KİTAB-I IJΛZ

 

uzun bir aradan sonra yaklaşık sekiz yıldır yazdığım ve bazı derilerde yayınlanmış yazı şiir ve denemelerimi bir kitapçık şeklinde toplamaya ve blogda yayınlamaya karar verdim. işte kararım :
K İ  T  A  B – I     I  J  Λ  Z
Toroslarda, Mavikent’te, Finike’de, Ankara’da, Antalya’da,
Erzurum’da, İstanbul’da geçen günlerim için;
kur’an-ı kerim ve çay için; kalb, göz ve kulak için;
çocuklar ve gülmeler için
güneş ve su için
mandalina ve portakal için
yaz günleri ve deniz için
hüzünlü bir sevinçle ağladığım tüm sabahlar için
tanrıya bir teşekkür denemesi.
“ h ü v e ’ l – b a k î ”
%100 SIBGATULLAH : %100 ŞİİR
– Lam&Elif ‘in kollarında boynu bükük ruhlar –
Yokun gölgesinde nefes alıp veren ağzım, burnum
Bu ne dalgınlık böyle
Ciğerlerimde. Ruh solukta yağan yağmur
Kesik kesik yüzümün denizine yağan yağmur
Bu ne efsun böyle!
Bu git-gellerin ortasında şişman zihninle,
Duygularınla doğuracaksın
Yaşamak denilen babaya , sarışın bir çocuk
Anlamsız sırıtarak kaldırımlarda, mesai saatlerinde
Kendini satmanın anlaşılırlığını asacaksın boynuna
Sence başka türlüsü mümkün değil
Gelenek kamburu böğründe ,
Bir kukla gibisin ağzında sahte sesler
Her şeyi anlamış gibi bakıyorsun yüzüme
Yok sende o maya
40’ından sonra mı ineceksin Yusuf’un kuyusuna
Seni pazarda köle diye satarlar mı bir düşünsene
Laboratuarlarda yok arama
Kıyasa gelmez hakk
Fırına atılıp yanıp pişmeye razıyım
Çiğliğimden çok tadım kaçtı
Yürüyüşün sesin bir müzik
Orkide dinginliği ses tellerinde
Tellerinde benim ruh çamaşırlarımı kurut
Otomobil kazasına benzer uykuya dalışım
Üşüşür kalabalık başıma
Vicdan bir polis değil olsa olsa anarşist bilinçaltı
Kopya ruhlarla geçen Bodrum günleri
Işığın içindeki halatı kemiren dişlerim
Faniliğin idrakinden sultan yaptım kendime
Gün boyu kalbim sıbgatullah aşısıyla sarhoş
Pazar, Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe
Bir de Cuma ve Cumartesileri
Ben kendim ikimiz altçizgi varlık sahnesi
Yüzümün Afrikası ayaklarımın şadırvanı
Benlik dağımın yangını
Kopçası mahremiyetimin
Dalgınlığım Finikeler dergiler şiirler tütünler
Kevaibe etraben
Dalgınlığım satrançta rötar yapan rock
Satrançta ayağı kırılan at
Geciken öpücük
Köpürmeyen kahve
Bir de Pazar günleri
Kanımın ortasına sesinden düşen çocuk dişleri
Çocuk öpücüğü gibi kısa konuşalım
Gençliğimin feminist sabahlarına selam
Dalgınlığımın geniş dervişliğine merhaba
Abdestle konuşan gözlerime spiritüel övgü
Sokak çocukları ve haftanın diğer günleri
Cebrail, 700 kanatlı kitap
Elest bezminin fotoğrafında
Lamelif gibi düğüm atıyorum
Existansiyalist-epistemic aklımın ayaklarına
Ödünç alınan su bardağı gibisin
Üstünde damlalar şiirlerimin öpücüğünden
Çadır kurarak saçlarınla kendi yalnızlığına
Uykulu aç rüya görmüş bir sesle merhaba de bana
-merhaba yabancı
-merhaba bunaltıcı yaz günleri
-merhaba denize inmeler, göğsünde portakal kokusu
Tut şimdi ölümümü sayıkla , olacak şey mi
‘senden bana yar olmaz , olsa vefakar olmaz’
Havada rengarenk ruhlar
Omuzlarını silk , dünyanın tozundan toprağından sıyrıl
Varsın insanlar yanlış anlasın
Değil mi ki ‘kınayanın kınamasından korkmaz onlar’
Avuçlarımda tılsımlı harfler
Kaf Ha Ya Ayn Sad
İbn-ül vakt!
Heraklitin ‘kendimi keşfettim’ fragmanı
Hayy ile göğsüme akan beynim
Carpe diem!
Vicdanların zindanlardan firarı
“That government is best
Which governs least”
Gelen-ek, gelmeyen ek
Aşık isen bir koşu bakıver
Power of now!
%100 art niyet
%100 mustafa
%100 şiir
%100 kesilen kurbanın kanı göğe ulaşmaz
%100 melâmilik
%100 içimde bir Süleyman bir Yusuf var
Biri karıncalar derdinde biri köle pazarında
Bir de İsa, terzisi yırtılan mahremiyet gömleğimin
%100 bu benim yüzüm değim
Ruhumun değneklerinin gölgesi düşmüş yüzüme
İyi bir şiir adamı
Pazar, Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe
Bir de Cuma ve Cumartesi günleri
İnna lillahi ve inna ..
Havariler gibi halka kurar boynuna kement atar
İnci arayan elbet baş aşağı denizlere dalar
Ayak baş olur, baş ayak
%100 melâmet hırkası
İyi bir şiir
%100 sıbgatullah
“de ki: Biz Allahın boyasıyla boyandık”
PLASTİK TANRILAR ÇIKMAZINDA MELÂMİLİK
Ben dilimle döndürdüm orda yaşamı
Dilim dönmüyordu rab kelimesinin arkasındaydı
Dönmüyordu dünyaya
Hayret gayrete getirir dediler
Ben annemi ne zaman öpsem bir bulut ağdı kalbime
Orda karanlık yerlerime sular
Karanlık durgunluklarıma kocaman neşe
Ben ne zaman öpsem annemi
Virgülle bırakır giderim dalgınlık cümlelerini
Work&Travellerde bir taş gibi düştüm kendi kafama
Major filolojik vecde geldi dilim
Bakmadan yüzüne sınıfların,
Bilmem hangi üniversite hangi ders
Ya da kim kimin üstünde adını belletiyor sıkılmanın
Boğulmanın, ötekileşmede yerli malı sendromu
Bak sayın profosör , eşeklere saman vermeye gelmişsin sınıfa
Yutturamazsın bana artisliğini
Naiflikle yaşıyorum her denklemi
Eşek değilim ben, saman getirme heybende
Gözünü kaldır da bak, gözüm yok anlattıklarında
Yola çıkmam için bir neden yok senin duruşunda
Sen benim arka sırada yan durup ilgisizliğime aldanma
Fiziğin bir filolojik mesele olduğunu kaç kişi anlamış şurada
Geçtim koridorları, boynumda lisans günleri kibri var
Size benzemekten korkuyorum bayım
Korkuyorum dilim sürçer de konuşurum diye
Kalırım üstümde captain black yalnızlığı
Yürürüm nerde benim adıyla adımı üst üste yazdığım
Üst üste susarak seni konuştuğum deliliğim
Kocaman sevgili, kocaman mutlu, kocaman haylaz demlerim
İrkiltiyle sordum kendime, ne olmuştu
Ne oluyordu
Savunma dedim kendini
Cahiller arasında kaldık
İşimiz neydi, burası neresi
Sordum kendime, sen kimsin ha?
Nerden buldun bunca öyküyü
Bilmem nerde doğmuşsun, neler okumuşsun
Nerde ne yapmışsın
Ne ilgisi var canım bunların senle?
Ben kimdir? Tekrar başa alıp soruyorum
Bir kez daha başındayım hayat ırmağının
Kendime bir şerh yazmayacağım
Bir çıkma olarak hatırlanacak değilim tarihe
Melâmilik burcundayım
Savunmam yok mahkeme-i kübrada
Hikayem yok, hepsini verdim dilenci yüzyıla
İşte şimdi baş başayız seninle, kendimle
Kocaman sarıl bana
Ha de, çıkalım şu dağa
Çıkmadan inemeyiz içimizdeki yokuşu
Tut göğsünü, tut kuşları
Nefesinle vur yüzüme
Sormadan söyle bana kimlerdensin
Kevser gibi müjde ol yolumun sonuna
İyi bir şiir gibi ağzınla değil gövdenle söyle beni
Present tanrılar edinip hepsini koyver gitsin
Kevser kalsın geride , o çılgın dünyayı unutturmak için
Eskiden öfkeli fikirlerle tekme atardım dünyanın karnına
Balıkları eve getirirken denizden özür dilerdim
Uçurtmam yırtıldığında bekledim rüzgar cevap versin
25’imde anladım
Rüzgar nedeni yok yaptığına,
Renklerle tanışıklığı yok rüzgarın
Renksizlik makamına daha nice var
Uçurtmamı yırt, himmet et efendim
Şu benim Melâmiliğimden felsefe yapmak anlaşılmasın
Eğitim eğmekten gelir
Ben eğile eğile başa döndüm, dikleştim
Buldum rabbin katında neyin nazı geçer : Melâmilik
Durdum, öyle anladım yorgun bir çağdayım
Varlık sahnesinde bir nehrin dalgın bulanık akışı gibi
Bir çağdayım, yüzümüz yok , yüzümüze bakılmıyor
Oysa ben onca zaman yüzümü yonttum secdelerde
Ağaçların altında yüzümü bıraktım göğün şölen vaktine
Her yaşım geçerken yüzümü tuttum anneme,
Hatırlıyor musun? Nerdeyim ben?
Gidişat iyi değil, iyi olmayacağını bile bile burdayız
Bile bile kalkıp çay demliyorum, acıyacak
Bilmeden senin kimlerden olduğunu
Sadece yüzüne bakarak,
Başımı koydum ruhunun aydınlık yastıklarına
Rüyalar gördüm sende
Kokusu boynuma sinen rüyalar
Tuttum boynumu dünyaya ‘öteki’ olarak uzattım
Bu ben dediğimde kim?
Hikaye yok, öyle anlaşmıştık
Melâmilik dediğin de
Hakkımda bildiğin her şeyi unut
Tekrar özür dile denizden
Kevsere dön yüzünü
Ebterle uğraşacak vakit yok
Dipdiri dur şimdi
Dipdiri kocaman sevgili ol kendine
Melâmiliğini satma orda burada
Budur nazın geçecekse sevgiliye
Dalgın pickler yaptım bir ömür
Aha şimdi terk ediyorum
‘Yapmak’ yok artık
Yıkmak, yıkmak zamanıdır
Plastik tanrılarla dolu kalbini
Ebterden bıkmadın mı?
Yetmedi mi bu bıkkınlık
Terk ederek bulacaksın içindeki hayvanı
Tanıyacaksın onu
Tutup kurban edeceksin
Kanı yere akacak, senin kanın göğe
Ne zaman annemi öpsem bir kuş hafifliği ellerimde
Ellerimden tut sıvazla sırtını çocukların
Mutlu yaşa, yont kanındaki hayvanı
Çocuklarla denize in, şarkılar söyle
Karpuz kes, uzan kumlara
Ellerini koy karnına dünyanın sessizce
Denizlerden özür dilemeyi bıraktım
Çatlayarak kendi içimden
Yakarak kuru yerlerimi yaşla birlikte
Yalan söylememeyi denizden öğrendim
Tuzlu bir hayat olsun benimkisi bayım
Çek ordan kendine bir sandalye
Ne oluyor bu yüzüne hele bir anlat
Yüz ki tanrı konuşacak onunla
Onar da çık karşısına
Melâmilikte bulduk biz bu ikramı
İyi bir şiir, iyi bir peygamber gibidir
Onunla hicret edilir
İyi bir şiir, iyi bir hicret gibidir.
Yüzündeki denizde
İçindeki balıklar yüzer.
Sen denizi seversin
Kısa cümleleri
Bazen beni
Çoğu zaman içinde konuşan o yabancıyı
Cahillerden yüz çevirmeyi öğrenmenin zamanı geldi
Kendimin kıyısına oturup da ağlamanın zamanı geldi
Aczin idrakinden çılgınca vecde geldiğim günler geri geldi
Fıtık
boşluk var
sana değdiğince dünya
yorgunsun çocukları öpmekten
toprağın köşesi yoktur öylemi
ah! ne gam
nereye varıp sakınmalı
dünya değdikçe karnıma ürperiyorsam
cömertlik bir tâç imiş imanda
gördüm sende öyle manzaralar
bir ekmeği durmadan ikiye bölüyordun
uykunu dayadın duvara bir merdiven gibi
çıkıp baktın hülyalara, içerilerine
en çok da çocukların radyoya şaşırmasına benziyordun
durup dururken söyleyiverdin nasılsa
yaşamak bir tövbedir duraksız
bir seccadenin ucunda kan toplamış ayak bileklerin
sen eğildikçe dünya uzaklaşıyor
kırdıkça göğsünü içerilere
unutulmuş yerlerini diriltiyorsun
bir ayıkmadır akıyor gövdene
bir ip gibi gerildin
ağzından çıkana kulağın yabancı
tir tir titriyorsun, katlandıkça etin etine
bir manadır sarkıyor boynundan
ellerin korkunç karışık
öptükçe çoğalıyorsun
öptükçe karışık
kar gibisin
yağdıkça kendine yaklaşıyorsun
bir çocuk kahkahası salıyor kasıkların
out of hand *
hamuşluk üzerine postmodern çözümleme
bir ben vardır bende / benden dışarı ~ haşarı
yalın, çok yalın
teşbih sanatlarından bakmadım bıktım.
edebi sanatların canı cehenneme
olduğu gibi derken de ‘gibi’ işin içinde
bir ırmak nasıl akarsa öyle derken de, ‘öyle’
yok mu ötesi-berisi gördüğüm şey-derin
dünyada olup-biteni anlatacak
kelime dünyadan olsa da
ûslub ahiretten olmalı
bunu iyice anladım. kur’an-ı kerîm ne ki?
“ruhun düzensizliği kutsal bir şeydir!”
derken arthur rimbaud
dünyada düzen tutmaya kalkma
yorulursun ha!
yalınlık.. rüzgar..her gün bize uğrayan
evde yok muyuz?
sıfır noktasında sözlük anlam:
yakınlık=uzaklık ; tevhid : hit
aklın kılıcıyla kesilip-biçilen ‘şey’ler..
kalbin terziliğinde
‘ya eyyühel müddesir’e denk düşer
ey örtüsüne bürünen!
kalk! korkut. ekber!
elbiseni temizle!
başa kakma, tartışma!
ey örtüsüne bürünen!
bir rüzgarla çık dışarı
bir şey ne ise o değil, ne değilse odur,
paradoksların dilini tokatlayıp
kendime bir tavır beğeniyorum
rabbimin katından
bir uslûb, bir biçem. bir hulle-i adem
biraz incir ; yaprak ve süt
biçtikçe yeşeren
yeşillik, yaşıllıktır.
yaşamın özündeki ‘ıslaklık’..
su; yaprak+süt ; incir
a dialog from fight-club :
kadınlar tarafından büyütülmüş bir nesil olarak,
başka bir kadının
aradığımız şey olduğunu
hiç zannetmiyorum.
aslında aradığım şeyin dünyalı,
buralı olduğunu zannetmiyorum
kadın dünyalıdır.dünyalıktır
yükünü hafif tut ey göğsüm
hafiflik
semavi rüzgarlar getirir koyar böğrüne
kuran oku ve bak yüzüme
mühim olan ne ki aramızda?
aramız ne ki?
ey rüzgar!
sen olmasan kokardı her şey
her şeye başka bir şeyin kokusu sinerdi
çürürdük dünyada be,
çürürdük bütün bir insanlık.
sen varsın ya dostum,
her şey kendi kokusuyla var
çocuk, kadın, ardıç ağacı ve başka şeyler
uyumak mesela, seninle.
sen gel ey rüzgar
serinlik, hoş nefes
yoğun neşe getir biz fakirlere
biz kardeşlerine
deli savur dünyayı üstümüzden
çılgınca şarkılar söyle bize
göklerden haber ver
unutulduk mu buralar da ha
bizi almaya gelecekler mi?
bir iş bitirince , kalk başka bir işe koyul
rabbinin sana olan nimetlerini an da an
muhakkak
verilen her nimetten sorgu
muhakkak!
şaqqq diye açılacak defter,
‘ikra kitabek’ denilecek
tebessümle çevir sayfaları
rahmani rüzgarlar eser
vav’dan he’den lam&elif ye’den
elhamdülillah! de gir
kardeşlerinin yanına
-hayat, ahiret hayatıdır!
gönlüm sen oyna
kendi dağlarında, ovalarında
gölgelen güzel nefesli ağaçlarının altında
ey gönlüm, kalma sıcağına dünyanın
kalma buralarda. kalma emi.
bir rüzgar çıksa da sevişsem
bir rüzgarla çıksa tanrı dolansa etrafımı
sobelesem içimdeki nefesini
hafif aralansa dudak
korkarım dil yine bir dağı
kaldırıp atacak havayla
korkarım kibirden
allahtan ve kendimden
ben o çocukların sesiyle şenim
o çocuklar olmasa inan bu şehirden giderdim
rüzgar çıkardı göbeğimin kıvrımından
kulağımın kıvrımına akardı
ben anladım ki rüzgar çıksa da bir çay içsek
rüzgar çıksa bir kitap sayfası çevirsem
yok böyle olmayacak tanrım
bir rüzgar çıksa sana geleceğim
huzurda seni isminle çağırmak olmaz
susulur
rüzgar bir ağaca sokulur gibi susulur
çağırmak uzaklıktır
allah demeyi bırakınca erdiğimi anlayın
‘cûylar kim deryaya vardılar, hamuş oldular..’
güzel söz söyle
ona güzel sözler ulaşır
şiir ne ki?
susmak su’dan gelir
su’ya gider
ateş-su-hava-toprak
rüzgar tüm bunların arasında bir arkhedir
ki onları kendi suretlerine bo-yar
benim suretimde bir rüzgar gezinir
bilenler bilir
önüne çıkanı kendi suretinde gösterir
bende vardır bir ben benden dışarı
rüzgar hadi onu al de gel
out of hand to exit from arche
of, to, from, at, in, on
rüzgar bunun neresinde?
ah güzelim,
ben sana dedim sahilde çıplak ayak yürüme
kumlar fena öper
öpmeyi onlardan öğrendim
fena öperim,
bir de rüzgar çıkarsa
artık bilemem.
bir ben vardır out of hand
post-exit from arche
artık bilemem.
bak şunu bilirim
mühim olan dış güzellik!
out of hand!
postexitoo@hotmail.com** from arche
no mail no word
no woman no cry
mühim olan dış güzellik!
islamcı ne satar?
boş versene aslanım
mühim olan dış güzellik
artık bildim. erdim o erginliğe.
out of hand!
yes world no word
göze, söze, öze selam!
_________________________________
* haşarı, ele avuca sığmayan.
**Türk şiirindeki ilk elektronik posta adresidir. imge mahiyetinde kullanılmıştır.
 boş konuşmalar
“ bir testi yaparsın çamurdan
içindeki boşluktur onu yararlı kılan ” lao tzu
uykuda gibi sessizlikle
ses soluğunu yıkamış asmış içime
her şey senin gibi sessiz olsa
*
kuşlarla ağaçların arasındaki yalınlık
seninle aramızda olsa
beklentisiz gelsem sana
*
boş, bomboş dolsam seninle
*
seninle senin aranda olan kalsın
her şey hiç şeyle
ses sessizlikle
sende olan görünsün boşlukla
içini boşalt ki yüreğin genişlesin
o an gör bak dinle
rüzgar nasıl dolanır
toprağa ağaca suya
*
bir türbe ziyaretinde sabah vakti
durup kapıda sessizce
davet edilmeden gitmenin hüznü
bir su yokuşa nasıl akarsa öyle
*
dinlemek isterdim bir kaya gibi sahibimi
dinlerken çatlayarak fışkırmak isterdim
paramparça olurken gövdem
her zerremde onun titreşimleri
salınmak bir su gibi
bendeki senden sendeki bene
sessizce…
boşlukta karınca’lanmalar
“baktım bir karınca sudan geçemiyordu / tuttum suyu kenara çektim.” i.berk
nefesini boya dinginlikle
wu-wei
ne reddet, ne de cehd
ağacın dalındaki kar gibi
silkele gitsin
içindeki kelime tozlarını
*
kalbindeki boşlukla bak
boşluk, bakışının şeklini alır
bırak tuttuklarını, basitçe bırak
*
ıslık çal, ormana bak ormana
bak bir karıncaya
suyu nasıl geçer
bir çocuk akşamı nasıl ederse öyle
*
çay iç
içindeki çaydan geç
yu yüreğini bakışlarımla
*
ya bakışını düzelt
ya boşlukta karar kıl
keçiler kendilerine gider
serin olurdu sabahlar
suyu çarparak yüzüme
bir göle uyanırdım dingin
*
bir patikayı seçerdim
asfaltın yanında
dua eder gibi yalnızlaşırdım
*
kuyudan su çekerdim
akşam vakti darlığında
boşalttım kovaya telaşla yüzümü
*
annem keçilere çobanken
ben oğlaklarla akşamı ederdik
ceviz ağaçları altında zamansız
kalırdım, öylesine bir zaman
bir şey bir şeye eklenmezdi
her şey kendince kutsal sessizliğinde giderdi
ben kendime, keçiler kendilerine giderdi
*
eli belinde çoğu zaman dedem
bir masalcı gibi yürürdü önümde
tuhaf aletler çantasında
bir kediyle 10 yıl konuştu
teşekkür etmez, beklemezdi minnetimi
yalındı, uzaklara bakar çay içerdik
sırtını verdiğinde bir ağaca
bir tek gövde olurlardı
kutsalla demlenmek
kuş dalgınlığında ellerim
avuçlarım kanat
alkışlamak için rüzgarı
*
bir göle değdi kelebeğin kanat titreşimleri
gölde bir yaprak kımıldadı
merhaba dedi kurbağa
*
kokulardan anlardım vaktin geçtiğini
sabah çiğ kokusu
akşam yazsefası
öğlende katran ağacı
ikindi de çay
kokulardan varırdım görevlerime
yanıldığım olmamıştır
*
uyudum çoğu zaman
fesleğen kokulu bahçede
bir taşın soğumasıyla anlardım
vakit ikindi
keçiler salınsın!
azık alınsın!
*
bir kaya gibi düşünürdüm
bir kaya kıpırtısız yıllarca
dinledi durdu yerin altını üstünü
henüz değil
durmakta olan devam durmaya
kerahat vakti girdi ve uykuda çocuklar
uzun selvilere sarıldılar rüyalarda
kuş bile kaderle uçar
anne bacakları..
dönmeye devam olan dönmekte
öpüyor zinde dudaklarla
sırtını bir kertenkele
olanlar oluyor
etinin içinde
karıncalanmalar
eller pençe
bacaklar okşayışlar
‘henüz değiller’
-vallahi
vallahi diye yeminler etmek istiyor canım
var gücüyle basıyor dünyaya bi karınca
ve oturup tırnaklarını kesiyor odunlukta bi kertenkele
var gücüyle varıyor dünyaya bi mustafa
vallahi’ler karıncalar kertenkeleler
‘vav’ miskinliğinde soyunup-kuşanıyor
olmakta olan oluşu oldurana
zinde dudaklarla yakarıyor bi adam
‘esenlik veren adınla
kımıldıyorum..
göğsün bildiğim göğü görmesem
daralırım etim sancır
kader taşımı yontarak kavrıyorum
‘olmakta olan’ı
var gücümle vuruyorum kalp taşlarına
parçalanmalar..
hayretler!
okşayışlar)(henüz değiller
ve oturup
kuyruklarını yeniliyor odunlukta kertenkeleler..
ben sıvasa giderken
iki şıktan üçüncüyü seçtim
akılımdan kuş ölüsü yüzler geçiyor
her yolculuk sonrası durup sorduğumuz soru
burası neresi?
mıncıklanmış başörtüsü sloganlar
imanını kanırtarak kampüslerde
bekar odalarının yılgınlığını savıyor
gazetelerde gözüne ilişen ilan-ı memuriyet
seciyesini kapitala yaslıyor
1×1 kalmanın sıkıntısı maişet
kolları şimşek ağzı açık
gözleri gün ortası günah baldırı çıpplakk
hem sivil ham i’taatsız
bu önemli gerisi lak lakk
kendisi gidebilirmiş yokmuş zor
biz kaçıncı yitik nasıl asi axiyon kor
kim müslüman kim cenabet bilinmiyor
paç’avra’t ortalamaya rıza
göstermediğim bilinsin diye
koppardım aşufte afişlerini şöhret-i şehrin
kani olmadım imla gurallarına kanmadım böylece
üşenmedim dilinin altındakileri yokladım
konuşlandım kuvars yalııınlığına
pakladım abdest suyu koydum bulvara
nasııl yaptımsa yaptım, ayyıktım!
‘burası neresi’ ‘kimin eli kimin cebi’ meselesi
diyorsan külü apazla yuttun, kovuldun
biz erkek dedikse ağızını yemeğe götüren değil
yemeği ağzına getiren bilinsin
ayırdıkca ayırdımında kaldık
varılmıştı ayıklığa durduk es-salaa dedik
kolları bağladık
sıvastaydık
yemin etme çarpılırsın  I
koyu ağrıdı yüzüm terlemekten sözsüz
yordum kelimeyi dudak-diş arası yayvan
biriktirilen bir şey mi idim  meleklerce yitik
nerede bulsalar beni yazıyorlardı
göğün etli yerlerine bitişik
yosunlaşmayan evlerimiz kadınsız
dalgasıyla tuzuyla vurmayan
kendini kayalarımıza kız
suları
koyu. ağrıyan. yüzsüz.
        yorgun. yayvan.
                   yitik.
                         etli. bitişik.
-söze itibar yok vesselam..
çocuksuz birikmiyor ben idraki
bereketsiz günlere kaldık
       koyu ürküyorum allahım!
 derin yaslanmış zihnim fakrın sırtına
oyluklarımda oy! oy! öpüşleri
söyleyin just now!
kim gelir şimdi benlen
tarla sürecek, tohumlayacak medeniyeti
ektiğini biçmeyecek , fakra övgü düzecek
çocukları harman yerlerinde esmerleşecek
kim?
koyu biriktirecekse yitiğimizi şehirlerde
öpsün cool just now oy oy
 yemin ederim evde yokum!
 
