Posts filed under 'spiritual'

COŞKULU KAYKAY; IŞILTILI EYLEM

 duden-selalesiKÖPÜK finallerden sonra hemen kendimi antalyaya attım. yoğun bir iş programı öncesi ailemle birlikte biraz dinleneyim istedim.  dün düden şelalesindeydim. debisi yüksek bir şelale burası. suların hızla yüksekten düştüğü yerde bembeyaz köpükler oluşuyor.. bembeyaz bir coşku bu. sesler.. renkler. antalyaya yolunuz düşerse şehir merkezinden yaklaşık 10 km uzaklıktaki bu yere uğramayı unutmayın.

 

 COŞKU

42-18714508coşku hakkında düşünüyorum. coşku; içten gelen mutluluk. coşku nedir? ne coşku değildir?

egosuz neşe: coşku. coşku farkındalık, sevgi ve şükranla ilgilidir.  coşku üzerinde düşünmeye değer çünkü coşku ışıltılı eylemdir. ışıltılı eylem. ışıltılı..

osho coşku hakkında der ki: Coşku manevidir. O, zevkten ya da mutluluktan farklıdır, tamamıyla farklıdır. Onun dışarıyla, diğeriyle hiçbir ilgisi yoktur; o içsel bir olgudur. Coşku çılgındır. Ve sadece çılgın insanlar bu bedeli ödeyebilir. Sıradan akıllı insan çok kurnazdır, çok hesapçıdır, çok hilekardır. O coşkunun bedelini ödeyemez çünkü onu kontrol edemez. Ancak perişan haldeki bir insanı kontrol edebilirsin. Coşkulu bir insan özgür olacaktır. Coşku özgürlüktür. Coşkulu olduğunda sen bir köleye indirgenemezsin. Tanrı yukarıdaki cennetlerde bir yerlerde değildir. O, şimdi burada; ağaçlarda, taşlarda, senin içinde, benim içimde, her şeyin içinde. Tanrı varoluşun ruhudur, görünmez olan, en içteki özdür.
Ne olacağın hakkında bir fikrin olmadan dünyada yaşa. Bir kazanan mı yoksa kaybeden mi olmanın hiçbir önemi yok. Ölüm her şeyi senden alır. Önemli olan tek şey oyunu nasıl oynadığındır. Hoşuna gitti mi? O zaman her an bir coşku anıdır. “

KAYKAY

 

skater boybu gün kaleiçinin daracık sokaklarından geçtim. sıcaktan bunalmış, müşteri bekleyen yorgun insan yüzleri.. onları görmek bile beni yordu. oradan hızla geçip karaalioğlu parkına, nam-ı diğer karaoğlan parkına yürüdüm. deniz üzerindeki ışık oyunlarını bir süre keyifle izledikten sonra parkın meydanında paten kayan ve kaykaya binen gençleri izledim.belli ki yeni yeni öğreniyorlar. bilhassa kaykay epey hüner gerektiriyor.gençleri izlerken tespitim şu oldu; tek problemleri; kaykayı kendi ayaklarından – vücutlarından ayrı bir şey olarak hissetmeleri – düşünmeleri. kaykayla bütünleşen, onu bedeninin bir uzvu-parçası gibi gören bir kaç genç ise grubu ve izleyenleri şaşırtan hareketler yapabiliyorlardı. onları toplayıp farkındalık ve kaykay üzerine konuşmak istedim bir an. ama kendi farkındalığım o kadar ağır bastı ki, kendi dışımda bir şeye vakit ayıramayacağımı farkedip vazgeçtim. o meydanda iyi kaykay binen gençler hayatta da iyi bir iletişimci, canlı, renkli, keyifli insanlar olacaktır hiç şüphesiz.  avril lavigne – skater boy dinleyin , keyifli bir şarkı.. girişe bayılıyorum :)

karaoğlan parkından çıkıp sahilden migros-a kadar yaklaşık 7-8km hızlı tempo yürüdüm.hareket etmenin verdiği mutlulukla esnedim. rahatladım.  migrosta biraz dinlendikten sonra dergi, müzik ve kitap reyonlarında yaklaşık bir saat vakit geçirdim. lise yıllarında sayın hocam Mehmet Özay ın odasında dinlediğimiz Carmina Burana – Carl Orff  albümünü görünce dayanamadım, aldım. siz hiç carmina burana dinlediniz mi? ve bir de Edith Piaf  albümü eskilerden. çok güzel cuba, hawai, brezilya, ispanya müzikleri var raflarda.. bir başka zamana..

 ***

eve geldiğimde ablamın güzel sade yemekleri günün ödülü gibiydi. Mücver, yoğurt, bol roka.. süper menü  :)

 teşekkürler,

 ışık, hareket, sevgi.

kısaca coşku.   ışıltılı eylem..

1 comment Haziran 16, 2009

GAVS’TAN İZİNLİYİM

‘müridi him ve tıb veştah ve ganni ve if’al mateşafel ism-i alî’

gavs-ul azam abdûlkadir geylanî

yani hazret diyorlar ki; 

‘müridim hoş ol, aşka düş, aşkın sözlerini söyle, şarkısını çağır, dilediğini yap, benim adım yücedir.’

013

Add comment Mayıs 22, 2009

EZAN ÜMİTSİZLİĞİ GİDERİR

 

kYarım kalmış – başlamadan bitmiş projeler kervanı hayatım. Hayırlısı.

Geçen bir arkadaşın ofisinde otururken aklıma gelen bu projeden bahsedeyim önce. Dostumu ziyarete gittiğimde kendisi çok meşguldü. O kadar meşgul ki bırakın bizimle ilgilenmeyi kendisiyle bile ilgilenemiyordu; yetiştirilmesi gereken işler, raporlar, sunumlar vs..çayımı içip otururken pencere arkasında yağan bahar yağmuru ne güzel olmuştu bu ikindi vaktinde. Bu hal ile mest olmuşken bir de ikindi ezanı başlamaz mı.. hep huyumdur, kapalı mekanlarda olduğumda ezan okunmaya başladıysa mümkünse pencereyi açar, ezanı içime çekerek dinlerim, nurun ala nur olurum J o nasıl bir güzelliktir..ikindi vaktindeki dünya meşgalesine inat o nasıl bir nidadır, o nasıl bir çağrıdır aman Allahım.. her kelimesinde ayrı bir ahenk ayrı bir letaif ayrı bir hikmet ve tesir var ezanın. O an karar verdim; sadece ve sadece ezanla ilgili bir site yapacaktım. Sitede ezanın kısa tarihi, Bilal-i Habeşi, ezan makamları, ezan sözlerinin tefsiri, dünyanın dört bir yanından en güzel ezan videosu ve ses kayıtları.. bir de ziyaretçilerin ezanla ilgili başlarından geçmiş güzel anı ve anekdotlarını yazabilecekleri bir ziyaretçi sayfası olacaktı sitede.. bu kadar. Amacımız ezanla ilgili farkındalığı arttırmak ve efendimizin-rabbimizin rızasını kazanmak. Ezan dinlemenin ritüelleri vardır bilirsiniz, ezan okununca öncelikle “Aziz Allah, şefaat ya resulullah” denilir. O an yaptığımız bir iş varsa mümkünse o iş terk edilir ve ezan edeble dinlenilir. Ezan okunmaya başladığında ayak ayaküstüne atıp oturanlar ezana saygıdan dolayı ayağını indirirler, müzik çalıyorsa kapatılır, yatakta uzanıyor ve uyanıksak mümkünse yataktan doğrulmak gerekir. Bunlar kültürümüzde ezana saygıdan oluşmuş bazı davranış motifleri. Ne güzel şeyler değil mi? Biz de tekrar bu farkındalığı arttırmak için böyle bir site yapalım dedik, diyanetin ve bazı vakıfların projemize destek vereceğinden şüphemiz yoktu lakin Çağrı kardeşimle birkaç kez bu proje için bir araya geldiysek de bazı teknik sorunlardan bir sonuca varamadık ve proje yarım kaldı. Ankara’dan Mehmet kardeşim de sitemize güzel bir ezan tefsiriyle katkıda bulunmak için bir metin göndermişti. Ona da buradan tekrar teşekkür ediyoruz. En azından metni paylaşayım istedim;

 

Seyid Sıbgatullah Arvasi (k.s) hazretleri müridi ve halifesi olan Abdurrahman-ı Taği (k.s) hazretlerine ezan okunurken şu şekilde tefekkür etmek gerektiğini anlatmışlar:

 

Allahu Ekber: Cenab-ı Rabbul Alemin, ibadete ihtiyacı olmayacak derecede büyüktür.

