. geceler kımıl kımıl bir duyguyla okuyordum karanlığı. Bir şeyler düşünüyordum işte.. bilirsiniz.. guuk guuuuk ılık bir gece.. balkondasınız.. karşıda bir iskele.. küçük sevimli tekneler.. ağaçlarda öten cırcır böcekleri.. ara sıra yoldan geçen kamyonlar.. çıkıp yürüdüm biraz.. açık bir çorbacı buldum.. biraz çorba.. birkaç bardak çay içtim.. çorbacının sesi çuval gibiydi. Geceye yakışmıyordu. Ya gündüze? Bilemem… ama olsun onunda elleri vardı. Üstelik çorba da güzeldi. Tıık tııık keyifle yürüdüm bomboş parkta. Henüz uyumayanlar vardı.. evlerin balkonları atletli erkekler kısık sesli tv’ler ile doluydu. Yaz bitiyordu üstelik. Tanrım, nasıl yorgundum. Uykusuzdum. Ellerimi cebimden çıkarmıyordum. Kitaplarımı da okuyamamıştım üstelik. Her yaz böyle oluyordu. Bıkmış usanmıştım bu havalardan. Bir dağ gölüne çıkıp günlerce uyumak istiyordum. Günlerce şarkı söylemek. Günlerce aklı başında cümleler kurmak istiyordum. Bırakmıyordu oysa onun elleri. İyiydi. Güzeldi. Hoştu. Lakin hava nasıl sıcaktı öyle.. bir tutsam ellerinden ellerim göl olurdu.. nem olurdu.. tutmuyordum. Büyüyü bozmuyordum. Gece yürüyüp gündüz anlatıyordum. Aklı başında şeyler de söylemiyordum. Çay içip şiirler okuyordum.. şehirde nadiren çıkan dergilerden haberler alıyordum. Polemikler.. ismet yine bir röportaj vermiş bir dergiye. Yine saflar keskinleşmiş. Şehirler terkedilmiş oysa.. şehirlerde çıkan yaz dergilerine nasıl hayret ediyorum bir bilseniz. Ah efendim, burası bir kasaba. Sizi unuttum sanmayın. Bu da geçecek düsturuyla yürüyorum işte böyle yalınayak. Yırtık terlikler.. biraz çekirdek.. biraz su sesi… parktayım yine. Bu gece parkta uyuyacağım. Dönecek bir yer var mı ki.. onun elleri mi? Evet. Haklısınız lakin.. hava nasıl sıcak.. tutsam ellerinden , ellerim göl olur.. ellerim nem.. dayanamam, çıldırırım, ellerim yalnız, ellerim terkedilmiş evler gibi dursun işte cebimde. Kıvrılıp yatarım ben şimdi buraya. Zaten şunun şurasında ne kaldı sabaha.. mehmete gitsem mi? İyi güzel de.. uyumuştur şimdi Mehmet.. sabah giderim artık.. beraber bir kahvaltı yaparız. Yakında o da yolcu.. ben yine burda kalıyorum.. bir kış yine Mehmetsiz , bir ömür yine onun elleri olmadan geçecek.. evet, bunu hatırlamam iyi oldu.. sabah mehmetle kahvaltı yaparız.. ismetin röportajını konuşuruz. Bir hal olur bizde.. inkişafa muhatap oluruz, hep böyle oluyor zaten.. ne zaman çay içsek, kelimeler daha bir demleniyor, virgüllerimiz daha şıngırtılı, noktalarımız daha tatlı. Gerçi o çaya şeker atmıyor. Üstelik çay kaşığınıda bırakmıyor. Öyle güzel sade şık duruyor ki çay kaşığı her yudum alışında bir kepçe  gibi kelime çıkarıyor mehmetin ağzından. Susuyoruz sonraları.. taaa gelecek yaza kadar..  arada birkaç telefon.. birkaç şiir yazı vs. gittiği kafede ve vakıfta olan bitenleri anlatıyor Mehmet. Ben biraz daha iyileşiyorum. Hani birileri orda bir yerde nöbet yerini terk etmemiş duygusu yaşıyorum. Bitiremediğim kitaplara, uykusuz kaldığım gecelere dönüyorum.. yaz bitmiş ,Mehmet gitmiş oluyor işte.. kamyonlar artık daha sık geçiyor.. daha az kelime. Daha fazla gürültü.. hava hiç bir şeye benzemiyor. Parkta yazdan kalan hüzünler.. yüzler.. sohbetler.. çocuk kahkahaları.. artık yalnız geliyorum parka.. biraz oturup eve dönüyorum. Dönecek bir yer her zaman vardır.. her şey bir şeye dönüyor.. ben kitaplara, uykum bir dağ oluyor. Ağaç gibi sallıyor yüzümü.. anlamlarım silkiniyor yer değiştiriyor.. sözlük gibi bir şey oluyorum yaz sonları… hangi sözcük ne anlama gelir biraz daha yerleşiyor içime.. sözlük gibi oluyorum işte.. sırayla.. bakınız.lar falan oluyor yüzüm.. bir şeye dönüyor. Diğer sayfaya açılan bir kitap, görüntüye dönüşen bir foton, duyguya dönüşen hormonlar.. dergiler.. artık yağmurlar çoğaldı.. kütüphaneye çekildim. Yazı ve mehmeti bekliyorum.. onun ellerine ne mi oldu? Elleri kurusun onun.. kurudu da.. yaz bitti.. nem bitti.. göl kurudu.. ben şimdi uyurum burada.. şuracığa kıvrılıp yatarım.. kimseye zararım olmaz. Hem yarım kalmış kitaplarım var benim.. intihar etmemek için her gün yeni sebepler bulmalıyım. Ne diyordum ben.. uyku.. evet.. iyi geceler. Burası bir kasaba.