 yemin etme çarpılırsın  II
-amiş efendi damadı babanzâde ahmed nâim’e demiş ki;
matlûbun husulü veya adem-i husulü nezdinde müsavi  değilse nakıssın evladım!-
 sabun ölüsü köpükler..
düz kılar saklıyı çocuğan sesi
çalı bir çıkrık akılda
saklıyı dürter çıkrık sesi
akıtıyor aklım yan yatmış süt bakırları
kaplumbağa içli kızlara ve bir ağaç dorukta
diyorum, bakın,
çocuk bir kayadır
yontulur dudakla
etimin doğrulup kalktığı ruh değnekleri
seni yitirdikçe bulduğum tebessüm
uykumun çarşıyı gezeni
hayır! nedir bildim ilgisi dağlı yanımın
allahın bana dertlendiğim yerden değmesi
 değil ezberimde aklım değil
ve belki kırışmış günler geçirdim
keçi güttüğüm dağlarda
yabani otlar topladım yüzümden
ve yine gece benden evvel aklını yitirdi
zor çıktı sabaha
 / size deli denmedikçe imanınız sahih olmaz! /
üşengeç taşlar gibi düşündüm
tankerlerde biriktim
hikmeti söktüm, heceledim bezm-i elest’i
sen bil bunu. öğlen uykum ol
yay kelimelerini içime niyetlerini  korkusuzca diz
duş alır gibi şuh bir yüzle
ko elini koklayayım düzle alnımı
kazı.
çeyiz niyetine hüzün biriktirdim
gördün işte dayanılmazlığımı, itaatini isterim
sıvazla hayretini, kucakla öp!
hüzün harabelerim altında hazinelerimi
bileklerini çat boynuma hohla
benden sarksın belden aşağın dünyaya
nur yay nur ol
gölgen olmasın yer yüzünde
 canı çıkıncaya salla içimin ormanlarını kurut
yapraklarını dök hafızamın
çöl pahasına göster kendini
bi numaran olmadığını göster
ve en nihayet
de git! bir seraptır dünya hırs çölünde
elâ!
ürpermeler
 elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
ey kanıma çakıllar karıştıran isyan! (i.özel)
 ben geceye durdum öyle tıfıl kızgın. dürdüm caddeleri aklımı vitrinlerden kopardım. sözlerim un ufak oldu döküldü sükut taslarından. caydım süt çekildi göğüslerden.. aşerdim bir hak kelamına, arandım ten çöllerinde tin kuyularında sere serpe serdim kalbimin taşlarını önüne işte.. al bunlardan vur kafama, kanım bir bayrak gibi açılsın üstümde. sürülen tarlaların coşkusuna kaptırdım kendimi, seher vakitlerinin çıplak omuzlu şehvetlerine, çalılar arasından yürünülmüş akşamlara,  yere dökülmüş tuzlara, baharın utangaç çayırlarında kişneyen  kısraklar aşkına, uzun süren kıyamlara  ve  kırılmış dallar gibi sarktığımız  rükûlara selam olsun…                                            
 
selam olsun ki hallerime , hallerim deli sular gibi boz bulanık akıyor ellerimin karanlığından.. varıp duracağım muştusuna kabirlerin, varıp yabanıl hatıralarıma allahım seni soracağım.. seni senden seninle akacağım.. gah sabr ateşinde gah suların akışında kadınların gebe kalışında tarlaların verdiği dinç duygularda  okuduğum kitaplarda yürüdüğüm yeşermelerde aşıladığım fidanlarda her şeyde her şeyden her şeye senin adınla: bismillahirahmanrahim. ben geceye durdum öyle tıfıl öyle kızgın; işte ufalıyorum göğsümü ufuklanıyorum, çatıyorum bir uykuyu bir isyana ; durun ey yaşamaklar! ben de bilirim gece düşünce yatağıma bir akrep gibi her yanımda sokar, her yanım zehirli hatıralar, yanlış yumaklar, üstünkörü dokunuşlar, ve her nedense rengarenk kuş ölümlerine koşuyorum, alkışlıyorum sokakları, iyi ki arklarda geçirdiğim nöbetler var, biliyorum hayat beni bağışlar, hayat beni kendine yakıştırır, terk edişlerim ip ip ulanır susuş yumaklarına dolanır, ve bir zaman gelir ki can; kim zerre kadar kötülük, kim zerre kadar iyilik.. hiçbir şey yarım değildir.. odur. o kadardır. ondandır. onadır.
 
nasıl ki tok bir kalple ağlanmaz, öyledir sözcükleri zihnimizde yan yana yapıştırmanın naylondan hışırtısı.. ta uykularımızın içine.. çocukların göğe değen uykularının içine.. her şey naylondandı o kadar.. asaletle isyan edecek yerlerimi ağaçlara astım. kulaklarımdan kuşlar çıktı her sabah namazında.. kadına ve sofraya bismillah! deyip başlamanın tam zamanıdır.. benim çayıma kuş sesleri karışır, söz bir kuyu olup çıkar soluğumla birlikte, göğsümün maşrapasını bırakıverdim gitti karanlığa..ne girip çıktıysa içine bende o ses ve renkle vurdum kendimi saçlarımın sahillerine.. saçlarımı sallıyorum söz kuyusuna kovanın ipi niyetine. hem ne demiş bir çinli: kuyu derin değil , ip kısadır. şimdi soralım: kuyu kısa, ip derin olursa , neyin ipi, ne kuyusu diye sormazlar mı adama.. sorarlar..
 
 
kapılarda buhur kokuları gibi kaldım 
 
bir kırgınlığı bir çocuk yüzü gibi yaşadım aylar geçti. alnımın kıyısından sarkan iplerle düğümledim göğsümün içindeki kalp kırgınlıklarımı. uyanışlarımda gövdemden süzülen rüya tozlarından dağlar tepeler yığıldı odama. her sabah önüme çıkan sahillerde yürüdüm, deniz kabuklarından çıkan fısıltılarda bulduğum sırları eve gelirken kuşlara kaptırdım.. buhur ve buğu gibi geçip gittim ev önlerinden doğu kentlerinde. böyle tırpanladım içimi, bir nohut gibi yoldum ve kuruttum göğsümdeki damarları.. harmanlandım sıcak ve susuz bir dağ başında göğü yüklendim sırtıma ve taşıdım yıldızları dökmeden ..meleklerlen tanıştım uykularımda taşın içinden çatlatarak çıkan sulara sürdüm tenimi. yumuldum ürperdim dizlerim ağaç dalları gibi sürgünledi kendini. karnımda kitaplarla dolaştım, satır satır kelime yedim doydum, yetindim, bu sevindirdi beni. güldüğüm de bir yalnızlık sindi kahkahalarıma ardımda onca akşamlar yürüdüğüm kervanlar uyuduğum gölgelikler ve sırlı sırsız açıp içinden geçtiğim kapılar çıktığım gövdeler gömüldüğüm toprak yanıldığım kadın berkitildiğim saç sakal ve hiç görmediğiniz çocukluğum… kırdığım oyuncaklarımı aradığım yerler gibi oldu şimdi yaşadığım kent travmaları.. zili olmayan kapılarda nasılda bekledim.. nasılda fotoğraftakini kızım sandım.. yanıldım upuzun uzandım .. isimleri nerde nasıl öğrendim.. kimm tutuşturdu elime bunları.. ben okuma bilmeyen bir peygamberin adını bir inci gibi taktım boynuma.. inci taneleriyle buldum yolumu.. saçtım savurdum ne yapıştıysa üstüme o karanlık ağızlardan o yılkı kitaplarından.. hatırladığım yüzler durgun su üstünde dağılan yapraklar gibi. bir yaprak ol şimdi desem göğsümdeki küvette, küveti taşırmadan yüzen bir krizantem yaprağı ol desem.. olmazsın biliyorum.. kelimelerim ipe dizilmiş karıncalar gibi .. süleyman peygamber ve cinler belkısın tahtını nerdeeeeen nereye nasıl getirdiler.. öyle bir şey değil kelimelerim.. ol dersem olmazsın .. biliyorum.. zili olmayan bir kapının önünde duruyorum..
 
kuş dalgınlıkları
 
[ giriş : gece yola vurunca gövdemi göklerin ihtişamıyla sükûn buldu uzuvlarım]
bilge bulutlar gibi geçtin göğsümden
toprağımın yüzü nicedir sana dönük
dönderdin rahmet çarkını göklerin
bir bulut dansına değiştim kitaplarımı
bırakınca elindeki poşeti ve tokalaşmaları
üşümüş bir oğlaktım saçlarınla titreyen
sen koşmaya zorlama diye beni
ayaklarımı kuş dalgınlıklarında dolaştırıyorum
 
 
ve sen konuşunca dişlerinin arasından kuşlar dağılıyor aramızda bir ormana
ve ben açıklayacağım secde sesiyle yüzümdeki korkuyu- alnımdaki çizgileri
bacaklarımdaki çalıyı ve niçin okulu terkettiğimi
ve devamında başka şeyleri.. sigara-çay içerek.. açıklayacağım küçüğüm
ve nasıl zikredildiysem orman sabahlarında su sesleriylen
o kuşlar küçük hanım,
gün olur seni de beni de bir ormana terk eder…
[çıkış: (exodus-exit) aza-i kafi ifa ]
 
 
gül lambası
eşyayı yanlış yerinden kavradın
ellerinin hafızası yorgun
beni de evet, beni de yanlış anlayacağın
şeyler söylememe imkan verseydin, doğururdun
 
dur! orda kal! tebessüm sınırını çoktan geçtin!
modern kuyularında kelamı eğik ekin gibi biçtin!
 
hayır canım, bu şarkı öyle söylenmez
her yanı melek salyasıyla bu gökyüzü
beşer kafalarının içinde bir sesi kımıldatır
‘vescud vektarib’ eşyanın adı adıma yapışıktır, söylenmez
kan pıhtılarında durur düşünürüm: söylenmeyen etlenmeyendir
etlerinden bir ev, etlerinden bir çocuk yontarım
göğül kurbanlarımda derim derine değgin
köpürür de köpürür salyası meleklerin
söylenmez bu ağır yük hangi yazgının kılıfıdır
solar çocuk sesleri sokakta , yabancılar evin damına anten kurar
hangi tv kanallarında hangi suça kanalize ediliriz
anlaşılır kapılarda köpürmüş ağzıyla evlerin mahrem yerleri
henüz seni ve geceyi anlatmadım, bir felaket olduğu besbelli
kayaların düşünmesine benzer bir hal kuşandım
hıncım  ipliklerle pekişti ve seri kitaplar okumaktan
serserinin biri gibi görünmekten ve parasızlıktan değil:
 dur! orda kal! demem
çünkü; hep seferi kıldım namazlarımı,
hep 90 km ötede ve 15 günden az kalıyorum gittiğim yerlerde
dur! orda kal! de bana,
çantana koyduğun faturalardan en son bezelye aldığın anlaşılıyor
‘her yanın dudak, üstün bezelye taneleri’ demişti cahit zarifoğlu
ve elbet sen bunları bilmezsin,
durup dururken yanlış anla beni diyen bir adamı da
ağaçların büyümesi gibi anlaşılmaz
kırılmış saçlar gibi kırıldım, her yanım dil ağzım melek salyaları
hangi boğuşmadan dönüyorum, sana bunu söyleyemem
küçük güzeldir, hep buna öykündüm
yumurta kırar gibi düz bir anlamla dua ettim
‘aklımın tavasını senin nurunla kızdırdım,
bir yumurtadır hayat çünkü, allahım’
ve başka şeyler söyledim allaha
bir musluk olup ince ince  günah ve nur aktı hafızamdan
bir muska olup girdim koynuna
tüm sükun bulmuş yerlerimle,
çocuk ellerine benzer gövdemle
oyunda kaybetmiş sesimle, yüzümle
toprak evlerde uyuduğum saf berrak zihnimle
zeki çevik sevecen kımıltısıyla boynumun ve
kas yığınıyla derimin altında, öğüt öğütebildiğin kadar beni
bir açılıp bir kapanan değirmeniyle gümüşi gövdenin enfes
mitoslarda seni anmadılar,  ben andım enerjisiyle terlemenin seni
ve dur! dedi şimdi bir ses!
 
hayatıma bir kılıf bulamadım,
zanlarım çat çat kırıldı kısır evlerde
yuğundum şehirlerarası yolculuklarda mescitlerde
farelerinde kız alıp verdiğini işittim
beyaz peynir ve kız kapanları
dur! dinle bu çağın kadın tıkırtılarını
durmadan anlayamazsın, durmak için koş, alkışla toprağı
yorul , kalk ve başka işle yoğrul der tanrı
bize göstereceği bir eşya ve hikmet olmalı
tanrıyı bekletmeyelim
yorulalım, kalkalım tütünlerle çaylarla
başka evlerin kıvrımlarında yorulalım, uğv uğv uğv
kendi üstüne katlanan bir yazgıyla yazılalım
çiğ et gibi şaşkın olma be kadın!
senin kıvrak yerlerin gibi değildir anlam!
bir uğultu bozgunuyla çölde kahve içmiş sesinle
neyin uykusunu uyudun ki mahmurluğun intiharı çağrıştırır
intihar dedim de senin aklın bilirim
hangi çığlık atlasını getirdi koydu diline
o öl kışkırtısı yok mu kitap satan çarşılarda
bir film fragmanı gibi giyin! yanılt gözlerimi
tefsir dersinde kelimelerin ensesinden yakala,
dipnotlara ver sırtını, seccadenin içinden kuşlar çıkarsa,
şaşırmış gibi yap! çayın seyr-i sülüğünü düşün , ağırdan ve incelikli
komşu evlerde sıkıl da, pencereyi aç, ılık ılık sarıl gecenin sağır çarşafına
ezdim bütün çiçekleri yine de canavar dedirtemedim kendime
ölüyü dirilttim yumurta kaynatır gibi tavada, tuttum öğüdünü sezai
kabirleri yara yara ulaştım toprağın ötesindeki ‘gül lambasına’
 