 

Eşhedü enla ilahe illallah: O’ndan başka ibadete layık kimse yoktur.

 

Eşhedü enne Muhammeden resulullah: Peygamberlerin dediği haktır, peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) getirdiği şeriat haktır. Buna göre namaz asla terk edilmeyecek bir vecibedir, farzdır. Kul, kıldığı namazlara karşılık sevap kazanır. Bırakacak olsa acıklı bir azap ve büyük bir mahrumiyet vardır.

 

Burada iki mana ortaya çıktı.

 

Hayya ale’salah: Namaza gel ki büyük bir hayra kavuşasın. Bu söz birinci manaya işarettir.

 

Hayya alel-felah: Bu önemli farzı yerine getirmeye gel ki acıklı azaptan kurtulasın. Bu söz de ikinci manaya işarettir.

 

Ezanı dinleyen kimse bu kısımda ‘la havle vela kuvvete illa billah’ demelidir. Bu, taate gücüm yok, azaptan kurtulmak için gücüm yok, bunlar ancak Allah’ın yardımıyla olur anlamına gelir. Bu sözü söylemek müstehaptır.

 

Burada kula hiçbir şey kalmadığından dinleyici gevşeklik gösterebilir. Müezzinin tekrar ‘Allahu ekber’ ve ‘La ilahe illallah’ demesi, dinleyendeki bu gevşekliği giderir.   

 

Allahu Ekber: Allah kulun ibadetine layık olmayacak derecede büyüktür. Öyle ise fayda hep kulundur anlamına gelir. Bunları söylemekle kulun gevşekliği gider.

 

La ilahe illallah: İbadete müstehak olan yalnızca Allah’tır, kullarını azaptan kurtaracak olan da sadece O’dur demektir.

 

Bu kelime-i tayyibe, ümitsizliği giderir.

4 comments Nisan 27, 2009

sonsuzluk, melamilik, merhamet ve aydınlanma hakkında

kaş

sonsuzluğa açıldığım yer: kaş

Köklere inmenin adı dinginliktir. Yani yaşama dönüş. Bu sonsuzluktur. Sonsuzluğu bilmek aydınlanmaktır. Sonsuzluğu bilmeyen ziyandadır. Sonsuzluk bir bakıştır. Merhamet bakışı. İşte kutsallık! Sonsuzluğun memelerinden emerek kutsallaşmak! Yüceltmeler ve yergiler (ekstrem davranış – taraflılık) zihni bulandırır. Körleştirir. Merhamet bir bakış açısıdır. Geniş.  Sonsuzdan bakanın gördüğü bir açı. Kutsal açı. İnsanların hor gördüğü yerlerde coşkuyla gece gündüz akan sular vardır, bilirsiniz. Büyük merhamet böyle bir şey. Sonsuzluğa daha yakın böylece. Melamî’ce bir yakınlık. Yalınlık. Tutkulu bakışlarla bakan merhametli olamaz. O  bakışlar sadece görüneni görür. Gizliyi görmek için tutkularını kurban etmelisin. Basitlik en büyük gözdür. Aşırılıkları, gösterişi, kibri yok et ki bilgece derinleştir ruhunu. Ruhlarımıza itina göstermeliyiz. Sükûnet faaliyetin efendisidir. Bedenlerde faaliyet yorgunluğu! Tamahkârlık.. dünyaya gelirken ağlamaklı ve yumuşak bedenlidir insanoğlu. Ölürken ise kaskatı kesilmiş halde.. yumuşaklık ve acizlik yaşam belirtisidir. En yumuşak şeyler en sert olanları hep kuşatırlar. Hiçlik dopdolu bir yerde bile kendine bir yer bulur. Konuşmadan yol gösterenlerdir benim ermişlerim. Gerçek iyiler, iyilere iyi oldukları gibi, iyi olmayanlara da iyidirler. Hükmetmeden yönlendirirler, bunun adı gizli erdemdir. Eğri görünen, gerçekte en düz olandır. Anlatırlar ki, evvel zamanda, padişah Mısır piramitlerinden perestişle bahsedildiğini duymuştur. Zamanın ünlü ve yetkin mimarı, mimar Sinan’ı yüzyıllardır yıkılmadan ayakta duran bu gizemli yapıyı çözmesi için Mısıra bir kafileyle birlikte gönderir. Kafilede aşçısından askerine, rehberinden hizmetçisine kadar çeşitli insanlar vardır. Aylarca yol gidildikten sonra bir tepeden mısır piramitleri görünür. Mimar Sinan durur, dikkatle biraz bakar ve –haydi dönüyoruz, der. Kafile şaşkınlık içindedir. –Efendim, aylarca yol geldik, yanına varıp bakmayacak mısınız?  Ben olayı çözdüm, der Sinan. – Bu yapı zaten baştan  yıkık yapılmış. Bir bina yıkıldığında bu piramit şeklini alır. Yıkık olan bir şey elbet bir daha yıkılmaz, der ve geri dönerler.

                Ünlü kılıç ustası Miyamato Musashi, Beş Çember adlı kitabının “ateş kitabı” bölümünde bulaştırmak diye bir savaş tekniğinden bahseder. “Bir çok şey bulaştırılabilir. Uyku hali, esneme gibi. Zaman da bulaştırılabilir. Düşman heyecan belirtileri gösterip acele davrandığında, hiç aldırma. Tümüyle dingin dur, düşman bir süre sonra  bundan etkilenecektir. Bu ruhu bulaştırdığını gördüğünde, Boşluk ruhuyla şiddetli bir saldırıya girişip onu yenebilirsin. Beden ve ruhunu gevşetip, düşmanın da gevşediği an, ondan önce davranıp güçle ve hızla saldırarak kazanabilirsin. Bu yola “birini sarhoş etmek” de denir. Düşmana bezgin, dikkatsiz ya da güçsüz bir ruh da bulaştırabilirsin. Bunu iyice incelemelisin.” Bunu anlattım çünkü seyir defteri bir duyguyu bulaştırmak için var. Okumak, yazmak ve paylaşmak. Sonsuzluk okyanusuna bir taş atıp dalgaların yayılmasını izlemek, keyifle. Genel bir kural olarak insanın zihnî bakımdan sefil ve bayağı olduğu derecede niteliksiz bir topluluğa karışabildiğini tespit edebiliriz. Ziya Paşa’nın deyişiyle; “nâdanlar eder sohbeti nâdanla telezzüz / divanelerin hemdemi divane gerektir”. Herakleitos da benim sözümü unutmayın der gibidir:”eşekler, samanı altına tercih eder.” Ruhsal derinlik arttıkça kişi derin ruhlarla hemdem olur. Okumak, yazmak nedir? İbn Ataullah İskenderî Hazretleri der ki, “gökkubbe altında söylenmemiş bir söz, yapılmamış bir iş yoktur. Öyle ise, yeni şeylerin peşine düşüp bidatçi olma. Yapacakların ve söyleyeceklerin bir öncekine uygun olsun.” İşte, okuma ve yazma eylemi, gökkubbe altında eskimez iyiyi, kadim olanı, her zaman diri olan gerçek erdemi anlatmak ve anlamaktır. Erzurum’da yaşanmış bir olayla yazımı bağlıyorum (sonsuzluğa bir taş atıyorum). Yaşlı bir teyze, akşam vakti pazardan evine doğru dönmektedir. Pazarın çıkışında bir balıkçı “canli balık, canli balık” diye bağırmaktadır. Teyze, balıkçıya doğru yaklaşır, leğenin içinde yüzen balıkları biraz seyreder ve balıkçıya dönerek, “Oğul, balıkların taze midur?” diye sorar. Balıkçı -“ he, Eze, balıklarım canlıdır, bak yüzirler.” der. Yaşlı teyze, anlaşılmadığını düşünerek tekrar sorar, “oğul balıkların taze midur?”  Balıkçı “he, he eze kurban olam, bak yüzirler, anlamıyor musun bunlar canlidir da!” yaşlı teyze balıkçının gözlerinin içine bakarak, “ anlıyorum evladım, anlıyorum da.. bak ben de canliyim, ama taze değilum” der. Canlı olmak yetmez, tazelik gerek bize. Tazeliğin kaynağı Resul-i Ekrem  Efendimiz (s.a.s)dir.

