SENSİZ SOFRALARDAN HEP AÇ KALKTIM EFENDİM

bir şarkı bile etmez aklından geçenler

bir de kalkıp “hayallerinin peşinden git”

diyorsun çocuklara.

 

yayılmış göğsün ırmaklara bir dağı yükleniyor saçların

ve bulutlar gezinmekte üzerinde.

düş görmüş bir genç yüzü gibi

şaşırmışım fizik kitaplarında..

 

bir çayla simidin tadını bulamadım ramazan sofralarında.

rüzgarlı tepeler düşledim akşam vakitleri için,

ikimiz için ve biraz tütün..

 

yatsı namazından sonra yatanların iklimine varıp

kıvrılmak istiyorum bir köşeye.

 

beni bana bırakma efendim,

bizi bize bırakma..

bir kılıçla, bir sesle irkilmek..

şimdi, hemen, burada.

 

basit olsun diyorduk her şey, basit.

el-basit’in lisanıyla basit.

 

bir ağaç altı bulmak çıplak sıcakta,

bir gölge.. gölgesiz efendiden bir gölge..

 

bir ağaç ki kökü alemin.

meyveleri hep şifalı, sihirli, büyüleyici, hikmetli..

 

bir ağaç ki sonsuz çölde

yön, rızık, gölge

 

gittiği düğünden, mevlütten çocuğuna

 en sevdiği çorba ve tatlıyı getiren anne gibi

şefkat, rahmet, ülfet üzere..

 

sevdiğimiz şeylerden infak etmedikçe

gerçekten  iman etmiş olamayacağız.

 

sevdiğimiz şeylerden infak ederek

gerçekten sevilmeye değer olana

doğru açılacak kalp havuzunun kapakcıkları.

 

çer-çöple tıkanmış kalp havuzu..

eski-puslu-bulanık sularda yüzmeyi umma..

 

sevdiğimiz şeylerden infak.. vermek..

mesela, gençliğimizi vermek..

uykumuzdan, dilimizden, yüzümüzden vermek..

vaktimizden.. hoşumuza giden nimetlerden..

 

misal, çok güzel bir sofranın başına oturdun..

insan ister ki sevdikleriyle yesin o yemeği..

yoksa ne anlamı olur yalnız yemenin..

biyolojik bir sindirimden başka..

 

o güzelim sofranın başında;

“efendim de olsaydı şu sofrada,

bu güzel nimetlerden o da tatsaydı..”

diye kalbin nazlanması sahibine

 

 iki büklüm oturuverseydim

dizinin dibine de, geçiverseydim

yemeden, içmeden o an..

 

tüylerim bir yelken gibi ürperseydi de

hafifleyiverseydim oracıkta.. unutuverseydim

dünya nimetlerini kainat nimeti yanında..

 

efendim, sensiz sofralardan

aç kalktım bunca zaman

 

kelime çubuklarına ne kadar üflediysem nafile,

sesim cılız, göğsüm fakir, mezun değiliz konuşmaya..

 

yangınlar içindeyiz lakin parlak

görünüyorsun diyorlar dışardan bakanlar

 

ne ile parlıyorsan

onunla parçalanmak kaçınılmaz.

 

seni uzak bir bulut gibi düşledim durdum efendim

yüzüme giden her avuçiçinde yankılandın durdun

seninle avundum durdum, duruldum

efendim.

 

biz seninle serinliyor,

seninle gölgeleniyoruz..

 

umuyoruz ki bir lahza da yağıversen köyümüze,

diriltsen çorak, tenha köyümüzü..

 

yanlış yerlere ev yaptığımız doğrudur..

unutuverdik deniz üstünde evin olmayacağını..

 

seller alıp götürürdü her şeyi ya

dünyanın kendisi de bir sel değil miydi,

gurbeti inkar etmedik mi..

 

evler yapmadık mı

selin önüne..

selin, kibrin, şehvetin, riyanın,

güzelliğin, malın, fitnenin, kadının, erkeğin,

çocuğun, üniversitenin, kadronun, maaşın önüne..

 

geçim derdiyle geçtik gidiyoruz

atalarımızdan öyle gördük.

onların dini üzereydik..

 

yazıklar olsun şimdi bana,

yazıklar olsun şimdi sana,

yazıklar olsun..

perçeminden tutup bu dünyayı

 bir tokat savuramadık ya güzel yüzüne,

 

efendim

şimdi hangi hal ile hangi sofraya otursak aç kalkıyoruz sensiz..

sen hiç gelmiyorsun ki aklımıza..

 

sen ki en basitinden bir tokalaşmada bile

“karşıdaki elini bırakmadan bırakmazdın onun elini”

 

şimdi ellerimiz neyi tutuyorsa hemen terk ediliyoruz,

terk ediyoruz..

 

sevmeyi öğrenemedik, yabani otlar gibiyiz

kim geçse yanımızdan “kibirli bir keder” bulaştırıyoruz..

 

sen ki “ bir yöne döndüğünde tüm gövdenle dönerdin”..

bir tek bunu yapabilseydik efendim..

 

başımız, göğsümüz, kalbimiz başka yönlerde,

parçalanmışız..

 

yerini terk eden uhud okçularıyız..

 

sensiz sofralardan hep aç kalkıyoruz efendim..

 

sensiz kelamlardan yüklendik tonlarca,

belimiz kambur, dilimiz pelte..

 

“onlar ki alınlarındaki secde izlerinden bellidirler”

alnımızdaki izler dünya haritası.. şirkten..

 

yaramaz bir çocuk gibi sormak istiyorum;

efendim selam niye söylenir ki?

selam söylemesek, selam söylemeye hacet olmasa da

senin oturduğun sofralarda dilimiz tutuluverse,

yüzünün aydınlık ve derinliğinde erisek,

nurdan denizlerde coşkuyla yelken açsa yanaklarımız,

dünya uzak bir masal ülkesi gibi

kalıverse oracıkta..

 

ama biliyoruz ki rabbimiz ve melekleri de

sana salat ve selam ederler..

biz de ederiz.. salat ve selamların en suskunu,

en utangaçı, en garib ve en fakir olanıyla..

 

dilimiz dönmez, dudağımız kurudur..

kalbimiz, unuttuk ona galebe çalan şeyi..

 

sensiz sofralarda besmelesiz, hamdsiziz..

elimiz ve yüzümüz şımarık..

 

döndüğümüz yönlerde ne arıyoruz?

sana doğru tüm gövdemizle dönmeyi öğrenemedik..

 

gökteki yıldızlar

gece yanan şehir ışıklarından görünmüyorlarken

kitaplara gömülmüş bir bezginlikle ağlıyoruz şimdi…

 

bayram mı dediniz?!

Yorum yapmak DNA'mızda var!

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s