 
 
 
içimde intihar komandoları
 
_cemre’nin göğsündeki kan dolu hokkaya batırıp dilimle yazdığımdır…_
yoktun, varoldun varlığın varlığıma aşikar oldu uzak dağ tepeleri gibi
sabahları uzun uzun baktığım çay içerken içimden geçirdiğim kuş fakiri
bir
gökyüzüne olan dualarım ve çipil çipil bir yağmur balkonda gün boyu
kahve
içip “uzak yakınlıkları” kurgulamak oysa yapacak işler birikir odada
birikir zaman üstüste yığılır “an”lar birikir kırgınlıklar kahkahalar
duvarları yalar yalınızlığın saklanmasıdır hayatıma giren nadir
insanlar
vardır gelip giderler aradabir oysa hiç bir şey olmaz onlar gelip
gittiklerinde evet hiç bir şey olmaz gelip giderler herkesin hayatı
biraz
böyledir akşam yemeğine roka haşlarız uykularımız delik deşik
çarşafımız
bakir hayatlar ülkesinin haritasıdır nice rüyalar gördüğümüz
yittiğimiz
yitirdiğimiz kaçışlarımız yüzümüzü sakladığımız “duvar”lar okuyup
okuyup
sustuk bize bunu öğretti kitaplar arada bir fısıltı aradabir coşkulu
meleksi tebessüm ılık ılık ikindiyi akşama bağladık kollarımızdan akan
yılgın bir enerjiyle fakir bir kalbimiz vardı her şeyden önce yuduk
yıkadık
en güzel yüze yusuf sursine açtık kapımızı aydınlandı sokak aydınlandı
içinden çıkamadığımız “kuyular” çıktık veunuttuk çıkışı unuttuk
züleyhayı
unuttuk en insan yanımızdı unutmak ve unuttuk ve yanlış hatırladık
isimleri
isimler bizi bize hatırlatacak içimizdeki mikrofundu yorulduk
aramaktan
susadık cemreler düşmez ne havaya ne toprağa nede suya cemreler
uzaklara
düştü uzaklara yürüyecek takatimiz kaldımı rabbim, uzaklar bir yağmur
gibi
serildi önümüze uzandık ve ıslandık cemreler düştü kalbimize doğru
toprakla
buluştu tohum var git varlığın selamette olsun! cemreler hep ama hep
kalbimize düşsün! karıncaların ağlaması gibi ağlıyorum
iyiliğinde hepsi bende kötülüğünde, iyiden de kötüden de kaçmam,
kaçmam ben
kendimden, yabancılaşamam kendime, toprağa yabancılaşamam
bir dikenle yaralansam ben dikmişimdir onu
atlas olsun ipek olsun ne giymişsem ben iğirmişimdir
bu böyledir, bilirim.
perdeler!
perdeler!
perdeler!
cemre, çek perdeleri, akşam oldu!
bir perde ol şimdi bana
bir karınca gibi ağla
ne yakın ne uzağım
içimin gökyüzünde yeraltında bir deprem yarat
içimi dışa bük
dışımı yokuşa sür
perdeleri çek, cemre;
hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyi allahtan isteme!
<içimde intihar komandoları,
perdelerin çekilmesini bekler!>
saatli bomba
bıççaklan doğranmış dudak izli kelimeler ve etsiz iskeletler ve modern kablolar..
…ıssık ağlamalar görülmüş kadınlarda ve devamında çocuklar ve naylonlaşma..
neyse, hep beraber büyük salona geçilmiş ve ;
saatli bomba ‘yı pervasızca okumuşlar koro halinde:
 
öyle ölümü deneme çocuk
bu evin tavanı yok, sence de mi yok?
gök yüzüne bakarak da ölebilir insan
ofhhh neyse.. buruştum uykularımda ve telefonlar
çaldı rüyalarımın içinde
kuşlar yanarken elektirik tellerinde göğün
etini sıkıca ovdu bir saatli bom-bomba
 
namaz, yeryüzü ve yakarış
kağıttan uçaklar gibi düştü bu pagan yüzyıl denizin ortasına
secde, deniz ve ada-yış
kağıttan bir gemi yap beni ey çılgın elli peygamber..
senin ellerin ve devrimler..
dergiler , erzurumlar ve dibine vurduğum demlikler..
ezcümle
acı bir tütün gibi arıyorum yavrum seni
ciğerlerim temiz, nefes alışım düzgün, kahretsin!
acı bir tütün gibi saracağım uykularımı uykularına
etini sıkıca yoğuracağım bir saatli bomba… yakarış…
ve biliyorum
benim de ellerim çılgına dönecek..
haydi çocuk, çıkıyoruz buradan!
 
 tenhada terlemek
    ‘saçını dök sineme, derdini söyle..’
 
sen uyurken de ırmaklar
yatağında usûl usûl ..
gazeteler , dergiler dizilir
yeraltı matbaalarında yaprak yaprak..
traktörlör tarlalarda yamaçlarda
bir duanın şeklini çizerler
 
sen uyurken siz olursunuz büyülü..
yağmur düşürülürken gökten
annenin çoçuğunu leğende yıkaması gibi
 helecanlı, berrak olur yüzün ellerin
konuşkan kaslarınla
büyük dişlerinle büyük düşün
 
sen uyurken kur’anlar okurum yüzüne
senin haberin olmaz
çehrende bol toprak, ince kemikler
aydınlık çocuk yüzleri
hüzünlü biatler belirir…
 
çehrende göğsüm tomurcuklanır
sen uyurken
ahiret denizinin kıyısına
vurmuştur çehren kendini..
 
aklım kafatasımın çukurunda
tenhada terlemenin adını mırıldanır
iffet!
 
ölüm bir taş gibi yuvarlanır üstüne
 telaş kayalarından
iffetli çehrenle çağır uykuna geniş sözcükleri
garibliğini yadırgamadan kıvrıl içine de uykuna uy!
biliriz, siret surete sirayet eder!
 kırptın göğsünü kuşlara
iri anladın kuşları
onların diriliş muştularını
derin yalnızlık uykularında kabuk bağladı
vurdun göğsünü ağlamaklara ,
 ağaçları birbirine çarpan ormanlarda nasıl da uykusuz düştü yüzün ellerine
küçük bir hanımdın , gamzelerinde nice heyulalarla gemiler ağırladın
vardın iklimine çocukların, kopardın çiçekleri ve sürdün ellerini sabah çiğlerine
zihnin hızla adımladı kaldırımları insanlık dramlarını
acımsadın taaa uzaklarda bir akşam üşüyen çocuklar aşkına
tuttun alnını ve sordun soruları küçük deniz kabukları misali rüzgarlı ..
kumları sordun.. terlikleri sordun.. kuşları.. balıkları.. aç çocukları.. yalnızlıkları.. savaşları
sonra kaldırdın alnını kocamaan denizi kucakladın saçlarınla..
ve her şey kendi kuytusunda çalkalansın istiyordun .
ve sen şerbetledin vakitleri! namazla ikramla muhabbetle direndin
modern dünya çıkmazları karşısında..
 
heyy! çocuk!
güzel cin.. nerde kelimelerin?
 
tahta
yoksul ellerimde ekmek ufala
soğumuş çayı ısıt ver
sabrı yok bu dünyanın bana
sanki ben bilmiyordum
ekmeğin fiyatını, sigaranın zararlarını
tahta göğüslerini kadınların
sahi bilmiyordum ve durma
kelimeler bıçaklıyordum ağzımda
gövdelerin inşaatından hatıra
tahta yalnızlığı ağzımda
durma!
inşa et, onar bu ellerimi
bu kaburgamın arasına
çocuk kahkahaları salıver
üfür kalbimin borusuna
çayı ve kitabı oraya bırakıver
haydi, durma!
allah kelamıyla serin yont göğsümü
destur de!
sabrı yok bu dünyanın bana
durma, öldürüver, öldü deyiver..
çınlat bıçakla kelimelerimi
ve n’olur  ‘iri anla’
bir dere yatağının uykusu kaldı gövdemde!
yüzümdeki kayalıklarda kuş kımıltıları,
keçi tırnakları, tuz taşları, çocuk utanmaları
canım ya rabbim,
uyandırıver  hikmet etlerinde  bir tahtayı!
tahtalarım, gelin kırılın gövdemde.
 
bıldırcın ve göçebelik
çünkü ölüm bir başka rüya olmalıdr. küçük kelimelerle bir kenti anlatırız. dublin mesela.. göçebe olmak nasıldır, öğrenilir..
undergorund bir hayattı geceleri benim gövdemin soluduğu yer.. underground olmak ne büyük iş ya rabbim.. waking and waking! dreams.. sanki başkalrı yok gibi soyabilirsiniz beyninizi ve yüreğinizi.. doğu ekspresinde sigara içercesine mutlu..
bıldırcın gibi kelimeler vardır, sık rastlanmaz. kent sokaklarında yanlış bir hayatı yaşdın ulu bir şaman gibi.. hangi ayine katıldıysan senin elinden bozuldu halka.. dikiş tutturamdın.. elindeki mühür yabanıl .. doğuda bulduklarını batıda sattın, geçindin beş on gün.. ekmek tütün kira parası.. batıda yaşam yitirmek üzerine kurulu, anladın, lakin bu arada doğuda neler oluyor..
hastahane kapılarında karşılaştıklarım gibisin en çok ağrılarım
sarsıntılarımsın kuyu kuyu uykularımdan çekip çıkardım yüzünü
parmakalrımın ucundan acun uzaklıklar akıyor.. ve kertenkelerler.. nasıldır bilemezsin.. trekkinglerden vazgeçip yola çıktığında anlarsın k2 yi.. bir yerden başlamak ölümcüldür dağda kısadır gövdelerin şovu.fütüristik olamazsın.. saç-sakal yırtık bir elbise gibidir. kör düğümler atılmış bir örtüdür kadınlar ve erkekler.. doygunluğu ezberletir inzivalar.. yetinmek sevindirir..
her ne söylemişse şaman, doğrudur..
bir yanılgıdır bu dünya, bu kentler, bu kadınlar, bu uzaklıklar bir yanılgıdır.. alegori ve ironi..
besbelli “ğill etmiş” kendini, içimizdeki iyilik meleği..
bellevue sarayındaki (berlin) henry moore kelebeğini kim görmüş, ne düşünmüş?
 ecza
 herkesin göğsünde “bir” kalp vardır
dedi.
– yeni gelmiş mektupları masaya koyup saatlerce baktı..
telefon… acı acı çaldı…
geceden açık kalan pencerede sabah oluyordu..
ezan sesleri..
kahve ve sigara kokusu..
oraya buraya dağılmış organlar..
kitaplar.. fotoğraflar..
sessizlik..
-herkesin göğsünde bir kalp vardır !!
yırtılmış gömleğinle ne gezersin yusufum!!
-söküklerimi dikecek bir terzi .. kadın?
rahim.. ve ecza.. kızım
beni evime götür .. lütfen.. beni annene..
kalbim bir asansör müdür? diyelim öyledir.. kaç kişilik?
karşıdaki kayalıklarda dün uyumuş kalmışım. bunu nasıl anlatabilirim. bir klavye ile nasıl seslenebilirim. her harf bir tuğla elimin altında. peki ya harç? peki ya bu söz evinin tavanı? söz evinin akustiği? söz evinin penceresi ,kapısı?
 
*
imdi  kapıları çarparak çıkamıyorum.. dönmem gerekebiliyor.. yıllar bir söz evinin kapısına bana bunu yazdırıyor.. ‘kapıyı çarpmadan çık.. dönmen gerekebilir!’
*
sultanım, sıcacık bir çorba gibi sesini duysam bu sabah.. içsem içsem her şeye bulaştırsam sesini.. senin sesin taşınabilir bir şeydir biliyor musun?
 utanıyorum, nasıl desem; sesin olmadan kuşanamam bu yazgıyı.. sesin, nefesin..
                                                                                                       
*
hayır!  bu zemin katta oturmanın verdiği ‘dibe vurmuşluk’ duygusu olmasa , atlayacak bir yer bulsam , bir balkonum olsa mesela, durma şarkılar söylerdim.. şarkılar söyler atlardım mutlaka sokağa; dibe vururdum .. balkonların bir bedeli olmalı değil mi ya.. oysa ben her gün zemin kat evimden atlıyorum kitaplara, yoğun atlara, aç kısraklara, soğumuş çaylara, ıssız sızılara..  
 *
evet! yıkılmış bir adamım ben. ikinci el bir kitap.. arasına notlar düşülmüş.. hafızası çizilmiş bir adamım ben.. arka kapakta şöyle yazılmış: bu adam saçlarıyla boyar yastıkları, yastıklar ayet kokar.. yastıklar sultanın saçlarını saçlarına düğümler.. her gece nurdan çocuklar kımıldar kafasının içinde.. her gece biraz daha çok çocuk.. ‘yok çocuk falan yok öyle şey..’ ağlıyorum.. çırpılan halılar gibi hafızam.. ağlıyorum ve coğrafya altüst oluyor..
*
aha bu benim işte!
bunlar , bunlar da benim kopkoyu göğsüm. çoğul bir göğüs.. göğ.. üs.. hayret! rüzgar nasıl da ip ip eğiriyor bulutları.. göğü nasıl da nakşediyor.. üstümüze şefkat giyelim, iddia ediyorum, şık duracak..
duracak kainat bir an, benimle dön diyecek.. benimle dön.. 
*
-nerde kalmıştık?
şefkat. yurdumdur. taifte bende olaydım ya resulallah; ayağından akan kan şimdi damarlarıma ruh oluyor.. yurdumdur, şefkatin, ahlakın.. avuçlarıma abanan yüzüm sürekli değişen çölde kum tepeleri gibi.. nerde kalmıştık? sokağın ortasında.. sakalımızla.. tuz eker gibi geçiyorum sokaktan; kötü bir salata.. hazımsız ukalalıklardan.. şefkatsiz sarılışlardan.. tuz eker gibi oluyorum işte.. tuz taşları oluyor boğazım.. göğsümde yanan cennet baharı.. ve çağlalar.. ‘ve kevâibe etrâben ve ke’sen dihâka. lâ yesmaune fiyhâ lağven ve lâ kizzeba’ kaldık işte sokağın ortasında; iyi ki sakalım var. bu bir yerde ‘duruyorum’ demek.  ruhum ip ip gerilmiş , kalbim bir asansör mü benim? kaç kişilik?
*
eşya bir an olmasa, esma çıldırırdı.. peki ya insan?
*
esma var, eşya da.. ama bunlar iki kanat gibi işte.. kanat kalpten epey uzaktır.. kanatlar gövdeden ağır olursa uçmak bir zulme dönüşür , uçuş güvenliği için secdeye gidin ve elleri sıkıca bağlayın, safları sık tutun, allahın rahmeti üzerimize olsun! düşüren ve yükselten allahdır! allah diler, esma eşyanın pamuğu olur. pamuk yükselir ve düşer..
*
müslüman iki namaz arasında yaşayan hz. insandır. birini kılmış, diğerini kılacaktır.. olmuş ile olmamış arasında; olmuş, olmamış olamaz’ın hakikatiyle yaşar… 
*
kelam deyince, belagat deyince; ey iman edenler; iman edin!
*
eve dönmek, ne çok şeye dönmek..
*
kımıl kımıl bir ses işte.. dur yapma, ayartma beni çocuk.. yorgunum, beni kumlara , çakıllara, akşam vaktinin darlığına çağırma..
*
bir bebeğin elleri, tûba ağacının filizleri …
*
çıktım, baktım ki sokağa; çın çın çınlıyor peygamberin sözü..
 ‘pazaryerlerini terk edin’
*
sen bakılması yasak olansın! bakamam.
kudur işte! bakmıyorum!
*
ten ve tin! tez elden akrabadır bunlar.
*
aşk yıkıcıdır. bkz. yusufun gömleği.
şefkat onarıcıdır. bkz. yusufun gömleği.
 filozofun sökükleri dikilmez !
namazlarında durduğu kıbleye kalp atışlarıyla değen biri olmak yerine
ne işim olur benim bu şiirlerle..
.eczahane
içimde patlayan sevgilim
gıdısından öptüğüm tüylü kadın
kalbimdeki ecza
beni evime götür.
şöyle 9 yıllığına bir ölsem diyorum.
orda burda kalmış oram buram
buram tütün saatlerim.
boynumdan sarkan bir damla suydunuz
beni çırılçıplak kalbinize koydunuz
böyle açlıklarda insan kendini olmadık şeyler gibi
bir kedinin uyuması gibi
ne demeli: bir kadın var, çok şey anlatır
kalbimizin içinde buz tutan denizi dudağıyla eritir gibi
allamel insane ma’lem ya’lem
dişlerimin arasından fırlıyor zikir çırpınışları. gün dediğimiz bir içimlik tütün mesafesinde öksürüklerlen geceyi öpüyor. meleklerle aramda şellaleler var. kahkahaları tenimde bir kök boyası, ruhumun ipliğini örseliyor, dua dua tırnaklarıma değin örüyor. tırnaklarım suskun bir özlemdir kanımın içinde dolaşan secdelere.kaburga kemiğim uğultulu orman geceleri gibi sarsıyor cesedimi. dağlardan yeni indim. dağlarda giydim üstümdeki göğü, göğvdemin duruşu öyle: yalın. bungun sesim öyle: taşın karıncaya söylediği. karıncanın kara bacaklarına ipince uzanıp rüya gördüm. ölü bir balık nasıl uzanırsa öyle. kaplumbağa devrilmiş zihnimde. dokun dokun diyor soluğuma. kımıltı! asmalardan sarkıyor yüzüm. musluğu kapatıyorum. sesi kısılıyor suyun. abdest aldığım su fısıldadı bana: tenindeki vızıltı;göğden inen cebraillin kanat sesleri gibi. tuttum ellerini mektubunun içinden: aklımı koydum boynumun üstündeki çukura. benim konuğum olmadı hiç. hep ben sıyırdım kabuğunu; sözler ardında kemiğimsi sesinin. burkuldum çocuk. oyunlarımız benzemiyor hiçbirşeye. her şeyle kara sabanla başladı ; serseri yüzyıllar geçti arada.. adımı bir pir’den işittim. dişlerimin arasından fırlıyor zikir kımıltıları. soyundum göbeğimi yeniden bağladım anne şefkatine. oğul oldum kadınlar: aslında neyi nerede sezdiler. bir tütünmek biliyorum, birde yazı: ekmek. tütünmek: kılcal bir şey. tırmalıyorum yaşamı. kadın zihinlerinde tembel bir yılan sürüngen ve leyla.. ben mecnun olduğumda bütün kadınlar şirin oluyor. sustuğum istasyondan mezarlıklara ve karga seslerine çıkıyorum. bir dağın içine içine, üfleye üfleye, etimi kemiğime, kemiğimi ruhuma, ruhumu meleğime sarıyorum. meleğimle sarılıp yatıyorum. saçları, ah saçlarından akıyor kevser ırmakları, ağzımın tasını daldırıyorum: göğüne: meleğimin: ah nasıl bir berekettir bu: çoğalmak: arınmak: ölü bir balık gibi uzanmak tuzlu dudaklarına sevgilinin: dudak: upuzun okyanus çölü! bu çölde sallana sallana rakstır: göğvdemin sarsıntısı: dişlerimin arasından uzayan zikir: iniyor yüreciğime: bu dudaktan sonra.. ağzımın tası taşmış: dilim kalbimi kurcalıyor: yalıyor: bir dudaktan bir dudağa çarpıyor: kalbim: ruhumun iplikleriyle dokunmuş bir göğvde: … kalbimin içinde bir melek parmaklarını emiyor: yüreciğime fürüzan: damarlarıma kan: meleğimin kalem sesleri.. “kaleme and olsun ki.. ” kara bir kömür gibi yanıyor ve ancak öyle yazıyor: kalem.. allame bil kalem. allamel insane ma’lem ya’lem= o. (c.c)… meleğim çek aramızdaki perdeyi. yırt gerekirse. bak ben öylece uzanmışım ve soyunmuşum: göğüm karanlık: göğvdemde göbeğim şefkat emiyor annemden.. gel kuşat beni. gel anne ol. kanat seslerin bir kayadan akan su sesi… derin ve yalın bir suskuyum buralarda.. bir tütünmek biliyorum bir de serilmek.. uzanmak.. usumun kıvrımlarında senin kahkahaların akıyor. yapışıyor dilime hiç sokulmadığım dilin. yüzmek: yüzmek: yüzmek istiyorum boynunda.. göğsünde inip çıkmak bir dağa bir kuyuya.. .
dişlerimin arasından fırlıyor zikir çırpınışları. gel meleğim, gel bul beni. ben öylecene: uyku kokuyorum…
uykularım:sulardan durgun..
suretim: toprak uğultusu bir inilti saçıyor
oğul uğultusu … annem : göbeğimin ezeli azığı… kalbime…
gel kadınım : gel susalım. göğe uzanıp melek olalım.
 