5 comments Aralık 5, 2008

Varlık + Yokluk = Özgürlük

sevgi

 

Nasıl ÖZGÜR olunur? diye sordum ;

Ataullah İskenderi dedi ki;

 

‘Varlığını bilinmezlik toprağına göm.

Gömülmeyen şey nabit olmaz, (bitmez)

ve ben gittim; bitmek için.

 

Add comment Kasım 22, 2008

Çay’a ve Aydınlanmaya Bakış

teabiz çay içeriz ve çay içeriz. bilen bilir. çay görünce ‘canım ya rabbim bizi çok seviyor, bak çay! diyenlerdeniz biz. iyi bir çayın demlenmesi için yapılan işlemler nerdeyse kamil insan olma mertebeleriyle eşdeğerdir. çay yeşilken (yaş-ılken, yaşam halinde iken) koparılır. /insanın dünyaya düşmesi. /  sonra kurutulur. ince ince kesilir. sonra temiz bir su kaynatılır. su kaynarken çay taneleri onun üstünde ısıtılır /tecridi yaklaşım/. suyun kaynarken çıkardığı sesler bir sufinin iniltileri gibidir. kaynayınca su, coşar, vecde gelir, kendinden geçer. göğe yükselir. bu su çayın tam üstünden değil de çaydanlığın kenarından yavaş bir şekilde özenle demliğe dökülür ve dökülen sıcak su çay tanelerinin altından girerek taneleri su yüzeyine çıkarır. çay taneleri bir Allah dostu nazarına denk gelmiş gibi erimeye başlar. kendinden geçerler. kendi renklerini suya bırakırlar, ta ki mü’min kula Allah’ın tavsiyesi gibi : “deyiniz ki, biz Allah’ın boyasıyla (sıbgatullah) boyandık.” çay o sıcaklık içinde hamlığından uzaklaşır. mevlana diliyle şöyle der: “hamdım, piştim yandım.”  yanarak güzelleşir. sabırla demlenir. sonra o güzel çaydanlık hiç gurur kibir yapmadan boş bardağın önünde eğilir. içini boşaltan her şeyin önünde eğilinir. aydınlanmıştır onlar. içimizi boşaltırsak, nefret, şehvet, riya, dünya sevgisi, kadınlar, çocuklar, atlar (arabalar) , içinde oturmaktan hoşnut olduğumuz evlerden ve bu hırslardan bir uzaklaşabilirsek kainat önümüzde eğilir. aydınlanmanın sembolü neden boş bir dairedir? (bkz. site içinde : Nur Hakkında )

Add comment Kasım 22, 2008

mutlu muyuz?

Reklamlar bizi arabaların ve giysilerin peşine düşürdü; nefret ettiğimiz işlerde çalışıyoruz, ihtiyacımız olmayan şeyleri satın alabilmek için… Biz tarihin üvey evlatlarıyız. Ne amacımız var, ne yerimiz. Biz ne bir büyük savaş yaşıyoruz, ne de büyük buhran. Bizim savaşımız ruhsal bir savaş; bizim büyük buhranımız, kendi hayatlarımız. Televizyonla büyütüldük ve bir gün hepimizin milyonerler, film yıldızları veya rock starları olacağına inandırıldık. Ama olmayacağız ve bu gerçeği yavaş yavaş öğreniyoruz ve feci şekilde asabımız bozulmuş durumda…”   Tyler / Fight Club

 ”Bize yeni moda blue jean’i, şu saati veya bu arabayı almakla elde edeceğimiz vaad edilen mutluluk, az sonra yeni bir ürün tarafından yok edilmekte ve o ancak yeni ürünü almakla yeniden mutlu olacağımız söylenmektedir. Tüketim toplumu, arzuları uyandırma, tatmin etme ve sonra yeniden uyandırmadan oluşan sonuçsuz bir süreci izler. Nihai huzura giden bir çabadan ziyade, bir tür bağımlılıktır.” (Jonathan Sacks, “The Dignity of Difference”, 2003, s. 40)

1 comment Kasım 13, 2008

“GERÇEK GİRİŞİMCİLİK” ÜZERİNE MÜLAHAZALAR

-Modern bir dervişten Hz. Mevlana’ya

 

Değer üretmek ve girişimcilik yenilikçi ve sürdürülebilir başarının iki farklı yüzüdür.

Değer üretmeden girişimci olamadığımız gibi, girişimci olmadan da değer üretemeyiz.

Değer üretirken hayata bir bakış açısı katmalıyız.

Öyle bir şey yapmalıyız ki bu hayatı Kolaylaştırıcı olmalı.

Ya da bir probleme çözüm olmalı.

Bir genci hayata bağlamalı, bir çocuğa ufuk olmalı.

Bir anneye yaşama sevinci, bir babaya fedakarlık ve dava azmi katabilmeli.

 Bir fikrimiz olmalı. Fikrimizin heyecanı olmalı.

O fikirle aylarca yatıp kalkmalıyız belki.

Kantinlerde, otobüslerde, dersliklerde, öğrenci evlerinde

 dostlarla fikrimizi paylaşmalı, anlatmalıyız, ciddiye alınmamayı göze alarak.

  

 Büyük düşünmeli, büyük düşler kurmalıyız.

Adam olmayı ve faydalı olmayı dert edinmeliyiz.

Sevmeliyiz. Sevinmeliyiz. Şükretmeliyiz.

Çocukların dualarını ve tebessümlerini almalıyız.

İmkanların azlığından sitem etmeyip,

 Gazâli Hazretlerinin ‘Mümkün Alemlerin En İyisi”

anlayışınca içinde bulunduğumuz hal ve durum ve imkanlar

en iyi hal, durum ve imkandır demeliyiz.

İlahi kudret cimri değil ya, daha iyi bir hal mümkün olsaydı olurdu.

Edebi ve emaneti gözeterek,

Değer üreterek,

Sevindirerek, severek,

Dertlenerek ,

GERÇEK GİRİŞİMCİ  olabiliriz.

Bizim girişimimiz, dünyalık, ego tatmini ve hırs adına değil

İnsana hizmet, Tanrıya hizmettir,

Sevginin özü birdir,

En kutsal erdem, Hayırda Yarışmaktır

Anlayışları gereğince olacaktır.

Şairin dediği gibi;

“âvâzeyi bu âleme dâvûd gibi sal

 bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş”

bir hoş sadâ için üretmek ve girişimci olmak.

 

Markasız iş olmaz.

Marka SİZsiniz.

Giyiminiz , sözleriniz, dostlarınız,

samimiyetiniz, aileniz, kitaplarınız,

eylemleriniz MARKANIZdır.

 

Bir girişim için yola çıktığımızda

sonuçlardan ziyade sürece odaklanmak gerekir.

Ne yaptığımız kadar ( belki daha çok )

 NASIL yaptığımız daha önemlidir.

Yaparken de İSTİŞARE kültüründen

 ve sünnetinden uzak durmamak gerekir.

İstişaresiz iş yapanın başarısız olması kaçınılmazdır.

Ürettiğimiz değer yada işe ne kadar çok kişiyi

dahil edebilirsek o ölçüde çabuk büyürüz.

Ve ve ve en önemlisi, ister başarılı olalım ister başarısız

ama  MÜTEVAZİ olmaktan vazgeçemeyiz.

Mütevazi ve samimi olamayanların ürettikleri makes kesbetmez.

Değerlerin en üstünü samimiyet ve tevazudur.