Kalbim bir asansör müdür?

Diyelim öyledir.. kaç kişilik?

Karşıdaki kayalıklarda dün uyumuş kalmışım. Bunu nasıl anlatabilirim. Bir klavye ile nasıl seslenebilirim. Her harf bir tuğla elimin altında. Peki ya harç? Peki ya bu söz evinin tavanı? Söz evinin akustiği? Söz evinin penceresi ,kapısı?

*

İmdi  kapıları çarparak çıkamıyorum.. dönmem gerekebiliyor.. yıllar bir söz evinin kapısına bana bunu yazdırıyor.. ‘kapıyı çarpmadan çık.. dönmen gerekebilir!’

*

sultanım, ıscacık bir çorba gibi sesini duysam bu sabah.. içsem içsem her şeye bulaştırsam sesini.. senin sesin taşınabilir bir şeydir biliyor musun?

Utanıyorum, nasıl desem; sesin olmadan kuşanamam bu yazgıyı.. sesin, nefesin..

*

hayır!  Bu zemin katta oturmanın verdiği ‘dibe vurmuşluk’ duygusu olmasa , atlayacak bir yer bulsam , bir balkonum olsa mesela, durma şarkılar söylerdim.. şarkılar söyler atlardım mutlaka sokağa; dibe vururdum .. balkonların bir bedeli olmalı değil mi ya.. oysa ben her gün zemin kat evimden atlıyorum kitaplara, yoğun atlara, aç kısraklara, soğumuş çaylara, ıssız sızılara.. *

evet! Yıkılmış bir adamım ben. İkinci el bir kitap.. arasına notlar düşülmüş.. hafızası çizilmiş bir adamım ben.. arka kapakta şöyle yazılmış: bu adam saçlarıyla boyar yastıkları, yastıklar ayet kokar.. yastıklar sultanın saçlarını saçlarına düğümler.. her gece nurdan çocuklar kımıldar kafasının içinde.. her gece biraz daha çok çocuk.. ‘yok çocuk falan yok öyle şey..’ ağlıyorum.. çırpılan halılar gibi hafızam.. ağlıyorum ve coğrafya altüst oluyor..

*

aha bu benim işte!