 
eşya mengenesinde muska ağlamaları
 
tut göğsünden sızan yankıyı
öyle yoğun çağırma saçlarımı
bünyemdeki çatırtılar
eşya mengenesinden, incir kelimesinden soluyan
kancık ve vurdumduymaz yerlerini bir bir unutacağım
bu akşamın kuyruğunu yüzüne çarpacağım
içli bir çocuk gibi eğileceksin sesimin karnına
keş çaylarını nasıl içtiğimi, ezanın niçin geciktiğini
‘uzaklar utangaçlığımdır’ diyerek hatırlayacağım
 
bol geldi yüzün aklımın çadırına
ne olacak şimdi?
 
bi şey olacağı yok çocuk!
zınk diye durup geriliyoruz allahın ipine
yalvarırım ipi kesme çocuk,
ipi kesme kuşlar konacak
elbiseler kuruyacak, giyilecek incir yaprakları
incir sütleri taşacak çizgilerinden gövdenin
ipleri çekiştirme  çocuk,
germe dilini ve ellerini ve ayaklarını
konuşu konuşuver, koşu koşuver cancağızım
ben kemiklerin olayım, etlendir beni sesinle
 
dürülmüş çocuk yüzleri eşyanın hafızasında
oyuncakların sakarlığında , kadınların uykularında
kudurmuşda ısırı ısırıvermiş çiğ yerlerimi
çocuk dokunuşlarından kokular
ve ardıç ağaçları çıkan yerlerimi
 
heyy! abi,
siz hiç ağlayan bir muska taktınız mı?
ağlayan muskaların içinden
< kün fitdünya kevneke garibûn>
çıktığını işittiniz mi?
 
kün fitdünya kevneke
garibûn garibûn garibûn
 
ağzımın mağarası
kırık bir ağaç dalından başlıyorum
tıkanık damarlarıyla öpüşmeye yaprakların
bir çay kaşığını daldırıyorum gök/yüzüne
nikotin kokusu sinmiş okuduğum fanzinlere
örümcek ağları atılmış posta kutuma
şöylelemesine dalgın ve buruk eylül sokaklarında
ben seni yürümüşüm yüzümün kıvrımlarında
ağır ikindi çaylarında yansımamı kırıyorum
kaşığın çukur aynasında bir ağaç dalı gibi
çatalımdan kırılıyorum.süzgeçten geçiyor
tül perdeler ardınca silüetin
bir hurma çekirdeğine değişirdim ben bu dünyayı
ağaçsız çiçeksiz bir dağ başı kadar koparılmasaydım
eteklerinden. tül perdelerden uzak durmasaydım. 
sular kaynıyor şimdi ayaklarının bastığı yerden
ben hep seni demliyorum gal-ü bela deminden
dumanaltı olmuş suskun derkenarlığımla
tütün üstüne tütün yakıyorum
aşk üstüne aşk-bulut üstüne bulut
el üstüne el-dudak üstüne dudak
bu çay ne zamandır şaraba benzer oldu hancı
-sen üflemez oldun artık mumlara be çakıroğlum
dedim ya bey amca;
“mayamızda ekşimtrak bir iğde giliğinin sevgisi var”
imdi, gözlerin bir hurma giliğine değişilmez, görüyorum
toplayıp gidiyorum sözlerimi ellerimi
pipomu tütünümü daktilomu ve bir kaç antik eşyayı
ağzımın mağarasına. “bir su damlasına”
 bir çığlığı dokuyorum saçlarınla
çekiştiriyorum
kıl diplerine kadar yalnızlığı
gal-ü bela dedim hatırlıyorum. yarım bir rüya gibi
e(ss)elamün aleyküm/ elest-ü bi aşk
bir damla su/ alemlerin sultanına.
ağzımın mağarasından sesler;
” menzili çoktan geçtim ün saldı kayboluşum
kendi kuytumda çalkıyor şerbetini ağzım”*
* cahit zarifoğlu.
dişi org
gittiğin yerlerden gelinmiyor, öyle mi
bak ben ellerimi şuraya soyuyorum
bak bak, şuraya da bir bisiklet
 
her şey bir  şeye dönüyor, öyle mi
orası iyi mi. kırmızı bir bisiklet mi
 
ben ki kimliğimi usturamın yanına koyuyorum
her gün sicilimi bir ‘yabancı’ya yontuyorum
 
burası da iyi.
üstelik şizofren de değilim artık.
 
hayırdır, kim bu?
kapıyı dişi bir org gibi çalan, tık tık.
lâ şarab
her şey sen güzelsin diye olmuyor, anla işte
hani elleri vardı ya çocukların, yetmiyor
 kısalıyor lifleri tebessümün
bir dua oluyor dudakların, kuş işte
 
besmele çekiyor içine bir kız çocuğu
sığınması gibi zikrin zakire
bir kelimenin göğü oluyor işte çocuk
soruyor; kuşlanmak ile kuşkulanmak arası
annem her gece kapıları niye kilitliyor?
oysa benim beklediğim bir şey yok geceden
 
ceviz ağaçları altında uyuyan bir zamansın sen
yüzün allaha karşı demlenmiş ve acımış
zikirler düşüyor cevizlerin içinden
senin beklediğin  mektup bir cam olmuş kırılmış
zemin katlarda yıkanmış çamaşırlar nerde kurutulur
 
çıkıp oturduğum bir çayevi , görünmüyorsun kaç zamandır
sabahları da boş duruyor safta yerin
neyi okuduğunu bilmiyorum , ağlıyorum demli bir sesle
ve iyi ki çocuklar sabah okula gidiyorlar ve iyi ki kitapçılar var
korkunç güzelsin yarın, manşetlik ellerim var benim ve biliyorum
ceviz ağaçları büyürken uzun ve zor kışlar geçer
camideki cemaat üç kişiden neşet
cami, metruk yeryüzü kafası..
 
çekingenim ve bu yüzden allahlaşıyorum
bırakacağım bir mirasım yok
bir evim olsun ister insan
başkasının  bacaklarına bakma ki yürütülesin
bacakları vardır insanın ve ispat kaçınılmaz..
 
intihar gündelik işçimdir,
şehrin ortasında kırdığın potlar için ağlama
kabrin içine düşen spotların olacak mı senin,
kırdığın putların var mı, kalbinin içine düşünen
dilimde ışıldayan  lâ lâ lâ
eşyadan esmaya   ilahe ilahe ilahe
allah azze ve celle
 
olmuş olmamış olmuyor
önce yapıp sonra açıklama
dudakların fesleğen kokuyor,
hangi şefkatle ısırdı tanrı dudağından
saatlerce kitap okumuş bir sesle söylüyorum
küçük bir delikten gördüğün şeydir allah
görünen hem deliğin arkasında hem burada
la ilahe illallah
 
kim demişse muhammed miraca çıkmıştır
eksik bir ifade
gökyüzü muhammedin kalbine indirilmiştir
düşünmek nasıl ki düşen bir şeydir
elma düşer, insan düşer
dünyadan başka yere düşen adamlar gördüm
kıyamdan secdeye bir kuş kanadının
açılıp gövdeye yapışması gibi yapıştılar
vescud vektarib
öğüdlerinizi göğsümde azık gibi saklıyorum
efendim, göğün ve kitabın indirildiği kalbinize
ıslanmış pamuklar gibi düşüyorum garib
allah zannım üzere
allah zannım üzere
 
efendim, müridiniz mustafâ
lahza üzere
pişirilmiş çamur kokuyor ruhum
ser-hoşem
lâ şarabından içmişem
ben cennetimi pişirilmiş çamurdan yaparım
allah zannım üzere
kim demişse muhammed yedi kat göğe çıkmıştır
eksik ifade
gökyüzü ve suretler efendimin kalbine indirilmiştir
kalp.. pişirilmiş bir çamurdan ferah odalar örülmüştür
allahın ipi şah damarımdır
all allah şah
maşaallah
 
 
tüttürük!
tüylenir miydi kelimeler etlerine değince?
ağzın gelenek yandaşı , burnun modern kokular arıyor!
huylanır mıydı acep dört rekatlık namazı iki kılandan ,
aha şu senin göçebe belleğin, işte ahlakçı nedimelerim
tövbe et: taha seslendir,
kımıldat derinin altındaki iman tahtalarını,
çat! bir namazı bir buseye ,
bir kadının etlerinden medet umma
çat! taha de, destur iste
bir kibrit kutusu örneğin, ortalama 40 çöp ,
inanma say! şüp-helen, huylan uyluk yerlerinden
kitapların kırılgan sayfalarıyla ıslık çal hoyratlığa yelten
demem o ki: kardeşlerim, çay içelim ve karıştıralım şekerleri
şeker, çaya şirk koşmaktır mı demiştir massey ferguson,
belki dememiştir. hem her şeyi bilmek iyi değildir. neden?
tızsss. lip lipp click shıssst logg gıyk gııııyyyyyyyygk fhuvvvv ohfff off hmmm yaaa aa, a aaa pehhh peh piyyyyuvhfff zınk!
modernlik mi? yukarıdaki ses ipliklerinden kör düğümlerdir o!
ya gelenek? gelenek: elinin körü- yüzünün kiridir.
yıka yıka-çöz çöz bunların hepsi töz!
böyle karman- çorman şeyler söyleme,
seni deli sanırlar, adam gibi ol, aklından zorun mu var*
okula git gel- herkesin bindiği toplu taşıma araçlarına bin
normal bir insan ol, su iç mesela, banyo yap,
ablalarına telefon et, yeni aldığın kitaplardan değil de etten püften bahset, haber izle, vay anasına naralarıyla katıl kalabalığa
hep aynı şeyler giy, insanların seninle ilgili düşünmelerine malzeme olma, neyse. ben sonra yine uğrarın sana. sen şimdi kalk bir çay koy, belli mi olur,
demleniverirsin dergahında
ehl-i çayın ve tütünün.
  
öpülen çocuk yüzleri
yok değildir burada bir adam göğsünü metalden arındırmış
böylece gömleğin yırtılma bahsine geçilebilir değil
kuyuya atıldığımdan beridir benimle gömleğin kokusu
babam gözleriyle sarılınca bana
ağacını bulmuş dal oluverdi kollarım
açtım gömleğimi himmetinle erildim
bir ormanı kucakladım.
 
sakınılmış değil bu benden
‘tut beni’ ‘tut beni’ deyiverdim
 
tutuldum ve sürüdüm gözlerimi
düşüverdi sağıltıcı bir bohça
 
ilmik ilmik dudak bastım göğüne
aklım koyuldu boynumun üstündeki çukurda
 
uykusu çamurla bölünen çocuklarda
yüreciklerine kuşlar üfürülür
bir öğle sonu bildimliğidir ki anneleri babalarını öpünce
çamurlan bölünen uykulardan kuş yuvaları örülür
yok değildir her kuşda bir üfürüş
her üfürüş bir diriliş
 gel bizim uykularımıza çamur serp ya ibrahim!
bize de göster sana gösterileni
kuşları parçaladık koyduk evimize, kampüslere, kamusal alanlara
söyle şimdi  nasıl çağıralım onları!
bir ses ver ya ibrahim
bu kuşların günahıyla kaldık şehirlerde, evet ama ’larda
kuşlar bize bakıyor biz kuşlara
söyle ya ibrahim, ne diye çağıralım biz bu kuşları?
(ve ibrahim tebessüm ederek konuşur;)
-şüpheden uzak durun!
evsizlik zihinler kıblesiz
‘saklı kim biz  sırlı kim biz kimdir sığıntı biziz’*
 
ve sen konuşunca haya ederek nidâ
kuşlar dağılıyor aramızda bir ormana
dişlerinin arasından
öpülen çocuk yüzlerinden..**
  
evsiz  zihinler kıblesizlik
çocuklarımız nerede , niyedir bu sessizlik
metal sesleri gecelerde gündüzlerde
kadınlarda erkeklerde
tın. tınn. tınnn.
 
yaklaşın!
herkesin kuşu boynuna asılsın***
____________________________ 
*     i.ö **   s.k ***  isra’13
 feci felsefeci
 
s i z !
yağmurun şehre saldığı korkularda kekeme
misiniz
 
yeni aldığım kitapları okuyamama
korkusu düştü kafama
sizi olmayan kan üşüştü
 
sizi olmayan kayıp
dikişsiz libas, kekeme kalp
koynumda çocuklar için gözetleme deliği
açık bir yaradan yapılma
 
kimdir s i z ?  
 
inanmıyorum laboratuarlara
bu yüzden bakılmıyor çarşılarda yüzüme
bileklerim ve alnım islamcı , zarif , kışkırtıcı bu yüzden
bilendikçe kafa tasım taha keskinleşir daha
 
ha! dedikçe siz
göründüm gözünüze
tahrik, alanlarda, erzurumlarda
feci felsefeci
aha! işte dedirteceğim size
tabutla gidişin tabusu bakî
 
aç kaldıkça açıldı
çık-rık  çık-rık  çık-rık
koynum ve yarası
ritmik salınım , delişmen kıyam
ve yuppy çocuklar
ölürken çeçen gözlerim nasıldı
 
dibi bulunduğunda ayakların ve hayatın
gidilecek yer kalmamıştır
insanın dibidir ayakları
şiir değil neden nasır 
 
 
onun haberi yok
‘avâzeyi bu aleme davud gibi sal
baki kalan şu kubbede bir hoş sâda imiş’ (baki)
 
bileklerini pergelcesine koymuş da dönüyor gövdesi
sen bizi hor gördün, har eyledin
bulut ve ağaç kelimeleri gibi yok şimdisi
biz seni ham gördük, hoş eyledik
aç/c/ıkmış da öyle girmiş içine bir deli
mut gibiymiş yer- gök direksiz
otobüs mü bekliyormuş, sigara mı içiyormuş
herkes bir şey söylüyor lakin
otobüs hiç gelmemiş, sigarası da yokmuş zaten
bileklerini pergel gibi açmış da öpmüş
önce ağaçları sonra bulutları
kırk gün kıl yağmış havadan
kırk bütün gün su içmemiş, ne içmiş?
toprak yemiş, demir bükmüş, kalem düzmüş
büzmüş de dudaklarını rabbine naz etmiş
güya beni şikayet etmiş
saçları dökülesiceymişim, deli otlar gibi olasıcaymışım
besbelli ‘ben kandan elbiseler giymişim
bundan onun haberi yokmuş’
varsın olmasın!
 
 yokuş
yaymış yaradan insanı yeryüzüne
ya! rahman
yay yarayı insan yüzüne
ya! rahim
mış’dan in yerine
ya! hayy
yeryüzüne insanı yaradan yaymış
ya! Kayyum
 erzurumî notlar
28 Eylül 2006 Perşembe, Erzurum Şeytanın Hilesi
‘Kim Müslüman kardeşini yaptığı bir işten dolayı kınarsa , o iş başına gelmeden ölmez.” Buyurmuşlar Efendimiz (s.a.s). İrfan’la konuştuk biraz.. ‘Müslümanlık çok ince’ dedik.. Ama şu ilahi hükmü de hatırladık: Şeytanın hilesi zayıftır.. İbn Teymiyye’nin bir örneğinden yola çıkarak bir takım meselelere değindik. Örnek şu ; “üzerlerine ağ atılıp hapsedilen bir grup kuş vardır. ( toplum). Belli aralıklarla yem atılmakta ve kuşlar günden güne semirmektedirler. İçlerinden bir tanesi her şeye rağmen ( yemin dayanılmaz cazibesine rağmen) atılan yemleri yemez ve bir köşede günden güne zayıflar. Diğer semirip, etlenen kuşlar bu kuşu hor ve hakir görmekte, yemleri yememesini anlayamamaktadırlar. Yemleri yiyen ve semiren kuşlar başkalarına yem olmak üzere ağdan çıkarılmakta ve kesilmektedirler. Günden güne zayıflayan kuş ise öyle bir an gelir ki ; artık ağın delikleri arasından geçebilecek kadar zayıflamıştır. Ve o kuş bütün diğer kuşların şaşkın bakışları eşliğinde ağın deliklerine doğru yürür ve delikten bir yılan gibi süzülüp çıkar.. Arkadalaşlarına dönüp bakar ve sessizce ama büyük bir neşe ve gururla kuş olmanın uçmak olduğunu onlara hatırlatmak istercesine kanat çırparak özgürlüğüne kavuşur.. artık özü gür bir kuştur o.. “Bu gün toplum, iş hayatı, aile hayatı, okul, tüketim kültürü, popüler tavırlar, modern dünyanın icatları(bilgisayar, tv, cep telefonu, futbol, vb..) üzerimizdeki ağdır. Ve bizi sürekli yemleyen büyük bir aldatmacadır bu dünya düzeni.. uyanık olmaz da yemleri yersek , semirerek güzelleşip birilerinin sofralarına meta olacağız.. güzelleşmek, hep bir göze göredir. Hangi göze göre? Müteyakkız, derin, erdemli ve çalışkan olmazsak bizi bekleyen akıbet ortadadır. Üzerimizdeki ölü toprağını ( avcının ağını) silkinecek vasıtalara acilinden ihtiyacımızın olduğuna inanacağız. Hangi gözle görüyoruz gördüğümüzü? Hangi sevgiyle seviyor, hangi nefretle kızıyoruz? Emniyet telkin edici bir insan olmak diğer pek çok hasletin membaıdır.
13 Mart 2007 Salı , Erzurum Dostluk
Dostluklar bir dağın yamacındaki kaya gibi; engin, açık, izzetli.. güzel dostlar için hakk tealâ’ya hamd olsun. Dostlar ayna. Onlarda kendimizi görüyoruz, eksiklerimizi düzeltiyor, onların güzellikleriyle zinetleniyor, güzelleşiyoruz. Sözün tesiri, büyüsü, şifası dostun dilinden akar üzerimize. Allah’a dost olmak sevdiklerine dostluk iledir. Güzel ahlak güzel dostlarla yaşanır. “İslâm güzel ahlaktır” buyurmuş efendimiz (s.a.s).. şöyle anlayabiliriz umarım ; İslâm, güzel dostluktur.
18 Haziran 2007 , Ezurum Yanmak
Pek çok şeyin sonuna gelivermek..?
İnsan ne ile İNSan?
Nasıl yanmalı, pişmeli de bu çiğlikten kurtulmalı?
Bir daha bozulmamak üzere pişmeli.
Cismini yakıp ruhu bir şelale gibi coşturmak..
*
Uzaklardayım.. uykumda bile telaşlıyım.. nereye böyle?
Sıkılıyorum.. muhasebe.. Yok böyle olmayacak, gün olur gövdem sessiz bir yaprak olur, kımıltısız.. Ya ruhum? Evet, ruhum!
Rimbaud gibi düş-mesem de yollara, Wittgenstein’a uyup üzerine konuşulamayan şey hususunda susacağım..