 Her şeyin geçici olduğunu hatırlayarak yaşamak..

bu geçicilik aynasında

kendimizin en iyi fotoğrafını çekmek: İŞTE HAYAT!

 

Niyetlerimiz şüphesiz önemlidir.

 Eksiklerimiz her zaman olacaktır.

 Cesaret bizi YIĞIN’dan ayıracaktır.

Tabii, BİLGİ ile cesaret edeceğiz.

Pozitivist bir anlayışla, BİLGİ GÜÇTÜR demeyip BİLGİ ERDEMDİR,

 BİLGİ YAŞAMIN GEÇİCİLİĞİNİ FARK ETMEKTİR

BİLGİ, BİGELİKTİR diyebilmeli ve öyle de yaşayabilmeliyiz.

 

Türkiye canlı bir ülke oldu.

Capcanlı.

Biz gençler de bu canlılığın en büyük payesine sahibiz bence.

Mevlana ve Yunus Emre , niçin hala hayırla anılıyorlar?

Çünkü onlar GERÇEK BİR GİRİŞİMCİYDİLER.

Çünkü onlar DEĞER ÜRETTİLER.

Çünkü onlar , SEVGİNİN GÜCÜyle iş yaptılar.

 

(Günümüzün girişimcilik anlayışı para kazanmak üzerine kurulu,

Ama eskiden gönül zenginliği ve cömertlik üzerine kuruluydu.

Çünkü nefsini bilen rabbini bilirdi. )

Büyük düşünmekten kastım, Allah dostu olmaya niyet etmek ve bunun bedelini ödemek.

Dost olmak. Dosta sadık olmak.

İşte GERÇEK GİRİŞİMCİLİK budur.

Girişimcilik kullara kul olmayıp,

Hakka kul olmayı en güzel şeref ve yol bilmektir.

 

Dünyadan giderken l halkın seni nasıl uğurladığına bakma,

Gittiğin yerde nasıl karşılandığına bak!

 

Sevgi sizinle olsun.

Sevelim, güzelleşelim : )

GENÇ dostlara selam olsun!

Sevelim, gençleşelim.

 

Erzurum’dan Mustafa İJAZ

5 comments Ekim 14, 2008

BORGES’İN CENNETİ


Borges’e göre cennet bir Kütüphane olmalıydı.

Kişileri tanımak için belki de en iyi yollardan birisi, kitaplığına bakmaktır.

Bana kitaplığını göster, sana kim olduğunu söyleyeyim   :)

İlginç tasarımlarıyla kitaplıklar artık bir gereklilikten öte evlerimizin önemli köşelerinden biri haline geliyor. Öğrencilik yıllarında ordan oraya taşınarak göçebe bir hayat yaşayan bendenizin en çok muzdarip olduğu konulardan birisi kütüphane. Kolilere kitaplarımı koyunca ülkesi işgal edilmiş bir devlet başkanı gibi hissediyorum kendimi. Taşındığım yerde de kimbilir ne zaman çıkaracağım onları, ta ki uygun bir kitaplık buluncaya yada elde bulunan şeylerle bir tasarım yapıncaya kadar.

Kitaplar sadece kitap değildir.

Her kitap, sahibinin belleğinde alındığı yer, nerede okunduğu, neler hissedildiği gibi şeylerle yer eder.

Kitaplar sadece kitap değildir.

Kütüphaneler ise evimizi diğer evlerden ayıran bir kimliktir. Evimizin geçmişe ve geleceğe uzanan köşesidir.  Evimize misafir olan kişiye bazen kitaplığımızdan bir kitap hediye etmek, kitap dostlarına kütüphanemizi açmak, bir çocuğa ödünç bir kitap verip onunla hayatın içine temiz ve ferah nefesler sunmak hep kütüphanemizin imkanlarındandır.

Kütüphaneler evimizde  bir ada gibidir. Evimizin uzamı, belleği.

Kitaplıklarla ilgilenenler için BRAVACASA dergisinin Ekim-2008 sayısında bir dosya hazırlanmış. ilgiye değer.

Aşağıdaki bazı creative kitaplık tasarımlarını sizin için keyifle seçtim;

1 comment Ekim 9, 2008

KADIN SALT SEYİRLİK MİDİR?

“Kadın salt seyirlik olandır.” diyordu Nietzsche bir yerde. Günümüzde de yeniden ele alınması gereken konulardan birisi de bu: Erkek ve Kadın Duruşu. Konumlandırma ve Anlamlandırma.

Bu bağlamda John Berger’in Ways Of Seeing Kitabına bir göz atalım;

 

 

Bugün artık irdelenmeye başlayan ama hiç bir çözüme ulaşmamış olan uygulama ve törelere göre kadının toplum içindeki varlığı erkeğinkinden çok başkadır. erkeğin varlığı kendinde saklı yetkelilik umuduna bağlıdır. bu, büyük ve inanılır bir umutsa erkeğin varlığı çarpıcı olur. küçük ve inanılmaz bir umutsa erkeğin varlığı da önemsizleşir. bu yetkelilik umudu ahlaksal, bedensel, yaradılışa göre değişen, parasal, toplumsal, ya da cinsel bir umut olabilir. neyse ki yetkelilik umudunun yöneldiği nesne her zaman erkeğin dışındadır. bir erkeğin varlığı o erkeğin yapabileceklerini, sizin için yapabileceklerini gösterir. üretilebilir bir varlıktır onun varlığı; çünkü erkek gerçekte yapamayacağı şeyleri yapabilecek yetkedeymiş gibi davranır. bu yalancı davranış her zaman onun başkaları üzerinde etkili olmak için kullandığı bir yetkeye yönelmiştir.

bunun tersine bir kadının varlığıysa, onun kendine karşı olan tutumunu gösterir; o kadına karşı nelerin yapılıp nelerin yapılmayacağını belirler. kadının varlığı hareketlerinde, sesinde, fikirlerinde, yüz ifadelerinde, giysilerinde, seçtiği çevrelerde, zevklerinde ortaya çıkar. gerçekten de kadın kendi varlığına katkıda bulunmayan hiç bir şey yapmaz. varlığı, kadının kişiliğiyle öylesine iç içedir ki erkekler bunu bedenden çıkan bir tütsü, bir koku bir sıcaklık olarak algılarlar.

kadın olarak doğmak, erkeklerin mülkiyetinde olan özel, çevrelenmiş bir yerde doğmak demektir. kadınların toplumsal kişilikleri, böylesine sınırlı, böylesine koşullandırılmış bir yerde yaşayabilme ustalıklarından dolayı gelişmiştir. ne var ki bu, kadının öz varlığının ikiye bölünmesi pahasına oluşmuştur. kadın hiç durmadan kendisini seyretmek zorundadır. hemen hemen her zaman kendi imgesiyle birlikte dolaşır.bir odada yürürken yada babasının ölüsünün başucunda ağlarken bile ister istemez kendisini yürürken yada ağlarken görür. çocukluğunun ilk yıllarından başlayarak hep kendi kendisini gözlemesi, bunun gerekli olduğu öğretilmiştir ona.

böylece kadın içindeki gözleyen ve gözlenen kişilikleri, kadın olarak onun kimliğini oluşturan ama birbirinden ayrı iki öğe olarak görmeye başlar.

kadın, olduğu ve yaptığı her şeyi gözlemek zorundadır. erkeklere nasıl göründüğü, onun yaşamında başarı sayılan şey açısından son derece önemlidir. kendi varlığını algılayışı, kendisi olarak bir başkası tarafından beğenilme duygusuyla tamamlanır.

