Posts filed under 'şiir'

ASİMETRİK HABER BÜLTENİ

-serdar’a

 

Elbette adı neydi sorulacaktı

ışıltılı kızın boynundan sarkan inşaat

havada asılı kalan öpücük

düşmekte olan yaprak hafifliği ellerin

erik yerken dudağı kamaşan sen

uzun ağaçlar arasından fırlayıp beni bulan

öğlen yemeğinde tarlalarda hüzünlü bir bektaşi

ofisteyim, 2010 a az kaldı tatlım

sosyoloji okuyorsun ve biliyorsun kızlar

yalancıdır, hep kendini ortaya atan  o hızlı yanlarıyla

boş bir bardağı kara daldırırcasına ve üzerine biraz pekmez

 

ah diyorum güneşli yaz günlerini hatırlamak gibisi yoktur

koltukaltlarında bir gemiye binersin korsan bir gemiye

fransız yemekleri düşlerken hep o bildik hayalkırıklığıdır seni

tepenin arkasında bekleyen, uzun yollardan geldin oysa

yıpranmış duygularla teşekkür ettiler sana

 

etekleri zil çalmak, ağzı burnunda olmak

eskiden deyimdi bunlar

istiklalde ve erzurumda ve üniversitelerde

nice nice okumuş ama

hala  nietzscheyi okumamış

kadınlığında problem olupta akademisyen olan kızlar

ve bilirsin elbette

istatistik okuyorsun, kızlar yanlış bir denklemdir

ne yapsan payda sıfır ve belirsizlik kaçınılmaz

 

futbol oynanan teneke ve naylon mahallelerde

asimetrik ergenlik düşleri kurarken

yürürdük, çay içerdik, ve elbette ablam

kendi ülkesinde bir papatyaydı

fallar bakardı bana

bilmelisin, matematik okuyorsun

çift sayılar birden başlar

 

filmler izliyormuşsun, gözlerine o koku sinmiş

sabahları yatakten kalkarken hep

on sekizinde ve tiril tiril bir kadınla

bilmem hangi fransız sokağında

cafe matadorda cafe mystico içmeyi hayal ediyormuşsun

yeşil naneli kelimelerle konuşurken

saatine bakıp ikindi olduğunda vakit

satranç tahtasında ayağı kırılmış bir atla

yola çıkıyormuşsun.

Biyoloji okuyorsun, duymuş olmalısın

kızlar hep yaşlıdır

ve ayakları ya da bacakları diyelim, yerçekimine itaat ederler

kafalarındaki biyolojik imkansızlık ve sınırlanmış doğaları yüzünden

bilmelisin dostum

kızlar hem yaşlı hem huysuzdur,

nerde bir hakikat bulsa

“yine neyi yanlış yaptım” derler

ve elbette geometri bilmezler.

Bir üçgenin iç açıları toplanmaz

çünkü uzay-zaman eğridir ve doğru çizgi yoktur

doğru insan mı?

Duymuş olmalısın,

Kızların aklı hep klişe şeylerle çalışır.

 

 

topraklarında ve sularında gözün yoktu

bir yaprak gibi geçtin kanyonlardan

ve yine bir tepe tırmanıyorsun

gözlerinden bir film geçiyor emir kustirica

tepenin arkasında sırtlarında gül bitmiş çocuklar

 

saatsiz saniyesiz bir yerdesin artık

saçlarında aşkın şşş leriyle yere kapanıyorsun

ve “tanrım, beni göm” diyorsun

gömülmeyen şey bitmez

 

yapraklar havada asılı, tam zamanıdır bitsin

telefonunu da tepenin arkasındaki ırmağa fırlat gitsin.

 

 

başlangıçta yoktu mesafe

göz yok, görüş yok

gören yok, görülen yok

banggg banggg banggg

ırmakta çalan telefon

kim acaba?