 

uzun bir aradan sonra yaklaşık sekiz yıldır yazdığım ve bazı derilerde yayınlanmış yazı şiir ve denemelerimi bir kitapçık şeklinde toplamaya ve blogda yayınlamaya karar verdim. işte kararım :


K İ  T  A  B – I     I  J  Λ  Z

ijaz.jpg

 

Toroslarda, Mavikent’te, Finike’de, Ankara’da, Antalya’da,

Erzurum’da, İstanbul’da geçen günlerim için;

kur’an-ı kerim ve çay için; kalb, göz ve kulak için;

çocuklar ve gülmeler için

güneş ve su için

mandalina ve portakal için

yaz günleri ve deniz için

hüzünlü bir sevinçle ağladığım tüm sabahlar için

tanrıya bir teşekkür denemesi.


“ h ü v e ’ l – b a k î ”

%100 SIBGATULLAH : %100 ŞİİR

– Lam&Elif ‘in kollarında boynu bükük ruhlar –


Yokun gölgesinde nefes alıp veren ağzım, burnum

Bu ne dalgınlık böyle

Ciğerlerimde. Ruh solukta yağan yağmur

Kesik kesik yüzümün denizine yağan yağmur

Bu ne efsun böyle!


Bu git-gellerin ortasında şişman zihninle,

Duygularınla doğuracaksın

Yaşamak denilen babaya , sarışın bir çocuk

Anlamsız sırıtarak kaldırımlarda, mesai saatlerinde

Kendini satmanın anlaşılırlığını asacaksın boynuna

Sence başka türlüsü mümkün değil

Gelenek kamburu böğründe ,

Bir kukla gibisin ağzında sahte sesler

Her şeyi anlamış gibi bakıyorsun yüzüme

Yok sende o maya

40’ından sonra mı ineceksin Yusuf’un kuyusuna

Seni pazarda köle diye satarlar mı bir düşünsene

Laboratuarlarda yok arama

Kıyasa gelmez hakk

Fırına atılıp yanıp pişmeye razıyım

Çiğliğimden çok tadım kaçtı

Yürüyüşün sesin bir müzik

Orkide dinginliği ses tellerinde

Tellerinde benim ruh çamaşırlarımı kurut

Otomobil kazasına benzer uykuya dalışım

Üşüşür kalabalık başıma

Vicdan bir polis değil olsa olsa anarşist bilinçaltı

Kopya ruhlarla geçen Bodrum günleri

Işığın içindeki halatı kemiren dişlerim

Faniliğin idrakinden sultan yaptım kendime

Gün boyu kalbim sıbgatullah aşısıyla sarhoş

Pazar, Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe

Bir de Cuma ve Cumartesileri

Ben kendim ikimiz altçizgi varlık sahnesi

Yüzümün Afrikası ayaklarımın şadırvanı

Benlik dağımın yangını

Kopçası mahremiyetimin

Dalgınlığım Finikeler dergiler şiirler tütünler

Kevaibe etraben

Dalgınlığım satrançta rötar yapan rock

Satrançta ayağı kırılan at

Geciken öpücük

Köpürmeyen kahve

Bir de Pazar günleri

Kanımın ortasına sesinden düşen çocuk dişleri



Çocuk öpücüğü gibi kısa konuşalım

Gençliğimin feminist sabahlarına selam

Dalgınlığımın geniş dervişliğine merhaba

Abdestle konuşan gözlerime spiritüel övgü

Sokak çocukları ve haftanın diğer günleri

Cebrail, 700 kanatlı kitap


 

Elest bezminin fotoğrafında

Lamelif gibi düğüm atıyorum

Existansiyalist-epistemic aklımın ayaklarına

Ödünç alınan su bardağı gibisin

Üstünde damlalar şiirlerimin öpücüğünden

Çadır kurarak saçlarınla kendi yalnızlığına

Uykulu aç rüya görmüş bir sesle merhaba de bana

-merhaba yabancı

-merhaba bunaltıcı yaz günleri

-merhaba denize inmeler, göğsünde portakal kokusu

Tut şimdi ölümümü sayıkla , olacak şey mi

‘senden bana yar olmaz , olsa vefakar olmaz’

Havada rengarenk ruhlar

Omuzlarını silk , dünyanın tozundan toprağından sıyrıl

Varsın insanlar yanlış anlasın

Değil mi ki ‘kınayanın kınamasından korkmaz onlar’

Avuçlarımda tılsımlı harfler

Kaf Ha Ya Ayn Sad

İbn-ül vakt!

Heraklitin ‘kendimi keşfettim’ fragmanı

Hayy ile göğsüme akan beynim

Carpe diem!

Vicdanların zindanlardan firarı

“That government is best

Which governs least”

Gelen-ek, gelmeyen ek

Aşık isen bir koşu bakıver

Power of now!

%100 art niyet

%100 mustafa

%100 şiir

%100 kesilen kurbanın kanı göğe ulaşmaz

%100 melâmilik

%100 içimde bir Süleyman bir Yusuf var

Biri karıncalar derdinde biri köle pazarında

Bir de İsa, terzisi yırtılan mahremiyet gömleğimin

%100 bu benim yüzüm değim

Ruhumun değneklerinin gölgesi düşmüş yüzüme


İyi bir şiir adamı

Pazar, Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe

Bir de Cuma ve Cumartesi günleri

İnna lillahi ve inna ..

Havariler gibi halka kurar boynuna kement atar

İnci arayan elbet baş aşağı denizlere dalar

Ayak baş olur, baş ayak

%100 melâmet hırkası


İyi bir şiir

%100 sıbgatullah

“de ki: Biz Allahın boyasıyla boyandık”

 

 

 

 

 

 

PLASTİK TANRILAR ÇIKMAZINDA MELÂMİLİK

Ben dilimle döndürdüm orda yaşamı

Dilim dönmüyordu rab kelimesinin arkasındaydı

Dönmüyordu dünyaya

Hayret gayrete getirir dediler

Ben annemi ne zaman öpsem bir bulut ağdı kalbime

Orda karanlık yerlerime sular

Karanlık durgunluklarıma kocaman neşe

Ben ne zaman öpsem annemi

Virgülle bırakır giderim dalgınlık cümlelerini

Work&Travellerde bir taş gibi düştüm kendi kafama


Major filolojik vecde geldi dilim

Bakmadan yüzüne sınıfların,

Bilmem hangi üniversite hangi ders

Ya da kim kimin üstünde adını belletiyor sıkılmanın

Boğulmanın, ötekileşmede yerli malı sendromu

Bak sayın profosör , eşeklere saman vermeye gelmişsin sınıfa

Yutturamazsın bana artisliğini

Naiflikle yaşıyorum her denklemi

Eşek değilim ben, saman getirme heybende

Gözünü kaldır da bak, gözüm yok anlattıklarında

Yola çıkmam için bir neden yok senin duruşunda

Sen benim arka sırada yan durup ilgisizliğime aldanma

Fiziğin bir filolojik mesele olduğunu kaç kişi anlamış şurada

Geçtim koridorları, boynumda lisans günleri kibri var

Size benzemekten korkuyorum bayım

Korkuyorum dilim sürçer de konuşurum diye

Kalırım üstümde captain black yalnızlığı

Yürürüm nerde benim adıyla adımı üst üste yazdığım

Üst üste susarak seni konuştuğum deliliğim

Kocaman sevgili, kocaman mutlu, kocaman haylaz demlerim


İrkiltiyle sordum kendime, ne olmuştu

Ne oluyordu

Savunma dedim kendini

Cahiller arasında kaldık

İşimiz neydi, burası neresi

Sordum kendime, sen kimsin ha?

Nerden buldun bunca öyküyü

Bilmem nerde doğmuşsun, neler okumuşsun

Nerde ne yapmışsın

Ne ilgisi var canım bunların senle?

Ben kimdir? Tekrar başa alıp soruyorum

Bir kez daha başındayım hayat ırmağının

Kendime bir şerh yazmayacağım

Bir çıkma olarak hatırlanacak değilim tarihe

Melâmilik burcundayım

Savunmam yok mahkeme-i kübrada

Hikayem yok, hepsini verdim dilenci yüzyıla

İşte şimdi baş başayız seninle, kendimle

Kocaman sarıl bana

Ha de, çıkalım şu dağa

Çıkmadan inemeyiz içimizdeki yokuşu

Tut göğsünü, tut kuşları

Nefesinle vur yüzüme

Sormadan söyle bana kimlerdensin

Kevser gibi müjde ol yolumun sonuna

İyi bir şiir gibi ağzınla değil gövdenle söyle beni

Present tanrılar edinip hepsini koyver gitsin

Kevser kalsın geride , o çılgın dünyayı unutturmak için

Eskiden öfkeli fikirlerle tekme atardım dünyanın karnına

Balıkları eve getirirken denizden özür dilerdim

Uçurtmam yırtıldığında bekledim rüzgar cevap versin

25’imde anladım

Rüzgar nedeni yok yaptığına,

Renklerle tanışıklığı yok rüzgarın

Renksizlik makamına daha nice var

Uçurtmamı yırt, himmet et efendim

Şu benim Melâmiliğimden felsefe yapmak anlaşılmasın

Eğitim eğmekten gelir

Ben eğile eğile başa döndüm, dikleştim

Buldum rabbin katında neyin nazı geçer : Melâmilik

Durdum, öyle anladım yorgun bir çağdayım

Varlık sahnesinde bir nehrin dalgın bulanık akışı gibi

Bir çağdayım, yüzümüz yok , yüzümüze bakılmıyor

Oysa ben onca zaman yüzümü yonttum secdelerde

Ağaçların altında yüzümü bıraktım göğün şölen vaktine

Her yaşım geçerken yüzümü tuttum anneme,

Hatırlıyor musun? Nerdeyim ben?

Gidişat iyi değil, iyi olmayacağını bile bile burdayız

Bile bile kalkıp çay demliyorum, acıyacak

Bilmeden senin kimlerden olduğunu

Sadece yüzüne bakarak,

Başımı koydum ruhunun aydınlık yastıklarına

Rüyalar gördüm sende

Kokusu boynuma sinen rüyalar

Tuttum boynumu dünyaya ‘öteki’ olarak uzattım

Bu ben dediğimde kim?

Hikaye yok, öyle anlaşmıştık

Melâmilik dediğin de

Hakkımda bildiğin her şeyi unut

Tekrar özür dile denizden

Kevsere dön yüzünü

Ebterle uğraşacak vakit yok

Dipdiri dur şimdi



Dipdiri kocaman sevgili ol kendine

Melâmiliğini satma orda burada

Budur nazın geçecekse sevgiliye

Dalgın pickler yaptım bir ömür

Aha şimdi terk ediyorum

‘Yapmak’ yok artık

Yıkmak, yıkmak zamanıdır

Plastik tanrılarla dolu kalbini

Ebterden bıkmadın mı?

Yetmedi mi bu bıkkınlık

Terk ederek bulacaksın içindeki hayvanı

Tanıyacaksın onu

Tutup kurban edeceksin

Kanı yere akacak, senin kanın göğe

Ne zaman annemi öpsem bir kuş hafifliği ellerimde

Ellerimden tut sıvazla sırtını çocukların

Mutlu yaşa, yont kanındaki hayvanı

Çocuklarla denize in, şarkılar söyle

Karpuz kes, uzan kumlara

Ellerini koy karnına dünyanın sessizce


Denizlerden özür dilemeyi bıraktım

Çatlayarak kendi içimden

Yakarak kuru yerlerimi yaşla birlikte

Yalan söylememeyi denizden öğrendim

Tuzlu bir hayat olsun benimkisi bayım

Çek ordan kendine bir sandalye

Ne oluyor bu yüzüne hele bir anlat


Yüz ki tanrı konuşacak onunla

Onar da çık karşısına


Melâmilikte bulduk biz bu ikramı

İyi bir şiir, iyi bir peygamber gibidir

Onunla hicret edilir


İyi bir şiir, iyi bir hicret gibidir.

Yüzündeki denizde

İçindeki balıklar yüzer.


Sen denizi seversin

Kısa cümleleri

Bazen beni

Çoğu zaman içinde konuşan o yabancıyı


Cahillerden yüz çevirmeyi öğrenmenin zamanı geldi

Kendimin kıyısına oturup da ağlamanın zamanı geldi

Aczin idrakinden çılgınca vecde geldiğim günler geri geldi

FITIK


boşluk var

sana değdiğince dünya

yorgunsun çocukları öpmekten


toprağın köşesi yoktur öylemi

ah! ne gam

nereye varıp sakınmalı

dünya değdikçe karnıma ürperiyorsam


cömertlik bir tâç imiş imanda

gördüm sende öyle manzaralar

bir ekmeği durmadan ikiye bölüyordun

uykunu dayadın duvara bir merdiven gibi

çıkıp baktın hülyalara, içerilerine

en çok da çocukların radyoya şaşırmasına benziyordun

durup dururken söyleyiverdin nasılsa

yaşamak bir tövbedir duraksız

bir seccadenin ucunda kan toplamış ayak bileklerin

sen eğildikçe dünya uzaklaşıyor

kırdıkça göğsünü içerilere

unutulmuş yerlerini diriltiyorsun

bir ayıkmadır akıyor gövdene

bir ip gibi gerildin

ağzından çıkana kulağın yabancı

tir tir titriyorsun, katlandıkça etin etine

bir manadır sarkıyor boynundan

ellerin korkunç karışık

öptükçe çoğalıyorsun

öptükçe karışık


kar gibisin

yağdıkça kendine yaklaşıyorsun

bir çocuk kahkahası salıyor kasıkların


OUT OF HAND *


hamuşluk üzerine postmodern çözümleme

bir ben vardır bende / benden dışarı ~ haşarı


yalın, çok yalın

teşbih sanatlarından bakmadım bıktım.

edebi sanatların canı cehenneme

olduğu gibi derken de ‘gibi’ işin içinde

bir ırmak nasıl akarsa öyle derken de, ‘öyle’


yok mu ötesi-berisi gördüğüm şey-derin

dünyada olup-biteni anlatacak

kelime dünyadan olsa da

ûslub ahiretten olmalı

bunu iyice anladım. kur’an-ı kerîm ne ki?


“ruhun düzensizliği kutsal bir şeydir!”

derken arthur rimbaud

dünyada düzen tutmaya kalkma

yorulursun ha!


yalınlık.. rüzgar..her gün bize uğrayan

evde yok muyuz?

sıfır noktasında sözlük anlam:

yakınlık=uzaklık ; tevhid : hit


aklın kılıcıyla kesilip-biçilen ‘şey’ler..

kalbin terziliğinde

‘ya eyyühel müddesir’e denk düşer


ey örtüsüne bürünen!

kalk! korkut. ekber!

elbiseni temizle!

başa kakma, tartışma!

ey örtüsüne bürünen!

bir rüzgarla çık dışarı


bir şey ne ise o değil, ne değilse odur,

paradoksların dilini tokatlayıp

kendime bir tavır beğeniyorum

rabbimin katından

bir uslûb, bir biçem. bir hulle-i adem

biraz incir ; yaprak ve süt

biçtikçe yeşeren

yeşillik, yaşıllıktır.

yaşamın özündeki ‘ıslaklık’..

su; yaprak+süt ; incir




a dialog from fight-club :

kadınlar tarafından büyütülmüş bir nesil olarak,

başka bir kadının

aradığımız şey olduğunu

hiç zannetmiyorum.


aslında aradığım şeyin dünyalı,

buralı olduğunu zannetmiyorum

kadın dünyalıdır.dünyalıktır

yükünü hafif tut ey göğsüm

hafiflik

semavi rüzgarlar getirir koyar böğrüne

kuran oku ve bak yüzüme

mühim olan ne ki aramızda?

aramız ne ki?



ey rüzgar!

sen olmasan kokardı her şey

her şeye başka bir şeyin kokusu sinerdi

çürürdük dünyada be,

çürürdük bütün bir insanlık.

sen varsın ya dostum,

her şey kendi kokusuyla var

çocuk, kadın, ardıç ağacı ve başka şeyler

uyumak mesela, seninle.



sen gel ey rüzgar

serinlik, hoş nefes

yoğun neşe getir biz fakirlere

biz kardeşlerine

deli savur dünyayı üstümüzden

çılgınca şarkılar söyle bize

göklerden haber ver

unutulduk mu buralar da ha

bizi almaya gelecekler mi?


bir iş bitirince , kalk başka bir işe koyul

rabbinin sana olan nimetlerini an da an

muhakkak

verilen her nimetten sorgu

muhakkak!


şaqqq diye açılacak defter,

‘ikra kitabek’ denilecek

tebessümle çevir sayfaları

rahmani rüzgarlar eser

vav’dan he’den lam&elif ye’den

elhamdülillah! de gir

kardeşlerinin yanına

-hayat, ahiret hayatıdır!

gönlüm sen oyna

kendi dağlarında, ovalarında

gölgelen güzel nefesli ağaçlarının altında

ey gönlüm, kalma sıcağına dünyanın

kalma buralarda. kalma emi.


bir rüzgar çıksa da sevişsem

bir rüzgarla çıksa tanrı dolansa etrafımı

sobelesem içimdeki nefesini

hafif aralansa dudak

korkarım dil yine bir dağı

kaldırıp atacak havayla

korkarım kibirden

allahtan ve kendimden


ben o çocukların sesiyle şenim

o çocuklar olmasa inan bu şehirden giderdim

rüzgar çıkardı göbeğimin kıvrımından

kulağımın kıvrımına akardı

ben anladım ki rüzgar çıksa da bir çay içsek

rüzgar çıksa bir kitap sayfası çevirsem

yok böyle olmayacak tanrım

bir rüzgar çıksa sana geleceğim

huzurda seni isminle çağırmak olmaz

susulur

rüzgar bir ağaca sokulur gibi susulur

çağırmak uzaklıktır

allah demeyi bırakınca erdiğimi anlayın

‘cûylar kim deryaya vardılar, hamuş oldular..’


güzel söz söyle

ona güzel sözler ulaşır

şiir ne ki?


susmak su’dan gelir

su’ya gider

ateş-su-hava-toprak

rüzgar tüm bunların arasında bir arkhedir

ki onları kendi suretlerine bo-yar


benim suretimde bir rüzgar gezinir

bilenler bilir

önüne çıkanı kendi suretinde gösterir


bende vardır bir ben benden dışarı

rüzgar hadi onu al de gel

out of hand to exit from arche

of, to, from, at, in, on

rüzgar bunun neresinde?


ah güzelim,

ben sana dedim sahilde çıplak ayak yürüme

kumlar fena öper

öpmeyi onlardan öğrendim

fena öperim,

bir de rüzgar çıkarsa

artık bilemem.

bir ben vardır out of hand

post-exit from arche

artık bilemem.


bak şunu bilirim

mühim olan dış güzellik!

out of hand!

postexitoo@hotmail.com** from arche

no mail no word

no woman no cry

mühim olan dış güzellik!

islamcı ne satar?

boş versene aslanım

mühim olan dış güzellik

artık bildim. erdim o erginliğe.

out of hand!

yes world no word


göze, söze, öze selam!



_________________________________

* haşarı, ele avuca sığmayan.