Hayret! Rüzgar nasıl da ip ip eğiriyor bulutları.. göğü nasıl da nakşediyor.. üstümüze şefkat giyelim, iddia ediyorum, şık duracak..

duracak kainat bir an, benimle dön diyecek.. benimle dön..

*

-nerde kalmıştık?

Şefkat. Yurdumdur. Taifte bende olaydım ya resulallah; ayağından akan kan şimdi damarlarıma ruh oluyor.. yurdumdur, şefkatin, ahlakın.. avuçlarıma abanan yüzüm sürekli değişen çölde kum tepeleri gibi.. nerde kalmıştık? Sokağın ortasında.. sakalımızla.. tuz eker gibi geçiyorum sokaktan; kötü bir salata.. hazımsız ukalalıklardan.. şefkatsiz sarılışlardan.. tuz eker gibi oluyorum işte.. tuz taşları oluyor boğazım.. göğsümde yanan cennet baharı.. ve çağlalar.. ‘ve kevâibe etrâben ve ke’sen dihâka. Lâ yesmaune fiyhâ lağven ve lâ kizzeba’ kaldık işte sokağın ortasında; iyi ki sakalım var. Bu bir yerde ‘duruyorum’ demek.  Ruhum ip ip gerilmiş , kalbim bir asansör mü benim? Kaç kişilik?

*

eşya bir an olmasa, esma çıldırırdı.. peki ya insan?

*

esma var, eşya da.. ama bunlar iki kanat gibi işte.. kanat kalpten epey uzaktır.. kanatlar gövdeden ağır olursa uçmak bir zulme dönüşür , uçuş güvenliği için secdeye gidin ve elleri sıkıca bağlayın, safları sık tutun, Allahın rahmeti üzerimize olsun! Düşüren ve yükselten allahdır! Allah diler, esma eşyanın pamuğu olur. Pamuk yükselir ve düşer..

*

Müslüman iki namaz arasında yaşayan hz. İnsandır. Birini kılmış, diğerini kılacaktır.. olmuş ile olmamış arasında; olmuş, olmamış olamaz’ın hakikatiyle yaşar…

*

kelam deyince, belagat deyince; ey iman edenler; İman edin!

*

eve dönmek, ne çok şeye dönmek..

*

kımıl kımıl bir ses işte.. dur yapma, ayartma beni çocuk.. yorgunum, beni kumlara , çakıllara, akşam vaktinin darlığına çağırma..

*

bir bebeğin secde eden elleri, tûba ağacının filizleri …

*

çıktım, baktım ki sokağa; çın çın çınlıyor peygamberin sözü..

‘pazaryerlerini terk edin’

*

sen bakılması yasak olansın! Bakamam.

Kudur işte! Bakmıyorum!

*

ten ve tin! Tez elden akrabadır bunlar.

*

aşk yıkıcıdır. Bkz. Yusufun gömleği.

Şefkat onarıcıdır. Bkz. Yusufun gömleği.