 

Tatlım sen bilirsin, doktora yapmışsın

hop oturup hop kalkmışsın

suratı kuyuya düşmüş akademi koridorlarından

uygun ve hırslı adımlarla yürümüşsün

hakkındır, vur kafanı monitöre

kızlar siz de bilirsiniz,

kız olmak kıt olmaktır

nerde nasıl niçin diye sorma

fotokopiciye bir nüsha bırakmışsın, dalgınlık süsüyle

bilirim, kızlar en iyi reklamcılardır

spot cümleler eksik olmaz yorgun suratlarından

 

ah onlar, zavallılar

sevgiye ve başka şeylere artık inanmıyorlar

inanmak peşin ödemektir

artık biliyorsun tatlım

limit sonsuza giderken her eğri doğrulardan oluşur.

 

Arayan sen miydin

Ofisteyim, çıkınca ben seni ararım,

aynı ırmakta iki kez konuşulmaz

artık öğren.

 

Add comment Kasım 28, 2009

SENSİZ SOFRALARDAN HEP AÇ KALKTIM EFENDİM

bir şarkı bile etmez aklından geçenler

bir de kalkıp “hayallerinin peşinden git”

diyorsun çocuklara.

 

yayılmış göğsün ırmaklara bir dağı yükleniyor saçların

ve bulutlar gezinmekte üzerinde.

düş görmüş bir genç yüzü gibi

şaşırmışım fizik kitaplarında..

 

bir çayla simidin tadını bulamadım ramazan sofralarında.

rüzgarlı tepeler düşledim akşam vakitleri için,

ikimiz için ve biraz tütün..

 

yatsı namazından sonra yatanların iklimine varıp

kıvrılmak istiyorum bir köşeye.

 

beni bana bırakma efendim,

bizi bize bırakma..

bir kılıçla, bir sesle irkilmek..

şimdi, hemen, burada.

 

basit olsun diyorduk her şey, basit.

el-basit’in lisanıyla basit.

 

bir ağaç altı bulmak çıplak sıcakta,

bir gölge.. gölgesiz efendiden bir gölge..

 

bir ağaç ki kökü alemin.

meyveleri hep şifalı, sihirli, büyüleyici, hikmetli..

 

bir ağaç ki sonsuz çölde

yön, rızık, gölge

 

gittiği düğünden, mevlütten çocuğuna

 en sevdiği çorba ve tatlıyı getiren anne gibi

şefkat, rahmet, ülfet üzere..

 

sevdiğimiz şeylerden infak etmedikçe

gerçekten  iman etmiş olamayacağız.

 

sevdiğimiz şeylerden infak ederek

gerçekten sevilmeye değer olana

doğru açılacak kalp havuzunun kapakcıkları.

 

çer-çöple tıkanmış kalp havuzu..

eski-puslu-bulanık sularda yüzmeyi umma..

 

sevdiğimiz şeylerden infak.. vermek..

mesela, gençliğimizi vermek..

uykumuzdan, dilimizden, yüzümüzden vermek..

vaktimizden.. hoşumuza giden nimetlerden..

 

misal, çok güzel bir sofranın başına oturdun..

insan ister ki sevdikleriyle yesin o yemeği..

yoksa ne anlamı olur yalnız yemenin..

biyolojik bir sindirimden başka..

 

o güzelim sofranın başında;

“efendim de olsaydı şu sofrada,

bu güzel nimetlerden o da tatsaydı..”

diye kalbin nazlanması sahibine

 

 iki büklüm oturuverseydim

dizinin dibine de, geçiverseydim

yemeden, içmeden o an..

 

tüylerim bir yelken gibi ürperseydi de

hafifleyiverseydim oracıkta.. unutuverseydim

dünya nimetlerini kainat nimeti yanında..

 

efendim, sensiz sofralardan

aç kalktım bunca zaman

 

kelime çubuklarına ne kadar üflediysem nafile,

sesim cılız, göğsüm fakir, mezun değiliz konuşmaya..

 

yangınlar içindeyiz lakin parlak

görünüyorsun diyorlar dışardan bakanlar

 

ne ile parlıyorsan

onunla parçalanmak kaçınılmaz.

 

seni uzak bir bulut gibi düşledim durdum efendim

yüzüme giden her avuçiçinde yankılandın durdun

seninle avundum durdum, duruldum

efendim.