erkekler kadınlara karşı belirli bir tutum edinmeden önce onları gözlerler. bu yüzen bir kadının bir erkeğe görünüşü, kendisine nasıl davranılacağını da belirler. bu süreci bir ölçüde denetleyebilmek için kadın bunu kabul etmeli ve benimsemelidir. kadın benliğinin gözleyici yanı, gözleyen yanını öylesine etkiler ki sonunda tüm benliğiyle başkalarından nasıl bir tutum beklediğini gösterir. böylece kadının, bir eşi daha bulunmayan bu kendi kendini etkileme  süreci onun kişiliğini oluşturur. her kadının varlığı , kendi içinde ‘nelere izin verilip nelere verilemeyeceğini’ düzenler. eylemlerinin her biri-amacı yada dürtüsü ne olursa olsun- o kadının kendisine nasıl davranılmasını istediğini gösteren birer simgedir. bir kadın tutup bardağı yere atarsa bu o kadının kendi kızgınlığını nasıl ele aldığını, bu yüzden başkalarından nasıl bir davranış beklediğini gösterir. erkek aynı şeyi yapıyorsa bu, yalnızca onun öfkesini dışa vurmasıdır. kadın güzel bir fıkra anlatırsa bu, onun kendi içindeki fıkracıya nasıl davrandığını, elbette fıkracı bir kadın olarak başkalarından ne beklediğini gösteren bir örnektir. fıkra anlatmak için fıkra anlatmak ancak erkeğin yapabileceği bir şeydir.

bunu şöyle yalınlaştırabiliriz: erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. erkekler kadınları seyrederler. kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. bu durum, yalnız erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendileriyle ilişkilerini de belirler. kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır. böylece kadın kendisini bir nesneye- seyirlik bir şeye dönüştürmüş olur.

http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=ways+of+seeing&nr=y&pt=gorme+bicimleri

Add comment Ekim 6, 2008

ELVEDA SULTANIM

Bu yıl da ellerimizin arasından narin bir çiçek gibi kokusunu ciğerlerimize kadar bırakıp gidiyorsun Ey güzel günlerin ayı Ramazan. Kendi adıma iyi karşılayamadım seni. Sana gereken edeb ve hürmeti gösteremedim. Sendeki hazinelerin kapısını çalamadım. Benlik dağını aşıp, gündelik sorunlardan, derd-i maişetten, küçük hesaplardan, tembellikten arınıp senin kadrini kıymetini bilemedim. Üzgünüm. Boş sohbetlerden,  gereksiz işlerden, malayaniden uzaklaşıp sana yönelemedim. Yüzümde tebessümle kalkamadım sahurlarına. Gurbetin çakıl taşı yalnızlığında, anne babadan uzakta, iftar sofralarına sevinçle oturamadım. Ben oruçluyum deyip, gıybetten, nefretten, tecessüs ve kibirden uzak duramadım. Ey nefsim! Seninle dost olamadık gitti! Dostları küstürdüm senin yüzünden! Ey Ramazan, Ey hatırlı dost, kusurumuza bakma bizim. Sen hoş geldin! Yüzüne bakacak yüzümüz yok. Başımız göğsümüze akıyor, utanıyoruz.. bari şu son 10 günde, içinde bin aydan hayırlı bir gecenin olduğu son 10 günde seni edeple, dost vefasıyla uğurlayalım. Sen neşeyle geldin evimize, kalbimize.. nice çocuk, senin güzel günlerinde oruç tutarak büyüdü, sevindi. Nice davetler oldu seninle birlikte. Nice kardeşlikler, sevinçler, sahurlar, iftarlar, fitre ve zekatlar, teravihler… kur’an ikliminin en güzel yağmurları senin günlerinde yağdı, kalbimizi diriltti. Hiç olmazsa şu son 10 günde seni sevgiyle uğurlayalım. Sen bize şahit ol ey Ramazan! Sen bize şefaat et! Ey güzel günler.. yine gelin olur mu? Çocuklar sizi hep özleyecekler. Gençler ve büyükler de.. Ey Kadir gecesinin sahibi güzel ay Ramazan,Sana veda ederken içimiz buruk.. yalnızlaşıyoruz sanki.. bu defa da olmadı diyoruz içimizden. Sen bir daha gelinceye kadar içimizden ayrılacak olanlar var. Belki bizde onlardanız. Allah’ım ümmet-i Muhammedi ve içinde de bizleri bu ayın hürmetine meccanen affeyle. Bize rahmet et! En güzel şekilde, tertemiz, edeple sana gelmeyi , eve dönmeyi nasip eyle. Evimiz orasıdır. Sende bizim sahibimizsin! Biz sahipsiz değiliz şüphesiz! Çok şükür değiliz…

Ey Ramazan! Ey güzel günler.. seneye de görüşelim olur mu?

 

 

http://www.umutfm.com/izle.php?id=1782

Add comment Eylül 21, 2008

NUR (aydınlanma) HAKKINDA

 

 

 

 

Ruhsal Aydınlanma Felsefesi

 

hakk şerleri hayr eyler, zannetme ki gayr eyler

görelim mevla neyler, neylerse güzel eyler

 

Okumanın Sakıncaları / Konferans Notları tıklayınız..

 

Ders: insan bilgisi

Konu: dinginlik ve aydınlanma

 

 

Daha fazla bilgiye ihtiyacımız var mı? İnsanı ve kâinatı daha fazla bilgi, daha çok bilimsel araştırma, entellektüel analiz, daha hızlı bilgisayarlar mı kurtaracak? Asıl ‘insan’ olduğumuz nokta dinginlik halidir. Bilgeliktir hayattan hayy’lanan şey.  Bilgelik dinginlikle gelir. Sadece bakın. Analiz yapmayın. Bir çiçeğe , bir çocuğa bakın. Bir su sesini, bir rüzgar sesini dinleyin. Sadece ama sadece dinleyin. Yargı belirtmeyin. Sözleriniz ve eylemleriniz dinginlikten güç alsın.

 

Düşüncelerimiz büyük yanılgı çukurları.‘düşünüyorum öyleyse varım’ sutrası insanlığın ortaya koyduğu en saçma levhalardan birisi. Kant bunu ‘saf aklın eleştirisi’nde biraz aştı ama oda bir düşünce oldu ve aynı yanılgıya kapıldı. Düşünmekle ‘akıllı’ olabiliriz ama bilge kişi, aydınlanmış insan olamayız. Kelimeleri ve düşünceleri fazla ciddiye alıyoruz.. dilde ses telleri tarafından üretilen 8 temel ses vardır: a,e,ı,i,o,ö,u,ü. Hava basıncıyla da diğer harfleri çıkarabiliriz, k,t,m gibi. Böylesine fakir, cılız seslerin kim olduğumuz, varlığın, var oluşun amacının ne olduğunu, tanrının ve spirutüel derinliğin ne,nasıl,niçin olduğunu kavramamıza yardımcı olabileceğine inanıyor musunuz?  Asıl ‘oluş’ ve aydınlanma ‘ne?’ ‘nasıl?’ ve ‘niçin?’ gibi çukurlardan uzaklaştığımızda elde edilebilir bir durum, belki de ‘elde etmenin’  artık bir anlama karşılık gelmediği bir yer ya da daha gerçek anlamıyla yersizlik olacaktır.  Düşünce biçimdir. Bütün biçimler, bütün yapılar dengesizdir, geçici ve kusurludur. Gevezedir. Ukaladır. İnsan hayatta ‘dinginliği’ ve ruhsal dinçliği aramalıdır. Berraklığı, saf sevinci.  Dinginlik hareketle ulaşılabilecek bir yer değildir. Bir ‘yer’ hiç değildir. Bir biçimi yoktur onun. Şekilsizdir. Boşluk halidir. Sen olduğun yerde dur. Hareket sana gelir. Sen ona gitme. Onu yakalayamazsın. Dinginlik bir biçimsizlik olduğu için, boşluk olduğu için, sürekli biçim, yapı, şekil, yargı, tasvir, ses, renk, koku, tartışma, haklı olmayı isteme gibi şeyleri arayan insan dinginliğe ulaşmak için tüm bu ego alanlarından sıyrılmalıdır. Bunları bırakabilirse ancak asıl nihai hedef olan, dinginliğe, sükunete, huzura, aydınlanmaya, karşıtı ‘kötülük’ olmayan ‘iyilik’e, zıddı olmayan hakk’a, inatlaşmayla gelmeyen karara, tartışmayla bulunamayacak değişmeyen ‘değ’lere, iddiasız ‘güzelliklere’ kavuşabilir, kavuşma arzusunu yitirerek.