MİSKİNLİĞE ÖVGÜ

Öyle kendi kendine duruyordu cenaze arabası. Bunda şaşılacak bir numara yok elbet. Lakin cenaze arabasının bir düğün salonunun yanına park edilmesi bir tevafuk muydu, yoksa belediye işçilerinin bilinçsizce yaptıkları cilveli bir hikmet miydi? Hikmetler özü itibariyle cilvelidir. Her yerde, herkese göstermez kendini, vardır, bilinir lakin gözün görse elin dokunamaz, elin dokunsa gözün göremez, cilveli hikmetleri. Yeşildi. Rengi yani. Cenaze yıkama aracının. Ölen için rengi yeşil olmuş, siyah olmuş ne önemi vardı? Ama doğrusu yeşil şık durmuştu cenaze yıkama aracının üstünde.( estetik ölürken bile yalnız bırakmıyordu insanı. Zarif ölümler istemek gerek allahtan. Zarif, kırılgan, camsı..) düğüne gelen davetliler içerde gelin ile damadın saadetine eşlik ederken bendeniz bu soyu tükenmiş numunelik fakir düğün salonunun yanında duran mezkur yeşil boyalı cenaze yıkama aracına sarf-ı nazar eylemiştim. Salondaki keşmekeş, tabutun soğuk yüzünde anlamsızlaşıyordu. Dostum olan damat ve gelin eminim bu aracı görseler epice hayrete düşerlerdi. Belki evlenmekten bile vazgeçerlerdi. Bunu onlara haber vermemeliydim. Bunu düşünmek bile abesle iştigal sayılsa da düğün ile cenaze bence akraba kavramlardı. Tanrı için düğün ya da cenaze fark etmezdi. Ama insan için ise biri doğum ( düğün) biri ölüm (cenaze) olmak üzere hayatın iki asli giriş- çıkış noktasını simgeliyordu. Sonra aklıma şunlar geldi : ‘düğün yaparsam, gelini cenaze arabasıyla eve götürsem, bir yandan doğacak çocuklarımı düşünürken ölümü de unutmamış olur muydum acep?’ belki de şehir merkezlerinin işlekliğinin nedeni ölümü hatırlatan şeylerin hemen hemen hiç görünmemesi, cafcaflı tabelalar, vitrinler, mankenler, yakışıklı beyler, şık hanımefendiler… alt kültür iletişimi argosuna bile yer yoktur böyle yerlerde. Olsaydı içinde ölüm ve eşya-esma hikemiyatı ile dolu bir sürü cümlecikten mahrum olmazdı bu safsata kalabalık. Kalabalık mı dedim? Ah, ah, bakın yine attı şartellerim! Tiksinirim kalabalıklardan. Birbirinin eti ve sesi içinde kaybolmuştur onlar. O kalabalıklar. Kalabalıkların urganları sarkar bacaklarından. Her gece ruhlarını asar onlar , şehir meydanlarında, daracık odalarda, pis havlulu otellerde, işlek caddelerde, fast foodlarda.. lerde larda… kalabalıkların bir cinsiyeti yoktur. Bana kalırsa. Bir mahremiyeti yoktur. Yoksundur o zavallılar miskinliğinden ferah sözlerinden. Miskinliğin kurban kokan, hikmet ve ‘göz kokan

kuytularından.

Miskinliğe selam olsun!

Övgü miskinlere olsun!

Allahın esirgemesi miskinlerin üzerine olsun!

bir düğümdür söz, miskinde: gidip gelip hep o kılcal yerlerimizi burkar. soldurur. insandır: yüzdür tek. yüz : allahın insanın biricikliğinde dirilttiği dildir. yüzdür: diridir. diridir: hayydır. sucul ve sesgen yerlerimi burdum. yeni bir dil iliştirdi miskin ağzımın içine. soydu aklımı kafatasımdan. yüzlerim değişti her köşe başında: her su bardağında aczimi içtim. baharatlı yollardan geçtim.

Miskin seçim yapmaz. Yemek seçmez. Ev seçmez. kadın seçmez. O’nun rey’i allahadır. Allahın isimleriyle konuşur o. Kaygılanmaz açlıktan. Belki nefesi kokar lakin o cennet bahçelerinde çoktan dolaşmaya başlamıştır. O nefsini allaha satmıştır. Ne kârlı ticaret. Miskin, üzerinde yağlı bir elbise, ellerinde tıngır-mıngır bir tesbih, dizleri yamalı bir şalvar, başında yeşil bir sarık: sanırsınız çemen çemen tebessüm ediyor aklıyla göğyüzüne. Kim varsa göğyüzünde; herhal o’na tebessüm ediyor. Lakin kahkaha atmıyor. Allahın arş’ta oturduğuna inanıyor ve sık sık yere uzanıp göğün göğsünde alemi seyran ediyor. Geçenlerde sordum, sormadan önce yanına uzandım, sonra sordum:

-ne görüyorsun?

-göğün zilleri çalıyor, dedi.

Hiç beklemiyordum böyle bir kelam etsin. Bir süre sustum. Kulağımı kabarttım.