 

biz seninle serinliyor,

seninle gölgeleniyoruz..

 

umuyoruz ki bir lahza da yağıversen köyümüze,

diriltsen çorak, tenha köyümüzü..

 

yanlış yerlere ev yaptığımız doğrudur..

unutuverdik deniz üstünde evin olmayacağını..

 

seller alıp götürürdü her şeyi ya

dünyanın kendisi de bir sel değil miydi,

gurbeti inkar etmedik mi..

 

evler yapmadık mı

selin önüne..

selin, kibrin, şehvetin, riyanın,

güzelliğin, malın, fitnenin, kadının, erkeğin,

çocuğun, üniversitenin, kadronun, maaşın önüne..

 

geçim derdiyle geçtik gidiyoruz

atalarımızdan öyle gördük.

onların dini üzereydik..

 

yazıklar olsun şimdi bana,

yazıklar olsun şimdi sana,

yazıklar olsun..

perçeminden tutup bu dünyayı

 bir tokat savuramadık ya güzel yüzüne,

 

efendim

şimdi hangi hal ile hangi sofraya otursak aç kalkıyoruz sensiz..

sen hiç gelmiyorsun ki aklımıza..

 

sen ki en basitinden bir tokalaşmada bile

“karşıdaki elini bırakmadan bırakmazdın onun elini”

 

şimdi ellerimiz neyi tutuyorsa hemen terk ediliyoruz,

terk ediyoruz..

 

sevmeyi öğrenemedik, yabani otlar gibiyiz

kim geçse yanımızdan “kibirli bir keder” bulaştırıyoruz..

 

sen ki “ bir yöne döndüğünde tüm gövdenle dönerdin”..

bir tek bunu yapabilseydik efendim..

 

başımız, göğsümüz, kalbimiz başka yönlerde,

parçalanmışız..

 

yerini terk eden uhud okçularıyız..

 

sensiz sofralardan hep aç kalkıyoruz efendim..

 

sensiz kelamlardan yüklendik tonlarca,

belimiz kambur, dilimiz pelte..

 

“onlar ki alınlarındaki secde izlerinden bellidirler”

alnımızdaki izler dünya haritası.. şirkten..

 

yaramaz bir çocuk gibi sormak istiyorum;

efendim selam niye söylenir ki?

selam söylemesek, selam söylemeye hacet olmasa da

senin oturduğun sofralarda dilimiz tutuluverse,

yüzünün aydınlık ve derinliğinde erisek,

nurdan denizlerde coşkuyla yelken açsa yanaklarımız,

dünya uzak bir masal ülkesi gibi

kalıverse oracıkta..

 

ama biliyoruz ki rabbimiz ve melekleri de

sana salat ve selam ederler..

biz de ederiz.. salat ve selamların en suskunu,

en utangaçı, en garib ve en fakir olanıyla..

 

dilimiz dönmez, dudağımız kurudur..

kalbimiz, unuttuk ona galebe çalan şeyi..

 

sensiz sofralarda besmelesiz, hamdsiziz..

elimiz ve yüzümüz şımarık..

 

döndüğümüz yönlerde ne arıyoruz?

sana doğru tüm gövdemizle dönmeyi öğrenemedik..

 

gökteki yıldızlar

gece yanan şehir ışıklarından görünmüyorlarken

kitaplara gömülmüş bir bezginlikle ağlıyoruz şimdi…

 

bayram mı dediniz?!

Add comment Eylül 12, 2009

EN GÜZEL’SİN

 

en güzel fotoğrafım bir yorgunluk. halinde çekildi. *

hafif kızlar gördüm sinemalarda

ve avril lavigne şarkıları

dur önce bunu anlatayım

geçip giden o yaz akşamlarına benziyorlardı

kış boyu “yaz gelsin bak nasıl denize gireceğim,

sigarayı bırakıp, meyveler toplayacağım sana” hayalleri gibi

yaz akşamlarına benziyordun

dut ağacı altında oturmuşuz

karşımızda kendi sessizliğinde

bir bahçe soluyup duruyor gecede

öğrenci evlerinde gecenin nasıl ayakta

nikotin bulutları arasında, şiirler ve şarkılarla

ve nasıl yirmili yaşlarımda az bulunan fanzin dergilerinde

nikotin-cell hikayeler yazdığımı anlatıyordum sana.