 

Aydınlanmanın Sembolü

Aydınlanmanın Sembolü

Arzu yok. Hırs yok. İddia etmek, yargı belirtmek, analiz etmek, etiketlemek yok. Tartışmak, zıdlaşmak yok. Haklı olmak, haksız çıkarmak yok. Benlik yok, sorun yok. ‘o’na karşı ‘ben’, onlara karşı biz yok.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

’biliyorum’ duygusu veren şeylerden uzak dur. ‘bilmeme’ hali içinde sessiz ol. Lakin zihin buna dayanamaz ve sizi düşünmeye zorlar ve zihniniz sizi ele geçirir.  O sizi bir köle edinmiştir. Şimdi yoksa düşünecek bir şeyler, geçmişe götürüp sizi zihninizde tartıştırır, konuşturur, çatıştırır.. yorar.. size bir ‘benlik’ üretir.. sizi geleceğe götürür.. Zihniniz sizi kaygılandırarak kendisine bağımlı kılar. Artık bir kölesinizdir. ‘her şey kontrol altında’ diyerekten sizi sessizlikten, dinginlikten uzak bir ürpertiye, korku, kaygı, şüphe ‘ben’liğine sokar.  Her düşünce çok önemliymiş gibi davranır.  Kavramlar bir hapishanedir.  İnsan zihni, bilme, anlama, yargı belirtme, kontrol etme arzusuyla kendi görüşlerini gerçek olan şeyle değiştirir.

 

Can sıkıntısı, öfke, üzüntü, korku.. bunların hiçbirisinin gerçek ‘siz’ ile ilgisi yoktur. Bunlar sizin olan şeyler değildir. Bunlar zihinsel koşullanmalar, algılamalardır. Gelirler ve giderler. Tabiatıyla gelip giden hiçbir şey siz değildir. Gelip giden şeylerden beslenmeyin, onları ciddiye almayın. Onlar bir yanılsama, bir illüzyondur.  Hiçbir düşünce gerçeği ihata edemez. ‘lâ ilahe illallah muhammedurresulullah’ levhası gerçek bir tevhid değildir. Tevhide işaret-ediştir. Zikir bu derinliğe ulaşmak için vardır. zikir, bu sözü kelime ve kavram bazında geçip onun sahici tesiriyle buluşmak ve onurlanmak için vardır.

 

Her insan az ya da çok bir ‘kurban’ kimliğine sahiptir. Bütün kırılma ve incinmelerin temelinde biraz da bu vardır. İçerleme ve yakınmalar buradan doğar. Nefis her şeyle bir çatışma hali içinde olmak ister. Herkes mutlu ve huzurlu olmayı ister ama buna gücü yetmez zira çatışma’ya bağımlıdır. Tartışmaya, haklı çıkma isteğine. Daha iyi olma, daha . daha.. kıyaslamalarla gelen şeylere bağımlıdır.. kıyasla gelen kıyasla gidecektir. Sizin değildir. Siz o değilsinizdir. 

 

‘yarın diye bir şey yoktur’ diye bir kitabı vardır Tarık Buğra’nın. Evet, yarın yoktur. Hayatın , geçmiş, şimdi ve gelecek diye bölünmesi zihin ürünüdür ve sakat bir şeydir, gerçek değildir. Geçmiş ve gelecek, di, dı, miş , mış, ecek , acak, tüm bunlar düşünme formlarıdır. Düşünmemiz gerektiğini de nerden çıkardık? Her şey ‘şimdi’ de vücud bulur. Batıda anı yaşa anlamında ‘carpe diem! denir. Kadim İslam ve doğu geleneği bu durum için sufi’yi tanımlarken ‘sufi; ibn’ül vakttir’ demiştir. Yani, vaktin çocuğu. Bunun dışında ‘ebul vakt’ olanlar da vardır ki henüz onlara gelmedik.

 

İçinde bulunduğumuz ana, aşılması gereken bir ‘an’ olarak baktığımızda hayat bir cehenneme döner. ‘başkaları cehennemdir’ sözü biraz da bu halde söylenmiştir. Çoğu zaman bir çok iş yapmayla karşı karşıya geliriz ve hangisini önce yapacağımızı şaşırırız. Neden?   Yapmak ve  yapma yoluyla varmak istediğimiz netice arasında bir seçim zordur. Gelecekte varılacak sonucu önemsemek şimdiyi yadsımaktır, yüksünmektir. Oysa elimizde şimdi’den başka bir şey yoktur.

 

Kaos teorisi: fizik kanunları (quantum) der ki; hiçbir şey birbirinden ayrı değildir, yalıtılmış hiçbir şey yoktur. Her şey birbirine bağlıdır. Her şey her şeyle ilgilidir.  Siz şimdi olan’ı kabul ettiğinizde, ona ‘evet’ dediğinizde yaşamak’la aynı safa geçersiniz. Meyus olmaz, olumlu olmanın ‘ol’u içine girersiniz..olanı örtmez, ümitsizliğe düşmezsiniz.  ‘kûn fe yekûn’.. rıza makamı.. allahın bizden razı olmasını istiyorsak, evvela bizim allahtan razı olmamız gerekir. Razı olmanın yolu şimdiyi , olanı kabullenmek, teslim olmak ve şimdiyi onurlandırmak ve şimdideki ‘allah’ ile onurlanmak..  

 

‘Hayatım’ dediğiniz şey bir içerikler silsilesidir. Gerçek ‘siz’ değildir. Siz düşünceleriniz, duygularınız, deneyimleriniz, paranız, elbiseleriniz, çocuklarınız, dininiz, peygamberiniz değilsiniz. Siz hayatın ve gerçekliğin içeriği değilsiniz. Siz saf bilinç olmalısınız. Siz şimdi, siz ‘siz’siniz.hadis-i kudside de belirtildiği üzere;  ‘gizli bir hazine idim, bilinmek istedim ve insanı yarattım’ insan bilinme mahallidir. Hayatınızın koşullarını, nerde yaşadığınızı, maaşınızı, eğitim durumunuzu düzenleyerek değil, en derin düzeyde kim olduğunuzu idrak ederek aydınlanır, bilge olursunuz.

 

İnsan ‘kendi’ni bilemez. O ‘kendisidir’. ‘ben’ kendini bir bilgi nesnesine dönüştüremez. Gerçekten kim olduğumuzu bildiğimizde bunun alameti şudur: kalıcı bir huzur ve canlılık. Tazelik. Berrak bir sevinç.  Nefs-i safiye. Her şey net. Her şey tam. Ne eksik ne fazla. 

 

Yaşam durumunuzu değiştirerek huzuru bulamazsınız. Nereye giderseniz gidin kendize gidersiniz. İçinizdeki ‘siz’e.. siz aydınlanmış değilseniz her yer karanlıktır sizin için.

 

 

Haliniz ‘iyi’ ve ‘kötü’ yargılarına bağlı olmadığında siz gerçek bir  bilge olmuşsunuzdur. Bizim yunus ne der, Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa erinirim.. bir Osmanlı bilgesi Amiş efendi damadı Bâbanzade Ahmed Naim efendiye şöyle demiştir: matlubun husulü veya adem-i husulü nezdinde müsavi değilse nakıssın evladım. Kıymetli hocam Turhan Bey, her telefon görüşmemizde halimi sorar, birkaç şeye yakındığımda şöyle derdi: evladım, bir şeyleri yoluna koymaya çalışma, dünyada hiçbir şeyi yoluna koyamazsın. Sonuçları boş ver. Sadece yap!

 

Bir Zen üstadına ‘zen bilgeliği’nin özünü sormuşlar, üstad; ‘her seferinde tek bir şey yapmak’ demiş.

 

 

Bir şey istemeyiz ama verirlerse de reddetmeyiz demiş büyükler. Ne red, ne de cehd! 

 

Bir çok insanın yaşamını arzu ve korku yönetir.  Arzu, daha tam olarak kendiniz olabilmeniz için kendinize bir şeyler katma ihtiyacıdır. Tüm korku bir şeyleri kaybetme ve böylece küçülme, değer kaybetme ve daha az olma korkusudur.