-yoo, dedi, öyle duyamazsın göğün zillerini. Göğün zilleri eşya’nın ruhuna karışınca belki hissedersin, dedi. Kafamın kimyası bozulmaya başladı; göğün zilleri?, eşyanın ruhu? Ya hu, bu miskin ne diyordu böyle?… ne güzel evime gidiyordum işte. Yanına uzanmaz olaydım a miskin, teknesi su alasıca entel miskin, diye yakındım durdum, eve geldiğimde. Evde olmak canımı sıkmıştı. Hem ayrıca ben niçin eve geliyordum. Beni bekleyen kimsecikler yoktu evde. Ben berberdim. Kıl ve tüy ile aram iyiydi. Rızkımı kıldan tüyden çıkaracağım hiç aklıma gelmezdi. Sabahtan akşama kadar insancıkların kılıyla tüyüyle uğraşmaktan kafamı kaşıyamıyorum. Bu işten şunu öğrendim: kıl ve tüy : hikmetli bir yaratılışın al-i cenap bir misalidir. Her tüyün serüveni kıl olmakla biter. Kıl olur, zaman geçer, sarı olur, yaşlanınca beyaz olur, kıl döner acı verir. Kılın ve tüyün çıktığı yerler hikmetin cilvesinden midir bilinmez adama ‘canım ya rabbim ‘ dedirtir. Kıl olgunluktur.dengedir. insanın durduğu yere dair işaretler verir. Çocuk olmuş, genç olmuş, kız olmuş erkek olmuş fark etmez!, deme fark eder. Kılı ve tüyü anlayan pek çok şeyi anlamıştır. ‘lilinin tereyağdan kıl çekercesine inanışı yok mu..ekmek ne kadar allahınsa sende o kadar Allah’ınsın işte lili..’ tüy ne kadar kadın ve çocuksa kıl o kadar erkek.