**Türk şiirindeki ilk elektronik posta adresidir. imge mahiyetinde kullanılmıştır.




BOŞLUK


“ bir testi yaparsın çamurdan

içindeki boşluktur onu yararlı kılan ” lao tzu



uykuda gibi sessizlikle

ses soluğunu yıkamış asmış içime

her şey senin gibi sessiz olsa

*

kuşlarla ağaçların arasındaki yalınlık

seninle aramızda olsa

beklentisiz gelsem sana

*

boş, bomboş dolsam seninle

*

seninle senin aranda olan kalsın

her şey hiç şeyle

ses sessizlikle

sende olan görünsün boşlukla

içini boşalt ki yüreğin genişlesin

o an gör bak dinle

rüzgar nasıl dolanır

toprağa ağaca suya

*

bir türbe ziyaretinde sabah vakti

durup kapıda sessizce

davet edilmeden gitmenin hüznü

bir su yokuşa nasıl akarsa öyle

*

dinlemek isterdim bir kaya gibi sahibimi

dinlerken çatlayarak fışkırmak isterdim

paramparça olurken gövdem

her zerremde onun titreşimleri

salınmak bir su gibi

bendeki senden sendeki bene

sessizce…


BOŞLUKTA KARINCALANMALAR


“baktım bir karınca sudan geçemiyordu / tuttum suyu kenara çektim.” i.berk


nefesini boya dinginlikle

wu-wei

ne reddet, ne de cehd

ağacın dalındaki kar gibi

silkele gitsin

içindeki kelime tozlarını

*

kalbindeki boşlukla bak

boşluk, bakışının şeklini alır

bırak tuttuklarını, basitçe bırak

*

ıslık çal, ormana bak ormana

bak bir karıncaya

suyu nasıl geçer

bir çocuk akşamı nasıl ederse öyle

*

çay iç

içindeki çaydan geç

yu yüreğini bakışlarımla

*


ya bakışını düzelt

ya boşlukta karar kıl


keçiler kendilerine gider


serin olurdu sabahlar

suyu çarparak yüzüme

bir göle uyanırdım dingin

*

bir patikayı seçerdim

asfaltın yanında

dua eder gibi yalnızlaşırdım

*

kuyudan su çekerdim

akşam vakti darlığında

boşalttım kovaya telaşla yüzümü

*

annem keçilere çobanken

ben oğlaklarla akşamı ederdik

ceviz ağaçları altında zamansız

kalırdım, öylesine bir zaman

bir şey bir şeye eklenmezdi

her şey kendince kutsal sessizliğinde giderdi

ben kendime, keçiler kendilerine giderdi

*

eli belinde çoğu zaman dedem

bir masalcı gibi yürürdü önümde

tuhaf aletler çantasında

bir kediyle 10 yıl konuştu

teşekkür etmez, beklemezdi minnetimi

yalındı, uzaklara bakar çay içerdik

sırtını verdiğinde bir ağaca

bir tek gövde olurlardı




KUTSALLA DEMLENMEK


kuş dalgınlığında ellerim

avuçlarım kanat

alkışlamak için rüzgarı

*

bir göle değdi kelebeğin kanat titreşimleri

gölde bir yaprak kımıldadı

merhaba dedi kurbağa

*

kokulardan anlardım vaktin geçtiğini

sabah çiğ kokusu

akşam yazsefası

öğlende katran ağacı

ikindi de çay

kokulardan varırdım görevlerime

yanıldığım olmamıştır

*

uyudum çoğu zaman

fesleğen kokulu bahçede

bir taşın soğumasıyla anlardım

vakit ikindi

keçiler salınsın!

azık alınsın!

*

bir kaya gibi düşünürdüm

bir kaya kıpırtısız yıllarca

dinledi durdu yerin altını üstünü


HENÜZ DEĞİL

durmakta olan devam durmaya

kerahat vakti girdi ve uykuda çocuklar

uzun selvilere sarıldılar rüyalarda

kuş bile kaderle uçar


anne bacakları..


dönmeye devam olan dönmekte

öpüyor zinde dudaklarla

sırtını bir kertenkele


olanlar oluyor


etinin içinde

karıncalanmalar

eller pençe

bacaklar okşayışlar

‘henüz değiller’


-vallahi


vallahi diye yeminler etmek istiyor canım

var gücüyle basıyor dünyaya bi karınca

ve oturup tırnaklarını kesiyor odunlukta bi kertenkele


var gücüyle varıyor dünyaya bi mustafa

vallahi’ler karıncalar kertenkeleler

‘vav’ miskinliğinde soyunup-kuşanıyor

olmakta olan oluşu oldurana

zinde dudaklarla yakarıyor bi adam


‘esenlik veren adınla

kımıldıyorum..


göğsün bildiğim göğü görmesem

daralırım etim sancır

kader taşımı yontarak kavrıyorum

‘olmakta olan’ı

var gücümle vuruyorum kalp taşlarına

parçalanmalar..

hayretler!

okşayışlar)(henüz değiller

ve oturup

kuyruklarını yeniliyor odunlukta kertenkeleler..

ben sıvasa giderken

iki şıktan üçüncüyü seçtim

akılımdan kuş ölüsü yüzler geçiyor

her yolculuk sonrası durup sorduğumuz soru

burası neresi?

mıncıklanmış başörtüsü sloganlar

imanını kanırtarak kampüslerde

bekar odalarının yılgınlığını savıyor

gazetelerde gözüne ilişen ilan-ı memuriyet

seciyesini kapitala yaslıyor

1×1 kalmanın sıkıntısı maişet

kolları şimşek ağzı açık

gözleri gün ortası günah baldırı çıpplakk

hem sivil ham i’taatsız

bu önemli gerisi lak lakk

kendisi gidebilirmiş yokmuş zor

biz kaçıncı yitik nasıl asi axiyon kor

kim müslüman kim cenabet bilinmiyor




paç’avra’t ortalamaya rıza

göstermediğim bilinsin diye

koppardım aşufte afişlerini şöhret-i şehrin

kani olmadım imla gurallarına kanmadım böylece

üşenmedim dilinin altındakileri yokladım

konuşlandım kuvars yalııınlığına

pakladım abdest suyu koydum bulvara

nasııl yaptımsa yaptım, ayyıktım!

‘burası neresi’ ‘kimin eli kimin cebi’ meselesi

diyorsan külü apazla yuttun, kovuldun

biz erkek dedikse ağızını yemeğe götüren değil

yemeği ağzına getiren bilinsin




ayırdıkca ayırdımında kaldık

varılmıştı ayıklığa durduk es-salaa dedik

kolları bağladık

sıvastaydık


yemin etme çarpılırsın  I


koyu ağrıdı yüzüm terlemekten sözsüz

yordum kelimeyi dudak-diş arası yayvan


biriktirilen bir şey mi idim  meleklerce yitik

nerede bulsalar beni yazıyorlardı

göğün etli yerlerine bitişik


yosunlaşmayan evlerimiz kadınsız

dalgasıyla tuzuyla vurmayan

kendini kayalarımıza kız


suları

koyu. ağrıyan. yüzsüz.

        yorgun. yayvan.

                   yitik.

                         etli. bitişik.


-söze itibar yok vesselam..

çocuksuz birikmiyor ben idraki

bereketsiz günlere kaldık

       koyu ürküyorum allahım!

 derin yaslanmış zihnim fakrın sırtına


oyluklarımda oy! oy! öpüşleri


söyleyin just now!

kim gelir şimdi benlen

tarla sürecek, tohumlayacak medeniyeti

ektiğini biçmeyecek , fakra övgü düzecek

çocukları harman yerlerinde esmerleşecek

kim?

koyu biriktirecekse yitiğimizi şehirlerde

öpsün cool just now oy oy

 yemin ederim evde yokum!


 


 yemin etme çarpılırsın  II


-amiş efendi damadı babanzâde ahmed nâim’e demiş ki;

matlûbun husulü veya adem-i husulü nezdinde müsavi  değilse nakıssın evladım!-


 sabun ölüsü köpükler..


düz kılar saklıyı çocuğan sesi

çalı bir çıkrık akılda

saklıyı dürter çıkrık sesi

akıtıyor aklım yan yatmış süt bakırları

kaplumbağa içli kızlara ve bir ağaç dorukta

diyorum, bakın,

çocuk bir kayadır

yontulur dudakla

etimin doğrulup kalktığı ruh değnekleri

seni yitirdikçe bulduğum tebessüm

uykumun çarşıyı gezeni

hayır! nedir bildim ilgisi dağlı yanımın

allahın bana dertlendiğim yerden değmesi

 değil ezberimde aklım değil


ve belki kırışmış günler geçirdim


keçi güttüğüm dağlarda

yabani otlar topladım yüzümden

ve yine gece benden evvel aklını yitirdi

zor çıktı sabaha

 / size deli denmedikçe imanınız sahih olmaz! /


üşengeç taşlar gibi düşündüm

tankerlerde biriktim

hikmeti söktüm, heceledim bezm-i elest’i

sen bil bunu. öğlen uykum ol

yay kelimelerini içime niyetlerini  korkusuzca diz

duş alır gibi şuh bir yüzle

ko elini koklayayım düzle alnımı

kazı.

çeyiz niyetine hüzün biriktirdim


gördün işte dayanılmazlığımı, itaatini isterim

sıvazla hayretini, kucakla öp!

hüzün harabelerim altında hazinelerimi

bileklerini çat boynuma hohla

benden sarksın belden aşağın dünyaya

nur yay nur ol

gölgen olmasın yer yüzünde

 canı çıkıncaya salla içimin ormanlarını kurut


yapraklarını dök hafızamın


çöl pahasına göster kendini

bi numaran olmadığını göster

ve en nihayet

de git! bir seraptır dünya hırs çölünde


elâ!







ÜRPERMELER


 elbet bir hinlik vardır seni sevişimde


ey kanıma çakıllar karıştıran isyan! (i.özel)


 ben geceye durdum öyle tıfıl kızgın. dürdüm caddeleri aklımı vitrinlerden kopardım. sözlerim un ufak oldu döküldü sükut taslarından. caydım süt çekildi göğüslerden.. aşerdim bir hak kelamına, arandım ten çöllerinde tin kuyularında sere serpe serdim kalbimin taşlarını önüne işte.. al bunlardan vur kafama, kanım bir bayrak gibi açılsın üstümde. sürülen tarlaların coşkusuna kaptırdım kendimi, seher vakitlerinin çıplak omuzlu şehvetlerine, çalılar arasından yürünülmüş akşamlara,  yere dökülmüş tuzlara, baharın utangaç çayırlarında kişneyen  kısraklar aşkına, uzun süren kıyamlara  ve  kırılmış dallar gibi sarktığımız  rükûlara selam olsun…                                            


 


selam olsun ki hallerime , hallerim deli sular gibi boz bulanık akıyor ellerimin karanlığından.. varıp duracağım muştusuna kabirlerin, varıp yabanıl hatıralarıma allahım seni soracağım.. seni senden seninle akacağım.. gah sabr ateşinde gah suların akışında kadınların gebe kalışında tarlaların verdiği dinç duygularda  okuduğum kitaplarda yürüdüğüm yeşermelerde aşıladığım fidanlarda her şeyde her şeyden her şeye senin adınla: bismillahirahmanrahim. ben geceye durdum öyle tıfıl öyle kızgın; işte ufalıyorum göğsümü ufuklanıyorum, çatıyorum bir uykuyu bir isyana ; durun ey yaşamaklar! ben de bilirim gece düşünce yatağıma bir akrep gibi her yanımda sokar, her yanım zehirli hatıralar, yanlış yumaklar, üstünkörü dokunuşlar, ve her nedense rengarenk kuş ölümlerine koşuyorum, alkışlıyorum sokakları, iyi ki arklarda geçirdiğim nöbetler var, biliyorum hayat beni bağışlar, hayat beni kendine yakıştırır, terk edişlerim ip ip ulanır susuş yumaklarına dolanır, ve bir zaman gelir ki can; kim zerre kadar kötülük, kim zerre kadar iyilik.. hiçbir şey yarım değildir.. odur. o kadardır. ondandır. onadır.


 


nasıl ki tok bir kalple ağlanmaz, öyledir sözcükleri zihnimizde yan yana yapıştırmanın naylondan hışırtısı.. ta uykularımızın içine.. çocukların göğe değen uykularının içine.. her şey naylondandı o kadar.. asaletle isyan edecek yerlerimi ağaçlara astım. kulaklarımdan kuşlar çıktı her sabah namazında.. kadına ve sofraya bismillah! deyip başlamanın tam zamanıdır.. benim çayıma kuş sesleri karışır, söz bir kuyu olup çıkar soluğumla birlikte, göğsümün maşrapasını bırakıverdim gitti karanlığa..ne girip çıktıysa içine bende o ses ve renkle vurdum kendimi saçlarımın sahillerine.. saçlarımı sallıyorum söz kuyusuna kovanın ipi niyetine. hem ne demiş bir çinli: kuyu derin değil , ip kısadır. şimdi soralım: kuyu kısa, ip derin olursa , neyin ipi, ne kuyusu diye sormazlar mı adama.. sorarlar..


 


 


kapılarda buhur kokuları gibi kaldım 

 


bir kırgınlığı bir çocuk yüzü gibi yaşadım aylar geçti. alnımın kıyısından sarkan iplerle düğümledim göğsümün içindeki kalp kırgınlıklarımı. uyanışlarımda gövdemden süzülen rüya tozlarından dağlar tepeler yığıldı odama. her sabah önüme çıkan sahillerde yürüdüm, deniz kabuklarından çıkan fısıltılarda bulduğum sırları eve gelirken kuşlara kaptırdım.. buhur ve buğu gibi geçip gittim ev önlerinden doğu kentlerinde. böyle tırpanladım içimi, bir nohut gibi yoldum ve kuruttum göğsümdeki damarları.. harmanlandım sıcak ve susuz bir dağ başında göğü yüklendim sırtıma ve taşıdım yıldızları dökmeden ..meleklerlen tanıştım uykularımda taşın içinden çatlatarak çıkan sulara sürdüm tenimi. yumuldum ürperdim dizlerim ağaç dalları gibi sürgünledi kendini. karnımda kitaplarla dolaştım, satır satır kelime yedim doydum, yetindim, bu sevindirdi beni. güldüğüm de bir yalnızlık sindi kahkahalarıma ardımda onca akşamlar yürüdüğüm kervanlar uyuduğum gölgelikler ve sırlı sırsız açıp içinden geçtiğim kapılar çıktığım gövdeler gömüldüğüm toprak yanıldığım kadın berkitildiğim saç sakal ve hiç görmediğiniz çocukluğum… kırdığım oyuncaklarımı aradığım yerler gibi oldu şimdi yaşadığım kent travmaları.. zili olmayan kapılarda nasılda bekledim.. nasılda fotoğraftakini kızım sandım.. yanıldım upuzun uzandım .. isimleri nerde nasıl öğrendim.. kimm tutuşturdu elime bunları.. ben okuma bilmeyen bir peygamberin adını bir inci gibi taktım boynuma.. inci taneleriyle buldum yolumu.. saçtım savurdum ne yapıştıysa üstüme o karanlık ağızlardan o yılkı kitaplarından.. hatırladığım yüzler durgun su üstünde dağılan yapraklar gibi. bir yaprak ol şimdi desem göğsümdeki küvette, küveti taşırmadan yüzen bir krizantem yaprağı ol desem.. olmazsın biliyorum.. kelimelerim ipe dizilmiş karıncalar gibi .. süleyman peygamber ve cinler belkısın tahtını nerdeeeeen nereye nasıl getirdiler.. öyle bir şey değil kelimelerim.. ol dersem olmazsın .. biliyorum.. zili olmayan bir kapının önünde duruyorum..


 


kuş dalgınlıkları

 

[ giriş : gece yola vurunca gövdemi göklerin ihtişamıyla sükûn buldu uzuvlarım]


bilge bulutlar gibi geçtin göğsümden


toprağımın yüzü nicedir sana dönük


dönderdin rahmet çarkını göklerin


bir bulut dansına değiştim kitaplarımı


bırakınca elindeki poşeti ve tokalaşmaları


üşümüş bir oğlaktım saçlarınla titreyen


sen koşmaya zorlama diye beni


ayaklarımı kuş dalgınlıklarında dolaştırıyorum


 


 


ve sen konuşunca dişlerinin arasından kuşlar dağılıyor aramızda bir ormana


ve ben açıklayacağım secde sesiyle yüzümdeki korkuyu- alnımdaki çizgileri


bacaklarımdaki çalıyı ve niçin okulu terkettiğimi


ve devamında başka şeyleri.. sigara-çay içerek.. açıklayacağım küçüğüm


ve nasıl zikredildiysem orman sabahlarında su sesleriylen


o kuşlar küçük hanım,


gün olur seni de beni de bir ormana terk eder…


[çıkış: (exodus-exit) aza-i kafi ifa ]


 


 


GÜL LAMBASI


eşyayı yanlış yerinden kavradın


ellerinin hafızası yorgun


beni de evet, beni de yanlış anlayacağın


şeyler söylememe imkan verseydin, doğururdun


 


dur! orda kal! tebessüm sınırını çoktan geçtin!


modern kuyularında kelamı eğik ekin gibi biçtin!


 


hayır canım, bu şarkı öyle söylenmez


her yanı melek salyasıyla bu gökyüzü


beşer kafalarının içinde bir sesi kımıldatır


‘vescud vektarib’ eşyanın adı adıma yapışıktır, söylenmez


kan pıhtılarında durur düşünürüm: söylenmeyen etlenmeyendir


etlerinden bir ev, etlerinden bir çocuk yontarım


göğül kurbanlarımda derim derine değgin


köpürür de köpürür salyası meleklerin


söylenmez bu ağır yük hangi yazgının kılıfıdır


solar çocuk sesleri sokakta , yabancılar evin damına anten kurar


hangi tv kanallarında hangi suça kanalize ediliriz


anlaşılır kapılarda köpürmüş ağzıyla evlerin mahrem yerleri


henüz seni ve geceyi anlatmadım, bir felaket olduğu besbelli


kayaların düşünmesine benzer bir hal kuşandım


hıncım  ipliklerle pekişti ve seri kitaplar okumaktan


serserinin biri gibi görünmekten ve parasızlıktan değil:


 dur! orda kal! demem


çünkü; hep seferi kıldım namazlarımı,


hep 90 km ötede ve 15 günden az kalıyorum gittiğim yerlerde


dur! orda kal! de bana,


çantana koyduğun faturalardan en son bezelye aldığın anlaşılıyor


‘her yanın dudak, üstün bezelye taneleri’ demişti cahit zarifoğlu


ve elbet sen bunları bilmezsin,


durup dururken yanlış anla beni diyen bir adamı da


ağaçların büyümesi gibi anlaşılmaz


kırılmış saçlar gibi kırıldım, her yanım dil ağzım melek salyaları


hangi boğuşmadan dönüyorum, sana bunu söyleyemem


küçük güzeldir, hep buna öykündüm


yumurta kırar gibi düz bir anlamla dua ettim


‘aklımın tavasını senin nurunla kızdırdım,


bir yumurtadır hayat çünkü, allahım’


ve başka şeyler söyledim allaha


bir musluk olup ince ince  günah ve nur aktı hafızamdan


bir muska olup girdim koynuna


tüm sükun bulmuş yerlerimle,


çocuk ellerine benzer gövdemle


oyunda kaybetmiş sesimle, yüzümle


toprak evlerde uyuduğum saf berrak zihnimle


zeki çevik sevecen kımıltısıyla boynumun ve


kas yığınıyla derimin altında, öğüt öğütebildiğin kadar beni


bir açılıp bir kapanan değirmeniyle gümüşi gövdenin enfes


mitoslarda seni anmadılar,  ben andım enerjisiyle terlemenin seni


ve dur! dedi şimdi bir ses!