 

Bütün deneyimlerin geçici olduğunu, dünyanın bize kalıcı bir şey vermediğini idrak ettiğimizde teslimiyet kolay olur. Arzu ve korku bizden gider. O vakit insanlarla bir şeyler paylaşmaya, deneyimlere ve faaliyetlere katılmaya devam ederiz ama bunları nefsimizin arzuları ve korkuları olmadan yaparız. Artık bir durumun, kişinin, yerin ya da olayın bize doyum veya mutluluk vermesini talep etmez ve onun geçici ve kusurlu yapısının öylece olmasına izin veririz. Kabul ederiz. Red etmeyiz, cehd etmeyiz.  Olan ile tartışmadığımızda zorlayıcı bir düşünme ve bunun getirdiği bir kasıntı itilimine düşmez kabul etmenin verdiği dinçlik ve dinginliği hissederiz. Orada oluruz.  Yargıların bir formu vardır. Biçimi, yapısı. Farkındalık içinse boşluğa gerek vardır.  Kendinizi bu geniş farkındalıkta idrak edebilirsiniz.  Sui zan yok, kıyaslama yok, kıskançlık yok, arzu yok, yetersizlik, suçluluk, kurban duygusu yok.

 

Allahın dediği olur!

Bunu pek çok yerde görmüşsünüzdür. 

Allahın dediği oldu!

Bunu da ilk defa burada gördünüz belki. Bir de böyle bakalım. Kalem yazdı ve kurudu.

 

 

Kendiniz olun! Tepkiselci bir kişilik geliştirip her şeye ‘hayır’ demeyin. Nefsinizi böylece haklı, zeki çıkartıp başkalarını küçük düşürüp egonuzu şişirmeyin. Taklit etmeyin. Özenmeyin. İddiasız olun. Tartışmayın. Affedin. Bağışlayın. Geniş olun. Himmet sahibi olun. Başkalarının kusurlu, eksik yanları, zaafları sizin güçlü yanınız olmasın. Gıybet etmeyin. Dedikodu yapmayın. Başkalarının gizli hallerini, ayıplarını araştırmayın. Kendinizi diğerlerinden üstün göreceğiniz her şeyden kaçının. Şekillere takılmayın. Gerçeği isteyin. Sahici olun. Yalan ile hakikatin tadı farklıdır. Farkın farkında olun. Sessiz ve dingin olun. Az konuşun. Az yiyin. Az uyuyun. Aklınız nefesinizde olsun! Nefsin yolu nefestir. Nefesinizi hissedin. İçinize bakın. Ne var içinizde, öfke? Kin? korku? Şehvet? Şöhret? Her neyse .. içinize bakın ve dinginleşin. İçinizdeki sesi susturabilir misiniz? İçinizde kiminle tartışıyorsunuz? Neyi haklı, haksız bulmaya uğraşıyorsunuz.. bunları geçin.. farkında olun zihniniz size oyun oynuyor.. onun bir oyuncağı olmayın. Aklınız nefesinizde olsun!

 

İlişkide bulunduğunuz insanlardan bir şey istemeyin, bir beklenti halinde olmayın. Sadece orada olun. Onu dinleyin. Onu samimiyetle, içtenlikle dinleyin. Ona ‘kendisi’ olabileceği bir ‘boşluk’ açın içinizde.. dinlemek ona yer açmaktır. Dinlemek neden zordur? Çünkü bir insana yer açmak zordur. Nefsinizin hoşuna gitmez. Onun iktidar alanı azalır. Sizi dinliyor gibi yapan bir çok insan aslında sizin sözlerinizi değerlendiriyor ya da söyleyeceği bir sonraki sözü hazırlıyor olabilir. Belki de kendi düşünceleri içinde kaybolmuş sizi dinlemiyordur. Gerçek dinlemek çok azdır.   Ama bunu yapabilirseniz işte asıl güzellik ordadır. Başkalarına, onların kendileri olabileceği ‘boşluklar’ açın. Yargılamayın. Bırakın öyle olsun.  Gerçek sevgi hiçbir şey istemez. Beklentisi yoktur. Gerçek erenler Allah’tan bir şey istemekten hicab ederler. Onlar razıdırlar. Teslim olmuşlardır.

 

Her şerde bir hayır vardır. Acele etmeyin.

 

Yargıladıkça, etiketledikçe kategorize ettikçe yanılırız. Yaşamı bütün algılayın. Tevhid budur. Her ne olmuşsa, başka türlüsü olamazdı. Bırakın olan olsun. Olmuş olmamış olamaz. Olacak olan da olacaktır.

 

Yorum yapmayın. Bir takım şeyleri kötü, çirkin sıfatlarla nitelendirip buradan kendinize mutsuzluk yemleri üretip egonuza kimlik kazandırmayın. Haklı çıkmak istemeyin, haksız çıkarmak isteyeceğiniz şeyler aramaktan uzak durun. İçerlemeyin. İncinmeyin. Unutmayın ki; incinmek, incitmekten beterdir. İncinmek, ‘bunu bana nasıl yaparsın’ ‘bu da mı başıma gelecekti’ gibi kibrin, kişilik bozukluğunun bir göstergesidir. İncinmek; daha derinlerde incelendiğinde hasta bir kalbin, dünyaya bağlanmış bir insanın bağımlı olduğu bir eylemdir. Görünüşte kötü olan  bir şeyi isimlendirdiğiniz de duygusal bir kasılmaya uğrarsınız. İsimlendirmediğinizde ise huzurlu olursunuz.  Bediüzzaman hazretleri ne güzel buyurmuşlar: batıl şeyleri iyice tasvir, safî zihinleri idlâldir. Ne de olsa baki kalan şu kubbede bir hoş sada imiş! İyi şeyleri görün. Kötülükleriyle bilinen bir kişi anıldığında iyi yönlerini görmeye çalışın. Eleştirmeyin. Sessiz ve dingin olun. İçinize bakın.  Bir şey yaparken içinizde bir hafiflik yoksa onu bırakın. Yaşam hafif bir şeydir. Efendimize günah nedir diye sorduklarında, günah içinizi tırmalayan, sizi sıkan şeydir demişler. Vesveselere kulak vermeyin. Onlara değer vererek onları içinizde şişirmeyin, büyütmeyin. Geldiği gibi gidecektir. Mücadele etmeyin. Ona bir ‘var’lık olarak bakmayın. Huzuru aramayın. Aramak hep gelecekte ulaşacağımız bir şeyi istemektir. Bu ise mutsuzluk vericidir. Aramayın. Derin ve sessiz bir göl gibi olun. Tepkisel olmayın.

 

Yumuşak huylu, alçak gönüllü olun. Hikmetin başı hilimdir. Ve sular alçağa akar.

 

Batıl şeyleri tasvir etmekten uzak durun.

Hakikati de tasvir etmeyin. Onu yaşayın.

Hakikat olun. Zaten o’sunuz. Sadece farkında olun. Furkan ile olun.

 

 

Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler!

 

 

Hakdan gelen şerbeti içtik Elhamdülillah

Şol kudret denizini geçtik Elhamdülillah

Kuru idik yaş olduk, ayak idik baş olduk

Havalandık kuş olduk, uçtuk Elhamdülillah

Yunus miskin , çiğ idük , bişdük Elhamdülillah

 

 

 

 

 

                                 mustafa ijaz  / 01.04.07,  Erzurum

2 comments Eylül 20, 2008

The-GOD’§PIRITUAL

thegod’§pirit | mustafaijaz

Hedef basitliktir. Ben erken vardım.


for|me to jump cennet in âlemi

toprak. gevher kim failed leyse le

kemislihi şey nur. time. space.

meta-physics. elma. arzu. pat!

power of now. kundalini. east

technic at past as future. a tale

human being ~ best volume of

creative from god’sspirit. no

woorman knew their piece of

dada. Oppps! the deep feeling

everywhere onmybody  of m’light.

Song from secret garden.

resembles something that not

occured. before fail the life run

and run be care at quiet words.

bicycle go away into teenage

meaning of our boring faces and

spiritual crash everywhere

everytime everynoevery. anyway

now look’d yourself : tanrım,

ah bu sonsuzluk ne çılgınlık böyle!