Cins(kıl)bir berberim ben. Her köşe başında bulamazsınız. Biraz da çatlağım galiba. Olsun toprak bilem çatlaya çatlaya doyar yağmura. Her ‘çatlak’ umutsuz kalabalıklar için bir ışık ümididir. Başını dik tutmaktan vazgeçmediği sürece  kalabalıklar bu ışıktan elbet mahrum kalacaklardır.  Hikmetin ışığı dünyada bir garip gibi mahsun olmasını bilenlerin eğilmiş başlarının içinden fışkırır. (kün fitdünya kevneke garibun). O garipler, o fakirler, o başı öne eğik dilini kalbine sarkıtmış miskinlerdir ki, onlarda kıl ile tüy aynı etin meyvesidir. Cins bir berberim dedim de niye dedim, imdi hatırladım( bu arada biraz da geveze olmalıyım ki kelimelerim de miskin miskin geziniyor, oturuyor, kah susup, kah bağırıyor) cins bir berberim zira kestiğim saçları biriktiriyor ve meraklılarına satıyorum. Kılın tüyün de mi meraklısı olur? Demeyiniz efendim, misal, kestiğim saçı etiketleyip psikologlara, doktorlara ve polis arşivlerine belli bir mangır karşılığı gönderiyorum. Psikologlar saça bakarak saçın sahibi hakkında bir sürü bilinçaltı bilgiye kolaylıkla vakıf olabiliyor, insanın karakteri, beğenileri ve yaşamsal, dini kriterlerinden tutunda uyku ve cinselliğe kadar her türlü bilgiyi saç üzerinden okuyabiliyor.ve ipi kopuk müşterilerimin saçları da polis arşivlerinin vazgeçilmezlerinden. Modern dünya bu işte. Kılla tüyle hüküm veriyor. Oysa miskin, bir tek kılını bile kestirmez ( bu onu bilinemez, deşifre edilemez kılar), yıkamaz(onun saçlarını melekler yıkar), taramaz( onun saçlarını göğün rüzgarları tarar), koku sürmez. Kesmek, yıkamak, taramak, kokulanmak taraf olmaktır. Eşyanın ruhunda göğün zilleri çalıyor diyen miskin hiçbir şey için ‘karşı ve yana’ olmayı istemez. O öyledir. Şöylelemesine o’dur işte. Anlatıma, betime gelmez. Göğün zillerini kalbinin içinde şıngır-mıngır  öttürmenin hazzını ondan iyi kim bilebilir. Saçın uzaması yada kısalmasının iki anlamı vardır: ya karşı olmak yahut yana olmak. Miskinin saçı uzun mudur, kısa mıdır? Kim bilebilir.  Miskinlik meskensizliktir. Anlam ve anlaşılmak (gadamer’e selam) bir mesken içinde var olmaktır. Nasıl ki arafat’ta ‘vakfe’ etmeden (vakfe: durmak) kıyamet şuuruna, kıyamet aşısına (Sezai k.’a selam) ‘vakıf’ olunamaz. (vakıf olmak: anlamak, idrak etmek). En hayati şeyler ‘durup dururken’ anlaşılır. İnsan dura dura anlar. Durup durup düşünür. Dururken bir adı vardır meskenin. Durulan bir yer olmadan durma olmaz. Miskin duraklar ve durmaların dışında her an göğün zilleriyle eşyanın ruhu arasında bir belirsizliktedir(heisenberg’e selam). Cümlenin de tuhaflığından anlaşılacağı üzere meskensizdir miskin. ‘insanlığın elinde hz.adem ve hz.havva’nın saçlarından numuneler olsaydı.. ‘ diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Kara çocuklar kara ayrıntılarda boğuluyorlar. Onların babalarının ve annelerinin çıplak kalınca incir yapraklarıyla örtündüğünü, birbirlerinin mahrem yerlerinden haya ettiklerini, haya ede ede aşkın kıvama geldiğini onlara birilerinin anlatması gerekti.kara çocuklara. Miskinlerin mirasçılarına. Bende anlattım. Çatladı kelam. Çatladı sır küpü. Çat çat döküldü eşya.. oturalım oturduğumuz yerde. Dura dura meskensizleşelim. Dura dura geçelim bu dünyadan.hesabını veremediğimiz bir şey kalmasın. Kara kara çocuklar edinelim kadim uygarlıklardan. Kara kara kılları olsun. Hırçın ve mütevekkil olsun. Ne hali varsa görsün modern dünya. Berberler,hamamlar, düğün ve spor salonları, cenaze yıkama araçları, oteller, lokantalar, tvler, gazeteler, hipermarketler, hastaneler, otogarlar.. bilimum numunesiz kalabalıklar; eğer bir gün canınız daralır da övgü düzecek bir yer ararsa miskinleri bulsun. Onları bulmak için araya kara çocukları soksun. Otur oturduğun yerde be kadın!( kadınların bir tek gerçeği vardı: kaburgamda uykuya varıp: gulub/(kalp)/emde uyanmak. uyuyan bir kadın: iyi bir kadındır.  Miskin kadın?) Meryem gibi su fışkırsın ayaklarının altından. Hurma ağacını kendine doğru silkeler gibi silkele şu etli-kıllı gövdesini erkeğin. Yalnız, HAYA ET, HAYA BULASIN! Erkek misin? Miskinleş de gel, göğün zillerini takta gel. Eşya’nın ruhunu çıldırt da gel.Yanına uzandığım miskin, berber dükkanımın kapısına kara bir kömürle şunları yazmış:

“kılına zarar gelmeye görsün insan..

azar.. feryat eder..’ kılım da kılım ‘ der..

kılları dökülesice insan

kıllanmadan edemez.”

düğümleyerek
bir göğün torbasını
geceyi koyuyor aramıza miskin..

Ben cins (kıl) bir berberim. Miskinleri ve onların ferah sözlerini severim.