üstelik çay içerken ne güzel dinliyordun, ellerin bardak üstünde

kelimelerimi biriktirir gibi içinde

en güzel fotoğrafın bir yorgunluk halinde. çekildi.

 

hafif kızlar gördüm diyordum sinemalarda

o entarisi bulut gibi kızlar

bedenleri tinsel ve şeffaf olan cennet kızları

görmek de bir yere kadar.

 

görüvermek, derdi belki de borges görebilseydi

an be an yeniden görülmeyle kendini var eden hafifliğe

 

iki farklı dilde insan ve günah anlamına geliyordu SİN

neden sonra dönüp bana “sensin” dedi o

iki farklı dilde aynı şarkı

 

yırtık günler geçiriyorum safadan merveye doğru

aradığım sen değilsin, yine de bir çay içelim şurada

ve deve üstünde gelen tütünlerden bir sigara

“hikayen yoksa, sen de yoksun” diyordu afiş

otuzuma gelmeden yazıp vermeliydim şu hikayeyi

og mandino tarzı bir yalınlıkla

ve ince çizgilerden bir sazlık resminde bir kuş

her an uçup gidebilirmiş gibi duruyor

“sensin” o.

 

do not touch, do not kill

or if u wanna kiss

hold it just as a bird fly

 

 

“benim” o.

benimsin güzelim, nazımsın tanrıya

bir sabah tazeliğinde sözlerinle dur orada, şimdi!

-Şimdi mi? Burada mı?

Evet şimdi. Evet orada. Dur öyle,

çekiyoruum , çeeekktim.

 

Bu ne güzel gülüş böyle..

harikulade oldu. Çok güzel oldu.

 

 

* by ihk

Mustafa İjaz

İstanbul, Ağustos 2009

Add comment Ağustos 29, 2009

The-GOD’§PIRITUAL

thegod’§pirit | mustafaijaz

Hedef basitliktir. Ben erken vardım.


for|me to jump cennet in âlemi

toprak. gevher kim failed leyse le

kemislihi şey nur. time. space.

meta-physics. elma. arzu. pat!

power of now. kundalini. east

technic at past as future. a tale

human being ~ best volume of

creative from god’sspirit. no

woorman knew their piece of

dada. Oppps! the deep feeling

everywhere onmybody  of m’light.

Song from secret garden.

resembles something that not

occured. before fail the life run

and run be care at quiet words.

bicycle go away into teenage

meaning of our boring faces and

spiritual crash everywhere

everytime everynoevery. anyway

now look’d yourself : tanrım,

ah bu sonsuzluk ne çılgınlık böyle!

-hee up simplicity!

Add comment Eylül 20, 2008


kutsal bilgi kaynağı

Son Yazılar

Popüler Yazılar

Arşiv

Kategoriler

stats

ziyaretçi haritası

Etiketler

antalya Arche Aydınlanma baudrillard Beden bilinç blog Cern değer üretmek Eckhart Tolle edebiyat entrepreneurship Erzurum eğitim felsefe Futbol gençlik girişimcilik God Higgs inavasyon inovation iş dünyası kitap Kumpas Masaru Emoto medya Mevlana Mustafa İjaz Nurettin Özdoğan Particle Physics Philosophy Psikoloji ramazan satranç Sezai Karakoç sinema Sonsuzluk Tasarım teknoloji The Secret yaz okulu çay üniversite şiir

laf atanlar

gezturkiye on GENÇLER İÇİN YAZ REHBERİ
para kazan on GENÇLER İÇİN YAZ REHBERİ
malikaya on YES, WE CAN!
adem on ORUÇ YAZILARI : SAMANYOLUNDA…
hp on CHESS MASTER’ın DRAMATİK…

 

Aralık 2009
M T W T F S S
« Nov    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031