-hee up simplicity!

Add comment Eylül 20, 2008

SONSUZLUK , BASİTLİK ve MERHAMET

Mustafa İjaz | Bu site için çalıştığı bir an

Mustafa İjaz | Bu site için çalıştığı bir an

 

                                    Köklere inmenin adı dinginliktir. Yani yaşama dönüş. Bu sonsuzluktur. Sonsuzluğu bilmek aydınlanmaktır. Sonsuzluğu bilmeyen ziyandadır. Sonsuzluk bir bakıştır. Merhamet bakışı. İşte kutsallık! Sonsuzluğun memelerinden emerek kutsallaşmak! Yüceltmeler ve yergiler (ekstrem davranış – taraflılık) zihni bulandırır. Körleştirir. Merhamet bir bakış açısıdır. Geniş.  Sonsuzdan bakanın gördüğü bir açı. Kutsal açı. İnsanların hor gördüğü yerlerde coşkuyla gece gündüz akan sular vardır, bilirsiniz. Büyük merhamet böyle bir şey. Sonsuzluğa daha yakın böylece. Melamî’ce bir yakınlık. Yalınlık. Tutkulu bakışlarla bakan merhametli olamaz. O  bakışlar sadece görüneni görür. Gizliyi görmek için tutkularını kurban etmelisin. Basitlik en büyük gözdür. Aşırılıkları, gösterişi, kibri yok et ki bilgece derinleştir ruhunu. Ruhlarımıza itina göstermeliyiz. Sükûnet faaliyetin efendisidir. Bedenlerde faaliyet yorgunluğu! Tamahkârlık.. dünyaya gelirken ağlamaklı ve yumuşak bedenlidir insanoğlu. Ölürken ise kaskatı kesilmiş halde.. yumuşaklık ve acizlik yaşam belirtisidir. En yumuşak şeyler en sert olanları hep kuşatırlar. Hiçlik dopdolu bir yerde bile kendine bir yer bulur. Konuşmadan yol gösterenlerdir benim ermişlerim. Gerçek iyiler, iyilere iyi oldukları gibi, iyi olmayanlara da iyidirler. Hükmetmeden yönlendirirler, bunun adı gizli erdemdir. Eğri görünen, gerçekte en düz olandır. Anlatırlar ki, evvel zamanda, padişah Mısır piramitlerinden perestişle bahsedildiğini duymuştur. Zamanın ünlü ve yetkin mimarı, mimar Sinan’ı yüzyıllardır yıkılmadan ayakta duran bu gizemli yapıyı çözmesi için Mısıra bir kafileyle birlikte gönderir. Kafilede aşçısından askerine, rehberinden hizmetçisine kadar çeşitli insanlar vardır. Aylarca yol gidildikten sonra bir tepeden mısır piramitleri görünür. Mimar Sinan durur, dikkatle biraz bakar ve –haydi dönüyoruz, der. Kafile şaşkınlık içindedir. –Efendim, aylarca yol geldik, yanına varıp bakmayacak mısınız?  – Ben olayı çözdüm, der Sinan. – Bu yapı zaten baştan  yıkık yapılmış. Bir bina yıkıldığında bu piramit şeklini alır. Yıkık olan bir şey elbet bir daha yıkılmaz, der ve geri dönerler.

                Ünlü kılıç ustası Miyamato Musashi, Beş Çember adlı kitabının “ateş kitabı” bölümünde bulaştırmak diye bir savaş tekniğinden bahseder. “Bir çok şey bulaştırılabilir. Uyku hali, esneme gibi. Zaman da bulaştırılabilir. Düşman heyecan belirtileri gösterip acele davrandığında, hiç aldırma. Tümüyle dingin dur, düşman bir süre sonra  bundan etkilenecektir. Bu ruhu bulaştırdığını gördüğünde, Boşluk ruhuyla şiddetli bir saldırıya girişip onu yenebilirsin. Beden ve ruhunu gevşetip, düşmanın da gevşediği an, ondan önce davranıp güçle ve hızla saldırarak kazanabilirsin. Bu yola “birini sarhoş etmek” de denir. Düşmana bezgin, dikkatsiz ya da güçsüz bir ruh da bulaştırabilirsin. Bunu iyice incelemelisin.” Bunu anlattım çünkü seyir defteri bir duyguyu bulaştırmak için var. Okumak, yazmak ve paylaşmak. Sonsuzluk okyanusuna bir taş atıp dalgaların yayılmasını izlemek, keyifle. Genel bir kural olarak insanın zihnî bakımdan sefil ve bayağı olduğu derecede niteliksiz bir topluluğa karışabildiğini tespit edebiliriz. Ziya Paşa’nın deyişiyle; “nâdanlar eder sohbeti nâdanla telezzüz / divanelerin hemdemi divane gerektir”. Herakleitos da benim sözümü unutmayın der gibidir:”eşekler, samanı altına tercih eder.” Ruhsal derinlik arttıkça kişi derin ruhlarla hemdem olur. Okumak, yazmak nedir? İbn Ataullah İskenderî Hazretleri der ki, “gökkubbe altında söylenmemiş bir söz, yapılmamış bir iş yoktur. Öyle ise, yeni şeylerin peşine düşüp bidatçi olma. Yapacakların ve söyleyeceklerin bir öncekine uygun olsun.” İşte, okuma ve yazma eylemi, gökkubbe altında eskimez iyiyi, kadim olanı, her zaman diri olan gerçek erdemi anlatmak ve anlamaktır. Erzurum’da yaşanmış bir olayla yazımı bağlıyorum (sonsuzluğa bir taş atıyorum). Yaşlı bir teyze, akşam vakti pazardan evine doğru dönmektedir. Pazarın çıkışında bir balıkçı “canli balık, canli balık” diye bağırmaktadır. Teyze, balıkçıya doğru yaklaşır, leğenin içinde yüzen balıkları biraz seyreder ve balıkçıya dönerek, “Oğul, balıkların taze midur?” diye sorar. Balıkçı -“ he, Eze, balıklarım canlıdır, bak yüzirler.” der. Yaşlı teyze, anlaşılmadığını düşünerek tekrar sorar, “oğul balıkların taze midur?”  Balıkçı “he, he eze kurban olam, bak yüzirler, anlamıyor musun bunlar canlidir da!” yaşlı teyze balıkçının gözlerinin içine bakarak, “ anlıyorum evladım, anlıyorum da.. bak ben de canlıyım, ama taze değilim” der. Canlı olmak yetmez, tazelik gerek bize. Tazeliğin kaynağı Resul-i Ekrem  Efendimiz (s.a.s) ve Kutsal kitaptır. Elhamdülillah!

 

                Yeni Seyir’lerde hemdem olmak niyetiyle..

Aşk ile efendim!

 Yüreğinizden Rahman’ın ışığı eksik olmasın.

Ey Sonsuzluk ! Ey Rahman! : her şey için teşekkürler!

 

Add comment Eylül 12, 2008


kutsal bilgi kaynağı

Son Yazılar

Popüler Yazılar

Arşiv

Kategoriler

stats

ziyaretçi haritası

Etiketler

antalya Arche Aydınlanma baudrillard Beden bilinç blog Cern değer üretmek Eckhart Tolle edebiyat entrepreneurship Erzurum eğitim felsefe Futbol gençlik girişimcilik God Higgs inavasyon inovation iş dünyası kitap Kumpas Masaru Emoto medya Mevlana Mustafa İjaz Nurettin Özdoğan Particle Physics Philosophy Psikoloji ramazan satranç Sezai Karakoç sinema Sonsuzluk Tasarım teknoloji The Secret What the bleep yaz okulu çay üniversite

laf atanlar

gezturkiye on GENÇLER İÇİN YAZ REHBERİ
para kazan on GENÇLER İÇİN YAZ REHBERİ
malikaya on YES, WE CAN!
adem on ORUÇ YAZILARI : SAMANYOLUNDA…
hp on CHESS MASTER’ın DRAMATİK…

 

Kasım 2009
M T W T F S S
« Oct    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30