 


hayatıma bir kılıf bulamadım,


zanlarım çat çat kırıldı kısır evlerde


yuğundum şehirlerarası yolculuklarda mescitlerde


farelerinde kız alıp verdiğini işittim


beyaz peynir ve kız kapanları


dur! dinle bu çağın kadın tıkırtılarını


durmadan anlayamazsın, durmak için koş, alkışla toprağı


yorul , kalk ve başka işle yoğrul der tanrı


bize göstereceği bir eşya ve hikmet olmalı


tanrıyı bekletmeyelim


yorulalım, kalkalım tütünlerle çaylarla


başka evlerin kıvrımlarında yorulalım, uğv uğv uğv


kendi üstüne katlanan bir yazgıyla yazılalım


çiğ et gibi şaşkın olma be kadın!


senin kıvrak yerlerin gibi değildir anlam!


bir uğultu bozgunuyla çölde kahve içmiş sesinle


neyin uykusunu uyudun ki mahmurluğun intiharı çağrıştırır


intihar dedim de senin aklın bilirim


hangi çığlık atlasını getirdi koydu diline


o öl kışkırtısı yok mu kitap satan çarşılarda


bir film fragmanı gibi giyin! yanılt gözlerimi


tefsir dersinde kelimelerin ensesinden yakala,


dipnotlara ver sırtını, seccadenin içinden kuşlar çıkarsa,


şaşırmış gibi yap! çayın seyr-i sülüğünü düşün , ağırdan ve incelikli


komşu evlerde sıkıl da, pencereyi aç, ılık ılık sarıl gecenin sağır çarşafına


ezdim bütün çiçekleri yine de canavar dedirtemedim kendime


ölüyü dirilttim yumurta kaynatır gibi tavada, tuttum öğüdünü sezai


kabirleri yara yara ulaştım toprağın ötesindeki ‘gül lambasına’


 


 


 


 


içimde intihar komandoları

 


_cemre’nin göğsündeki kan dolu hokkaya batırıp dilimle yazdığımdır…_


yoktun, varoldun varlığın varlığıma aşikar oldu uzak dağ tepeleri gibi

sabahları uzun uzun baktığım çay içerken içimden geçirdiğim kuş fakiri

bir

gökyüzüne olan dualarım ve çipil çipil bir yağmur balkonda gün boyu

kahve

içip “uzak yakınlıkları” kurgulamak oysa yapacak işler birikir odada

birikir zaman üstüste yığılır “an”lar birikir kırgınlıklar kahkahalar

duvarları yalar yalınızlığın saklanmasıdır hayatıma giren nadir

insanlar

vardır gelip giderler aradabir oysa hiç bir şey olmaz onlar gelip

gittiklerinde evet hiç bir şey olmaz gelip giderler herkesin hayatı

biraz

böyledir akşam yemeğine roka haşlarız uykularımız delik deşik

çarşafımız

bakir hayatlar ülkesinin haritasıdır nice rüyalar gördüğümüz

yittiğimiz

yitirdiğimiz kaçışlarımız yüzümüzü sakladığımız “duvar”lar okuyup

okuyup

sustuk bize bunu öğretti kitaplar arada bir fısıltı aradabir coşkulu

meleksi tebessüm ılık ılık ikindiyi akşama bağladık kollarımızdan akan

yılgın bir enerjiyle fakir bir kalbimiz vardı her şeyden önce yuduk

yıkadık

en güzel yüze yusuf sursine açtık kapımızı aydınlandı sokak aydınlandı

içinden çıkamadığımız “kuyular” çıktık veunuttuk çıkışı unuttuk

züleyhayı

unuttuk en insan yanımızdı unutmak ve unuttuk ve yanlış hatırladık

isimleri

isimler bizi bize hatırlatacak içimizdeki mikrofundu yorulduk

aramaktan

susadık cemreler düşmez ne havaya ne toprağa nede suya cemreler

uzaklara

düştü uzaklara yürüyecek takatimiz kaldımı rabbim, uzaklar bir yağmur

gibi

serildi önümüze uzandık ve ıslandık cemreler düştü kalbimize doğru

toprakla

buluştu tohum var git varlığın selamette olsun! cemreler hep ama hep

kalbimize düşsün! karıncaların ağlaması gibi ağlıyorum


iyiliğinde hepsi bende kötülüğünde, iyiden de kötüden de kaçmam,

kaçmam ben

kendimden, yabancılaşamam kendime, toprağa yabancılaşamam


bir dikenle yaralansam ben dikmişimdir onu

atlas olsun ipek olsun ne giymişsem ben iğirmişimdir

bu böyledir, bilirim.


perdeler!

perdeler!

perdeler!


cemre, çek perdeleri, akşam oldu!


bir perde ol şimdi bana

bir karınca gibi ağla

ne yakın ne uzağım

içimin gökyüzünde yeraltında bir deprem yarat

içimi dışa bük

dışımı yokuşa sür


perdeleri çek, cemre;

hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyi allahtan isteme!


<içimde intihar komandoları,

perdelerin çekilmesini bekler!>


saatli bomba


bıççaklan doğranmış dudak izli kelimeler ve etsiz iskeletler ve modern kablolar..


…ıssık ağlamalar görülmüş kadınlarda ve devamında çocuklar ve naylonlaşma..


neyse, hep beraber büyük salona geçilmiş ve ;


saatli bomba ‘yı pervasızca okumuşlar koro halinde:


 


öyle ölümü deneme çocuk


bu evin tavanı yok, sence de mi yok?


gök yüzüne bakarak da ölebilir insan


ofhhh neyse.. buruştum uykularımda ve telefonlar


çaldı rüyalarımın içinde


kuşlar yanarken elektirik tellerinde göğün


etini sıkıca ovdu bir saatli bom-bomba


 



namaz, yeryüzü ve yakarış


kağıttan uçaklar gibi düştü bu pagan yüzyıl denizin ortasına


secde, deniz ve ada-yış


kağıttan bir gemi yap beni ey çılgın elli peygamber..


senin ellerin ve devrimler..


dergiler , erzurumlar ve dibine vurduğum demlikler..


ezcümle


acı bir tütün gibi arıyorum yavrum seni


ciğerlerim temiz, nefes alışım düzgün, kahretsin!


acı bir tütün gibi saracağım uykularımı uykularına


etini sıkıca yoğuracağım bir saatli bomba… yakarış…


ve biliyorum


benim de ellerim çılgına dönecek..


haydi çocuk, çıkıyoruz buradan!


 








 tenhada terlemek


    ‘saçını dök sineme, derdini söyle..’


 


sen uyurken de ırmaklar


yatağında usûl usûl ..


gazeteler , dergiler dizilir


yeraltı matbaalarında yaprak yaprak..


traktörlör tarlalarda yamaçlarda


bir duanın şeklini çizerler


 


sen uyurken siz olursunuz büyülü..


yağmur düşürülürken gökten


annenin çoçuğunu leğende yıkaması gibi


 helecanlı, berrak olur yüzün ellerin


konuşkan kaslarınla


büyük dişlerinle büyük düşün


 


sen uyurken kur’anlar okurum yüzüne


senin haberin olmaz


çehrende bol toprak, ince kemikler


aydınlık çocuk yüzleri


hüzünlü biatler belirir…


 


çehrende göğsüm tomurcuklanır


sen uyurken


ahiret denizinin kıyısına


vurmuştur çehren kendini..


 


aklım kafatasımın çukurunda


tenhada terlemenin adını mırıldanır


iffet!


 


ölüm bir taş gibi yuvarlanır üstüne


 telaş kayalarından


iffetli çehrenle çağır uykuna geniş sözcükleri


garibliğini yadırgamadan kıvrıl içine de uykuna uy!


biliriz, siret surete sirayet eder!


 kırptın göğsünü kuşlara


iri anladın kuşları


onların diriliş muştularını


derin yalnızlık uykularında kabuk bağladı


vurdun göğsünü ağlamaklara ,


 ağaçları birbirine çarpan ormanlarda nasıl da uykusuz düştü yüzün ellerine


küçük bir hanımdın , gamzelerinde nice heyulalarla gemiler ağırladın


vardın iklimine çocukların, kopardın çiçekleri ve sürdün ellerini sabah çiğlerine


zihnin hızla adımladı kaldırımları insanlık dramlarını


acımsadın taaa uzaklarda bir akşam üşüyen çocuklar aşkına


tuttun alnını ve sordun soruları küçük deniz kabukları misali rüzgarlı ..


kumları sordun.. terlikleri sordun.. kuşları.. balıkları.. aç çocukları.. yalnızlıkları.. savaşları


sonra kaldırdın alnını kocamaan denizi kucakladın saçlarınla..


ve her şey kendi kuytusunda çalkalansın istiyordun .


ve sen şerbetledin vakitleri! namazla ikramla muhabbetle direndin


modern dünya çıkmazları karşısında..


 


heyy! çocuk!


güzel cin.. nerde kelimelerin?




 




tahta


yoksul ellerimde ekmek ufala


soğumuş çayı ısıt ver


sabrı yok bu dünyanın bana


sanki ben bilmiyordum


ekmeğin fiyatını, sigaranın zararlarını


tahta göğüslerini kadınların


sahi bilmiyordum ve durma


kelimeler bıçaklıyordum ağzımda


gövdelerin inşaatından hatıra


tahta yalnızlığı ağzımda


durma!


inşa et, onar bu ellerimi


bu kaburgamın arasına


çocuk kahkahaları salıver


üfür kalbimin borusuna


çayı ve kitabı oraya bırakıver


haydi, durma!


allah kelamıyla serin yont göğsümü




destur de!


sabrı yok bu dünyanın bana


durma, öldürüver, öldü deyiver..


çınlat bıçakla kelimelerimi


ve n’olur  ‘iri anla’



bir dere yatağının uykusu kaldı gövdemde!


yüzümdeki kayalıklarda kuş kımıltıları,


keçi tırnakları, tuz taşları, çocuk utanmaları


canım ya rabbim,


uyandırıver  hikmet etlerinde  bir tahtayı!


tahtalarım, gelin kırılın gövdemde.


 


bıldırcın ve göçebelik


çünkü ölüm bir başka rüya olmalıdr. küçük kelimelerle bir kenti anlatırız. dublin mesela.. göçebe olmak nasıldır, öğrenilir..

undergorund bir hayattı geceleri benim gövdemin soluduğu yer.. underground olmak ne büyük iş ya rabbim.. waking and waking! dreams.. sanki başkalrı yok gibi soyabilirsiniz beyninizi ve yüreğinizi.. doğu ekspresinde sigara içercesine mutlu..


bıldırcın gibi kelimeler vardır, sık rastlanmaz. kent sokaklarında yanlış bir hayatı yaşdın ulu bir şaman gibi.. hangi ayine katıldıysan senin elinden bozuldu halka.. dikiş tutturamdın.. elindeki mühür yabanıl .. doğuda bulduklarını batıda sattın, geçindin beş on gün.. ekmek tütün kira parası.. batıda yaşam yitirmek üzerine kurulu, anladın, lakin bu arada doğuda neler oluyor..

hastahane kapılarında karşılaştıklarım gibisin en çok ağrılarım

sarsıntılarımsın kuyu kuyu uykularımdan çekip çıkardım yüzünü

parmakalrımın ucundan acun uzaklıklar akıyor.. ve kertenkelerler.. nasıldır bilemezsin.. trekkinglerden vazgeçip yola çıktığında anlarsın k2 yi.. bir yerden başlamak ölümcüldür dağda kısadır gövdelerin şovu.fütüristik olamazsın.. saç-sakal yırtık bir elbise gibidir. kör düğümler atılmış bir örtüdür kadınlar ve erkekler.. doygunluğu ezberletir inzivalar.. yetinmek sevindirir..


her ne söylemişse şaman, doğrudur..

bir yanılgıdır bu dünya, bu kentler, bu kadınlar, bu uzaklıklar bir yanılgıdır.. alegori ve ironi..

besbelli “ğill etmiş” kendini, içimizdeki iyilik meleği..

bellevue sarayındaki (berlin) henry moore kelebeğini kim görmüş, ne düşünmüş?


 ecza


 herkesin göğsünde “bir” kalp vardır


dedi.


– yeni gelmiş mektupları masaya koyup saatlerce baktı..


telefon… acı acı çaldı…


geceden açık kalan pencerede sabah oluyordu..


ezan sesleri..


kahve ve sigara kokusu..


oraya buraya dağılmış organlar..

kitaplar.. fotoğraflar..


sessizlik..


-herkesin göğsünde bir kalp vardır !!


yırtılmış gömleğinle ne gezersin yusufum!!


-söküklerimi dikecek bir terzi .. kadın?


rahim.. ve ecza.. kızım


beni evime götür .. lütfen.. beni annene..




kalbim bir asansör müdür?

diyelim öyledir.. kaç kişilik?


karşıdaki kayalıklarda dün uyumuş kalmışım. bunu nasıl anlatabilirim. bir klavye ile nasıl seslenebilirim. her harf bir tuğla elimin altında. peki ya harç? peki ya bu söz evinin tavanı? söz evinin akustiği? söz evinin penceresi ,kapısı?


 


*


imdi  kapıları çarparak çıkamıyorum.. dönmem gerekebiliyor.. yıllar bir söz evinin kapısına bana bunu yazdırıyor.. ‘kapıyı çarpmadan çık.. dönmen gerekebilir!’


*


sultanım, sıcacık bir çorba gibi sesini duysam bu sabah.. içsem içsem her şeye bulaştırsam sesini.. senin sesin taşınabilir bir şeydir biliyor musun?


 utanıyorum, nasıl desem; sesin olmadan kuşanamam bu yazgıyı.. sesin, nefesin..


                                                                                                       


*


hayır!  bu zemin katta oturmanın verdiği ‘dibe vurmuşluk’ duygusu olmasa , atlayacak bir yer bulsam , bir balkonum olsa mesela, durma şarkılar söylerdim.. şarkılar söyler atlardım mutlaka sokağa; dibe vururdum .. balkonların bir bedeli olmalı değil mi ya.. oysa ben her gün zemin kat evimden atlıyorum kitaplara, yoğun atlara, aç kısraklara, soğumuş çaylara, ıssız sızılara..  


 *


evet! yıkılmış bir adamım ben. ikinci el bir kitap.. arasına notlar düşülmüş.. hafızası çizilmiş bir adamım ben.. arka kapakta şöyle yazılmış: bu adam saçlarıyla boyar yastıkları, yastıklar ayet kokar.. yastıklar sultanın saçlarını saçlarına düğümler.. her gece nurdan çocuklar kımıldar kafasının içinde.. her gece biraz daha çok çocuk.. ‘yok çocuk falan yok öyle şey..’ ağlıyorum.. çırpılan halılar gibi hafızam.. ağlıyorum ve coğrafya altüst oluyor..


*


aha bu benim işte!


bunlar , bunlar da benim kopkoyu göğsüm. çoğul bir göğüs.. göğ.. üs.. hayret! rüzgar nasıl da ip ip eğiriyor bulutları.. göğü nasıl da nakşediyor.. üstümüze şefkat giyelim, iddia ediyorum, şık duracak..


duracak kainat bir an, benimle dön diyecek.. benimle dön.. 


*


-nerde kalmıştık?


şefkat. yurdumdur. taifte bende olaydım ya resulallah; ayağından akan kan şimdi damarlarıma ruh oluyor.. yurdumdur, şefkatin, ahlakın.. avuçlarıma abanan yüzüm sürekli değişen çölde kum tepeleri gibi.. nerde kalmıştık? sokağın ortasında.. sakalımızla.. tuz eker gibi geçiyorum sokaktan; kötü bir salata.. hazımsız ukalalıklardan.. şefkatsiz sarılışlardan.. tuz eker gibi oluyorum işte.. tuz taşları oluyor boğazım.. göğsümde yanan cennet baharı.. ve çağlalar.. ‘ve kevâibe etrâben ve ke’sen dihâka. lâ yesmaune fiyhâ lağven ve lâ kizzeba’ kaldık işte sokağın ortasında; iyi ki sakalım var. bu bir yerde ‘duruyorum’ demek.  ruhum ip ip gerilmiş , kalbim bir asansör mü benim? kaç kişilik?


*


eşya bir an olmasa, esma çıldırırdı.. peki ya insan?


*


esma var, eşya da.. ama bunlar iki kanat gibi işte.. kanat kalpten epey uzaktır.. kanatlar gövdeden ağır olursa uçmak bir zulme dönüşür , uçuş güvenliği için secdeye gidin ve elleri sıkıca bağlayın, safları sık tutun, allahın rahmeti üzerimize olsun! düşüren ve yükselten allahdır! allah diler, esma eşyanın pamuğu olur. pamuk yükselir ve düşer..


*


müslüman iki namaz arasında yaşayan hz. insandır. birini kılmış, diğerini kılacaktır.. olmuş ile olmamış arasında; olmuş, olmamış olamaz’ın hakikatiyle yaşar… 


*


kelam deyince, belagat deyince; ey iman edenler; iman edin!


*


eve dönmek, ne çok şeye dönmek..


*


kımıl kımıl bir ses işte.. dur yapma, ayartma beni çocuk.. yorgunum, beni kumlara , çakıllara, akşam vaktinin darlığına çağırma..


*


bir bebeğin elleri, tûba ağacının filizleri …


*


çıktım, baktım ki sokağa; çın çın çınlıyor peygamberin sözü..


 ‘pazaryerlerini terk edin’


*


sen bakılması yasak olansın! bakamam.


kudur işte! bakmıyorum!


*


ten ve tin! tez elden akrabadır bunlar.


*


aşk yıkıcıdır. bkz. yusufun gömleği.


şefkat onarıcıdır. bkz. yusufun gömleği.






 filozofun sökükleri dikilmez !


namazlarında durduğu kıbleye kalp atışlarıyla değen biri olmak yerine

ne işim olur benim bu şiirlerle..


.eczahane


içimde patlayan sevgilim

gıdısından öptüğüm tüylü kadın

kalbimdeki ecza

beni evime götür.


şöyle 9 yıllığına bir ölsem diyorum.


orda burda kalmış oram buram

buram tütün saatlerim.


boynumdan sarkan bir damla suydunuz

beni çırılçıplak kalbinize koydunuz


böyle açlıklarda insan kendini olmadık şeyler gibi

bir kedinin uyuması gibi

ne demeli: bir kadın var, çok şey anlatır

kalbimizin içinde buz tutan denizi dudağıyla eritir gibi


allamel insane ma’lem ya’lem


dişlerimin arasından fırlıyor zikir çırpınışları. gün dediğimiz bir içimlik tütün mesafesinde öksürüklerlen geceyi öpüyor. meleklerle aramda şellaleler var. kahkahaları tenimde bir kök boyası, ruhumun ipliğini örseliyor, dua dua tırnaklarıma değin örüyor. tırnaklarım suskun bir özlemdir kanımın içinde dolaşan secdelere.kaburga kemiğim uğultulu orman geceleri gibi sarsıyor cesedimi. dağlardan yeni indim. dağlarda giydim üstümdeki göğü, göğvdemin duruşu öyle: yalın. bungun sesim öyle: taşın karıncaya söylediği. karıncanın kara bacaklarına ipince uzanıp rüya gördüm. ölü bir balık nasıl uzanırsa öyle. kaplumbağa devrilmiş zihnimde. dokun dokun diyor soluğuma. kımıltı! asmalardan sarkıyor yüzüm. musluğu kapatıyorum. sesi kısılıyor suyun. abdest aldığım su fısıldadı bana: tenindeki vızıltı;göğden inen cebraillin kanat sesleri gibi. tuttum ellerini mektubunun içinden: aklımı koydum boynumun üstündeki çukura. benim konuğum olmadı hiç. hep ben sıyırdım kabuğunu; sözler ardında kemiğimsi sesinin. burkuldum çocuk. oyunlarımız benzemiyor hiçbirşeye. her şeyle kara sabanla başladı ; serseri yüzyıllar geçti arada.. adımı bir pir’den işittim. dişlerimin arasından fırlıyor zikir kımıltıları. soyundum göbeğimi yeniden bağladım anne şefkatine. oğul oldum kadınlar: aslında neyi nerede sezdiler. bir tütünmek biliyorum, birde yazı: ekmek. tütünmek: kılcal bir şey. tırmalıyorum yaşamı. kadın zihinlerinde tembel bir yılan sürüngen ve leyla.. ben mecnun olduğumda bütün kadınlar şirin oluyor. sustuğum istasyondan mezarlıklara ve karga seslerine çıkıyorum. bir dağın içine içine, üfleye üfleye, etimi kemiğime, kemiğimi ruhuma, ruhumu meleğime sarıyorum. meleğimle sarılıp yatıyorum. saçları, ah saçlarından akıyor kevser ırmakları, ağzımın tasını daldırıyorum: göğüne: meleğimin: ah nasıl bir berekettir bu: çoğalmak: arınmak: ölü bir balık gibi uzanmak tuzlu dudaklarına sevgilinin: dudak: upuzun okyanus çölü! bu çölde sallana sallana rakstır: göğvdemin sarsıntısı: dişlerimin arasından uzayan zikir: iniyor yüreciğime: bu dudaktan sonra.. ağzımın tası taşmış: dilim kalbimi kurcalıyor: yalıyor: bir dudaktan bir dudağa çarpıyor: kalbim: ruhumun iplikleriyle dokunmuş bir göğvde: … kalbimin içinde bir melek parmaklarını emiyor: yüreciğime fürüzan: damarlarıma kan: meleğimin kalem sesleri.. “kaleme and olsun ki.. ” kara bir kömür gibi yanıyor ve ancak öyle yazıyor: kalem.. allame bil kalem. allamel insane ma’lem ya’lem= o. (c.c)… meleğim çek aramızdaki perdeyi. yırt gerekirse. bak ben öylece uzanmışım ve soyunmuşum: göğüm karanlık: göğvdemde göbeğim şefkat emiyor annemden.. gel kuşat beni. gel anne ol. kanat seslerin bir kayadan akan su sesi… derin ve yalın bir suskuyum buralarda.. bir tütünmek biliyorum bir de serilmek.. uzanmak.. usumun kıvrımlarında senin kahkahaların akıyor. yapışıyor dilime hiç sokulmadığım dilin. yüzmek: yüzmek: yüzmek istiyorum boynunda.. göğsünde inip çıkmak bir dağa bir kuyuya.. .


dişlerimin arasından fırlıyor zikir çırpınışları. gel meleğim, gel bul beni. ben öylecene: uyku kokuyorum…

uykularım:sulardan durgun..


suretim: toprak uğultusu bir inilti saçıyor


oğul uğultusu … annem : göbeğimin ezeli azığı… kalbime…


gel kadınım : gel susalım. göğe uzanıp melek olalım.