Övgü ve selam miskinlere olsun!

allamel insane ma’lem ya’lem

dişlerimin arasından fırlıyor zikir çırpınışları. gün dediğimiz bir içimlik tütün mesafesinde öksürüklerlen geceyi öpüyor. meleklerle aramda şellaleler var. kahkahaları tenimde bir kök boyası, ruhumun ipliğini örseliyor, dua dua tırnaklarıma değin örüyor. tırnaklarım suskun bir özlemdir kanımın içinde dolaşan secdelere.kaburga kemiğim uğultulu orman geceleri gibi sarsıyor cesedimi. dağlardan yeni indim. dağlarda giydim üstümdeki göğü, göğvdemin duruşu öyle: yalın. bungun sesim öyle: taşın karıncaya söylediği. karıncanın kara bacaklarına ipince uzanıp rüya gördüm. ölü bir balık nasıl uzanırsa öyle. kaplumbağa devrilmiş zihnimde. dokun dokun diyor soluğuma. kımıltı! asmalardan sarkıyor yüzüm. musluğu kapatıyorum. sesi kısılıyor suyun. abdest aldığım su fısıldadı bana: tenindeki vızıltı;göğden inen Cebraillin kanat sesleri gibi. tuttum ellerini mektubunun içinden: aklımı koydum boynumun üstündeki çukura. benim konuğum olmadı hiç. hep ben sıyırdım kabuğunu; sözler ardında kemiğimsi sesinin. burkuldum çocuk. oyunlarımız benzemiyor hiçbirşeye. her şeyle kara sabanla başladı ; serseri yüzyıllar geçti arada.. adımı bir pir’den işittim. dişlerimin arasından fırlıyor zikir kımıltıları. soyundum göbeğimi yeniden bağladım anne şefkatine. oğul oldum kadınlar: aslında neyi nerede sezdiler. bir tütünmek biliyorum, birde yazı: ekmek. tütünmek: kılcal bir şey. tırmalıyorum yaşamı. kadın zihinlerinde tembel bir yılan sürüngen ve Leyla.. ben mecnun olduğumda bütün kadınlar şirin oluyor. sustuğum istasyondan mezarlıklara ve karga seslerine çıkıyorum. bir dağın içine içine, üfleye üfleye, etimi kemiğime, kemiğimi ruhuma, ruhumu meleğime sarıyorum. meleğimle sarılıp yatıyorum. saçları, ah saçlarından akıyor kevser ırmakları, ağzımın tasını daldırıyorum: göğüne: meleğimin: ah nasıl bir berekettir bu: çoğalmak: arınmak: ölü bir balık gibi uzanmak tuzlu dudaklarına sevgilinin: dudak: upuzun okyanus çölü! bu çölde sallana sallana rakstır: göğvdemin sarsıntısı: dişlerimin arasından uzayan zikir: iniyor yüreciğime: bu dudaktan sonra.. ağzımın tası taşmış: dilim kalbimi kurcalıyor: yalıyor: bir dudaktan bir dudağa çarpıyor: kalbim: ruhumun iplikleriyle dokunmuş bir göğvde: … kalbimin içinde bir melek parmaklarını emiyor: yüreciğime fürüzan: damarlarıma kan: meleğimin kalem sesleri.. “kaleme and olsun ki.. ” kara bir kömür gibi yanıyor ve ancak öyle yazıyor: kalem.. allame bil kalem. allamel insane ma’lem ya’lem= O. (c.c)… meleğim çek aramızdaki perdeyi. yırt gerekirse. bak ben öylece uzanmışım ve soyunmuşum: göğüm karanlık: göğvdemde göbeğim şefkat emiyor annemden.. gel kuşat beni. gel anne ol. kanat seslerin bir kayadan akan su sesi… derin ve yalın bir suskuyum buralarda.. bir tütünmek biliyorum bir de serilmek.. uzanmak.. usumun kıvrımlarında senin kahkahaların akıyor. yapışıyor dilime hiç sokulmadığım dilin. yüzmek: yüzmek: yüzmek istiyorum boynunda.. göğsünde inip çıkmak bir dağa bir kuyuya.. .

dişlerimin arasından fırlıyor zikir çırpınışları. gel meleğim, gel bul beni. ben öylecene: uyku kokuyorum…
uykularım:sulardan durgun..

suretim: toprak uğultusu bir inilti saçıyor

oğul uğultusu … annem : göbeğimin ezeli azığı… kalbime…

gel kadınım : gel susalım. göğe uzanıp melek olalım.

Yorum yapmak DNA'mızda var!

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s