 


 


eşya mengenesinde muska ağlamaları


 


tut göğsünden sızan yankıyı


öyle yoğun çağırma saçlarımı


bünyemdeki çatırtılar


eşya mengenesinden, incir kelimesinden soluyan


kancık ve vurdumduymaz yerlerini bir bir unutacağım


bu akşamın kuyruğunu yüzüne çarpacağım


içli bir çocuk gibi eğileceksin sesimin karnına


keş çaylarını nasıl içtiğimi, ezanın niçin geciktiğini


‘uzaklar utangaçlığımdır’ diyerek hatırlayacağım


 


bol geldi yüzün aklımın çadırına


ne olacak şimdi?


 


bi şey olacağı yok çocuk!


zınk diye durup geriliyoruz allahın ipine


yalvarırım ipi kesme çocuk,


ipi kesme kuşlar konacak


elbiseler kuruyacak, giyilecek incir yaprakları


incir sütleri taşacak çizgilerinden gövdenin


ipleri çekiştirme  çocuk,


germe dilini ve ellerini ve ayaklarını


konuşu konuşuver, koşu koşuver cancağızım


ben kemiklerin olayım, etlendir beni sesinle


 


dürülmüş çocuk yüzleri eşyanın hafızasında


oyuncakların sakarlığında , kadınların uykularında


kudurmuşda ısırı ısırıvermiş çiğ yerlerimi


çocuk dokunuşlarından kokular


ve ardıç ağaçları çıkan yerlerimi


 


heyy! abi,


siz hiç ağlayan bir muska taktınız mı?


ağlayan muskaların içinden


< kün fitdünya kevneke garibûn>


çıktığını işittiniz mi?


 


kün fitdünya kevneke


garibûn garibûn garibûn


 


ağzımın mağarası


kırık bir ağaç dalından başlıyorum

tıkanık damarlarıyla öpüşmeye yaprakların

bir çay kaşığını daldırıyorum gök/yüzüne

nikotin kokusu sinmiş okuduğum fanzinlere

örümcek ağları atılmış posta kutuma

şöylelemesine dalgın ve buruk eylül sokaklarında

ben seni yürümüşüm yüzümün kıvrımlarında

ağır ikindi çaylarında yansımamı kırıyorum

kaşığın çukur aynasında bir ağaç dalı gibi

çatalımdan kırılıyorum.süzgeçten geçiyor

tül perdeler ardınca silüetin

bir hurma çekirdeğine değişirdim ben bu dünyayı

ağaçsız çiçeksiz bir dağ başı kadar koparılmasaydım

eteklerinden. tül perdelerden uzak durmasaydım. 

sular kaynıyor şimdi ayaklarının bastığı yerden

ben hep seni demliyorum gal-ü bela deminden

dumanaltı olmuş suskun derkenarlığımla

tütün üstüne tütün yakıyorum

aşk üstüne aşk-bulut üstüne bulut

el üstüne el-dudak üstüne dudak

bu çay ne zamandır şaraba benzer oldu hancı

-sen üflemez oldun artık mumlara be çakıroğlum

dedim ya bey amca;

“mayamızda ekşimtrak bir iğde giliğinin sevgisi var”

imdi, gözlerin bir hurma giliğine değişilmez, görüyorum

toplayıp gidiyorum sözlerimi ellerimi

pipomu tütünümü daktilomu ve bir kaç antik eşyayı

ağzımın mağarasına. “bir su damlasına”


 bir çığlığı dokuyorum saçlarınla

çekiştiriyorum

kıl diplerine kadar yalnızlığı


gal-ü bela dedim hatırlıyorum. yarım bir rüya gibi

e(ss)elamün aleyküm/ elest-ü bi aşk

bir damla su/ alemlerin sultanına.


ağzımın mağarasından sesler;


” menzili çoktan geçtim ün saldı kayboluşum

kendi kuytumda çalkıyor şerbetini ağzım”*


* cahit zarifoğlu.




dişi org


gittiğin yerlerden gelinmiyor, öyle mi


bak ben ellerimi şuraya soyuyorum


bak bak, şuraya da bir bisiklet


 


her şey bir  şeye dönüyor, öyle mi


orası iyi mi. kırmızı bir bisiklet mi


 




ben ki kimliğimi usturamın yanına koyuyorum


her gün sicilimi bir ‘yabancı’ya yontuyorum


 


burası da iyi.


üstelik şizofren de değilim artık.


 


hayırdır, kim bu?


kapıyı dişi bir org gibi çalan, tık tık.




lâ şarab


her şey sen güzelsin diye olmuyor, anla işte


hani elleri vardı ya çocukların, yetmiyor


 kısalıyor lifleri tebessümün


bir dua oluyor dudakların, kuş işte


 


besmele çekiyor içine bir kız çocuğu


sığınması gibi zikrin zakire


bir kelimenin göğü oluyor işte çocuk


soruyor; kuşlanmak ile kuşkulanmak arası


annem her gece kapıları niye kilitliyor?


oysa benim beklediğim bir şey yok geceden


 


ceviz ağaçları altında uyuyan bir zamansın sen


yüzün allaha karşı demlenmiş ve acımış


zikirler düşüyor cevizlerin içinden


senin beklediğin  mektup bir cam olmuş kırılmış


zemin katlarda yıkanmış çamaşırlar nerde kurutulur


 


çıkıp oturduğum bir çayevi , görünmüyorsun kaç zamandır


sabahları da boş duruyor safta yerin


neyi okuduğunu bilmiyorum , ağlıyorum demli bir sesle


ve iyi ki çocuklar sabah okula gidiyorlar ve iyi ki kitapçılar var


korkunç güzelsin yarın, manşetlik ellerim var benim ve biliyorum


ceviz ağaçları büyürken uzun ve zor kışlar geçer


camideki cemaat üç kişiden neşet


cami, metruk yeryüzü kafası..


 


çekingenim ve bu yüzden allahlaşıyorum


bırakacağım bir mirasım yok


bir evim olsun ister insan


başkasının  bacaklarına bakma ki yürütülesin


bacakları vardır insanın ve ispat kaçınılmaz..


 


intihar gündelik işçimdir,


şehrin ortasında kırdığın potlar için ağlama


kabrin içine düşen spotların olacak mı senin,


kırdığın putların var mı, kalbinin içine düşünen


dilimde ışıldayan  lâ lâ lâ


eşyadan esmaya   ilahe ilahe ilahe


allah azze ve celle


 


olmuş olmamış olmuyor


önce yapıp sonra açıklama


dudakların fesleğen kokuyor,


hangi şefkatle ısırdı tanrı dudağından


saatlerce kitap okumuş bir sesle söylüyorum


küçük bir delikten gördüğün şeydir allah


görünen hem deliğin arkasında hem burada


la ilahe illallah


 


kim demişse muhammed miraca çıkmıştır


eksik bir ifade


gökyüzü muhammedin kalbine indirilmiştir


düşünmek nasıl ki düşen bir şeydir


elma düşer, insan düşer


dünyadan başka yere düşen adamlar gördüm


kıyamdan secdeye bir kuş kanadının


açılıp gövdeye yapışması gibi yapıştılar


vescud vektarib


öğüdlerinizi göğsümde azık gibi saklıyorum


efendim, göğün ve kitabın indirildiği kalbinize


ıslanmış pamuklar gibi düşüyorum garib


allah zannım üzere


allah zannım üzere


 


efendim, müridiniz mustafâ


lahza üzere


pişirilmiş çamur kokuyor ruhum


ser-hoşem


lâ şarabından içmişem


ben cennetimi pişirilmiş çamurdan yaparım


allah zannım üzere


kim demişse muhammed yedi kat göğe çıkmıştır


eksik ifade


gökyüzü ve suretler efendimin kalbine indirilmiştir


kalp.. pişirilmiş bir çamurdan ferah odalar örülmüştür


allahın ipi şah damarımdır


all allah şah


maşaallah


 


 


tüttürük!


tüylenir miydi kelimeler etlerine değince?

ağzın gelenek yandaşı , burnun modern kokular arıyor!

huylanır mıydı acep dört rekatlık namazı iki kılandan ,

aha şu senin göçebe belleğin, işte ahlakçı nedimelerim


tövbe et: taha seslendir,

kımıldat derinin altındaki iman tahtalarını,

çat! bir namazı bir buseye ,

bir kadının etlerinden medet umma

çat! taha de, destur iste

bir kibrit kutusu örneğin, ortalama 40 çöp ,

inanma say! şüp-helen, huylan uyluk yerlerinden

kitapların kırılgan sayfalarıyla ıslık çal hoyratlığa yelten

demem o ki: kardeşlerim, çay içelim ve karıştıralım şekerleri

şeker, çaya şirk koşmaktır mı demiştir massey ferguson,

belki dememiştir. hem her şeyi bilmek iyi değildir. neden?


tızsss. lip lipp click shıssst logg gıyk gııııyyyyyyyygk fhuvvvv ohfff off hmmm yaaa aa, a aaa pehhh peh piyyyyuvhfff zınk!

modernlik mi? yukarıdaki ses ipliklerinden kör düğümlerdir o!


ya gelenek? gelenek: elinin körü- yüzünün kiridir.

yıka yıka-çöz çöz bunların hepsi töz!

böyle karman- çorman şeyler söyleme,

seni deli sanırlar, adam gibi ol, aklından zorun mu var*

okula git gel- herkesin bindiği toplu taşıma araçlarına bin

normal bir insan ol, su iç mesela, banyo yap,

ablalarına telefon et, yeni aldığın kitaplardan değil de etten püften bahset, haber izle, vay anasına naralarıyla katıl kalabalığa

hep aynı şeyler giy, insanların seninle ilgili düşünmelerine malzeme olma, neyse. ben sonra yine uğrarın sana. sen şimdi kalk bir çay koy, belli mi olur,


demleniverirsin dergahında


ehl-i çayın ve tütünün.


  


öpülen çocuk yüzleri


yok değildir burada bir adam göğsünü metalden arındırmış


böylece gömleğin yırtılma bahsine geçilebilir değil


kuyuya atıldığımdan beridir benimle gömleğin kokusu


babam gözleriyle sarılınca bana


ağacını bulmuş dal oluverdi kollarım


açtım gömleğimi himmetinle erildim


bir ormanı kucakladım.


 


sakınılmış değil bu benden


‘tut beni’ ‘tut beni’ deyiverdim


 


tutuldum ve sürüdüm gözlerimi


düşüverdi sağıltıcı bir bohça


 


ilmik ilmik dudak bastım göğüne


aklım koyuldu boynumun üstündeki çukurda


 


uykusu çamurla bölünen çocuklarda


yüreciklerine kuşlar üfürülür


bir öğle sonu bildimliğidir ki anneleri babalarını öpünce


çamurlan bölünen uykulardan kuş yuvaları örülür


yok değildir her kuşda bir üfürüş


her üfürüş bir diriliş


 gel bizim uykularımıza çamur serp ya ibrahim!


bize de göster sana gösterileni


kuşları parçaladık koyduk evimize, kampüslere, kamusal alanlara


söyle şimdi  nasıl çağıralım onları!


bir ses ver ya ibrahim


bu kuşların günahıyla kaldık şehirlerde, evet ama ’larda


kuşlar bize bakıyor biz kuşlara


söyle ya ibrahim, ne diye çağıralım biz bu kuşları?


(ve ibrahim tebessüm ederek konuşur;)


-şüpheden uzak durun!


evsizlik zihinler kıblesiz


‘saklı kim biz  sırlı kim biz kimdir sığıntı biziz’*


 


ve sen konuşunca haya ederek nidâ


kuşlar dağılıyor aramızda bir ormana


dişlerinin arasından


öpülen çocuk yüzlerinden..**


  


evsiz  zihinler kıblesizlik


çocuklarımız nerede , niyedir bu sessizlik




metal sesleri gecelerde gündüzlerde


kadınlarda erkeklerde


tın. tınn. tınnn.


 


yaklaşın!


herkesin kuşu boynuna asılsın***


____________________________ 


*     i.ö **   s.k ***  isra’13


 feci felsefeci

 

s i z !

yağmurun şehre saldığı korkularda kekeme

misiniz

 

yeni aldığım kitapları okuyamama

korkusu düştü kafama

sizi olmayan kan üşüştü

 

sizi olmayan kayıp

dikişsiz libas, kekeme kalp

koynumda çocuklar için gözetleme deliği

açık bir yaradan yapılma

 

kimdir s i z ?  

 

inanmıyorum laboratuarlara

bu yüzden bakılmıyor çarşılarda yüzüme

bileklerim ve alnım islamcı , zarif , kışkırtıcı bu yüzden

bilendikçe kafa tasım taha keskinleşir daha

 

ha! dedikçe siz

göründüm gözünüze

tahrik, alanlarda, erzurumlarda

feci felsefeci

aha! işte dedirteceğim size

tabutla gidişin tabusu bakî

 

aç kaldıkça açıldı

çık-rık  çık-rık  çık-rık

koynum ve yarası

ritmik salınım , delişmen kıyam

ve yuppy çocuklar

ölürken çeçen gözlerim nasıldı

 

dibi bulunduğunda ayakların ve hayatın

gidilecek yer kalmamıştır

insanın dibidir ayakları

şiir değil neden nasır 

 

 



onun haberi yok


‘avâzeyi bu aleme davud gibi sal


baki kalan şu kubbede bir hoş sâda imiş’ (baki)


 


bileklerini pergelcesine koymuş da dönüyor gövdesi


sen bizi hor gördün, har eyledin


bulut ve ağaç kelimeleri gibi yok şimdisi


biz seni ham gördük, hoş eyledik


aç/c/ıkmış da öyle girmiş içine bir deli


mut gibiymiş yer- gök direksiz


otobüs mü bekliyormuş, sigara mı içiyormuş


herkes bir şey söylüyor lakin


otobüs hiç gelmemiş, sigarası da yokmuş zaten


bileklerini pergel gibi açmış da öpmüş


önce ağaçları sonra bulutları


kırk gün kıl yağmış havadan


kırk bütün gün su içmemiş, ne içmiş?


toprak yemiş, demir bükmüş, kalem düzmüş


büzmüş de dudaklarını rabbine naz etmiş


güya beni şikayet etmiş


saçları dökülesiceymişim, deli otlar gibi olasıcaymışım


besbelli ‘ben kandan elbiseler giymişim


bundan onun haberi yokmuş’


varsın olmasın!


 










 yokuş


yaymış yaradan insanı yeryüzüne


ya! rahman




yay yarayı insan yüzüne


ya! rahim




mış’dan in yerine


ya! hayy




yeryüzüne insanı yaradan yaymış


ya! Kayyum


 erzurumî notlar


28 Eylül 2006 Perşembe, Erzurum Şeytanın Hilesi


‘Kim Müslüman kardeşini yaptığı bir işten dolayı kınarsa , o iş başına gelmeden ölmez.” Buyurmuşlar Efendimiz (s.a.s). İrfan’la konuştuk biraz.. ‘Müslümanlık çok ince’ dedik.. Ama şu ilahi hükmü de hatırladık: Şeytanın hilesi zayıftır.. İbn Teymiyye’nin bir örneğinden yola çıkarak bir takım meselelere değindik. Örnek şu ; “üzerlerine ağ atılıp hapsedilen bir grup kuş vardır. ( toplum). Belli aralıklarla yem atılmakta ve kuşlar günden güne semirmektedirler. İçlerinden bir tanesi her şeye rağmen ( yemin dayanılmaz cazibesine rağmen) atılan yemleri yemez ve bir köşede günden güne zayıflar. Diğer semirip, etlenen kuşlar bu kuşu hor ve hakir görmekte, yemleri yememesini anlayamamaktadırlar. Yemleri yiyen ve semiren kuşlar başkalarına yem olmak üzere ağdan çıkarılmakta ve kesilmektedirler. Günden güne zayıflayan kuş ise öyle bir an gelir ki ; artık ağın delikleri arasından geçebilecek kadar zayıflamıştır. Ve o kuş bütün diğer kuşların şaşkın bakışları eşliğinde ağın deliklerine doğru yürür ve delikten bir yılan gibi süzülüp çıkar.. Arkadalaşlarına dönüp bakar ve sessizce ama büyük bir neşe ve gururla kuş olmanın uçmak olduğunu onlara hatırlatmak istercesine kanat çırparak özgürlüğüne kavuşur.. artık özü gür bir kuştur o.. “Bu gün toplum, iş hayatı, aile hayatı, okul, tüketim kültürü, popüler tavırlar, modern dünyanın icatları(bilgisayar, tv, cep telefonu, futbol, vb..) üzerimizdeki ağdır. Ve bizi sürekli yemleyen büyük bir aldatmacadır bu dünya düzeni.. uyanık olmaz da yemleri yersek , semirerek güzelleşip birilerinin sofralarına meta olacağız.. güzelleşmek, hep bir göze göredir. Hangi göze göre? Müteyakkız, derin, erdemli ve çalışkan olmazsak bizi bekleyen akıbet ortadadır. Üzerimizdeki ölü toprağını ( avcının ağını) silkinecek vasıtalara acilinden ihtiyacımızın olduğuna inanacağız. Hangi gözle görüyoruz gördüğümüzü? Hangi sevgiyle seviyor, hangi nefretle kızıyoruz? Emniyet telkin edici bir insan olmak diğer pek çok hasletin membaıdır.


13 Mart 2007 Salı , Erzurum Dostluk

Dostluklar bir dağın yamacındaki kaya gibi; engin, açık, izzetli.. güzel dostlar için hakk tealâ’ya hamd olsun. Dostlar ayna. Onlarda kendimizi görüyoruz, eksiklerimizi düzeltiyor, onların güzellikleriyle zinetleniyor, güzelleşiyoruz. Sözün tesiri, büyüsü, şifası dostun dilinden akar üzerimize. Allah’a dost olmak sevdiklerine dostluk iledir. Güzel ahlak güzel dostlarla yaşanır. “İslâm güzel ahlaktır” buyurmuş efendimiz (s.a.s).. şöyle anlayabiliriz umarım ; İslâm, güzel dostluktur.

18 Haziran 2007 , Ezurum Yanmak

Pek çok şeyin sonuna gelivermek..?

İnsan ne ile İNSan?

Nasıl yanmalı, pişmeli de bu çiğlikten kurtulmalı?

Bir daha bozulmamak üzere pişmeli.

Cismini yakıp ruhu bir şelale gibi coşturmak..

*

Uzaklardayım.. uykumda bile telaşlıyım.. nereye böyle?

Sıkılıyorum.. muhasebe.. Yok böyle olmayacak, gün olur gövdem sessiz bir yaprak olur, kımıltısız.. Ya ruhum? Evet, ruhum!

Rimbaud gibi düş-mesem de yollara, Wittgenstein’a uyup üzerine konuşulamayan şey hususunda susacağım..

Yorum yapmak DNA'mızda var!

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s