ÇALIŞMA MASASINDAN POSTMODERNİZME

Paskalya tatilindeyiz. Baharın da kendini hissettirmesiyle bir izcilik kampındayım şimdi, kopenhag’ın deniz ve ormanla içe içe bir köyünde. Kampta aktivitelerin dışında vakit buldukça kitap da okumaya çalışıyorum. Bunlardan birisi, Introducing Postmodernizm ( Postmodernizme giriş), keyifli bir kitap. Çalışma masasına yüksekten bakınca dikkatimi çeken bir şey oldu, masanın kendisi zaten tam bir POSTMODERN TABLO idi.

Şöyle ki;

1. Postmodernizm Kitabı – Kopenhag universitesi kütüphanesi

2. Hikem-i Ataiyye, Ataullah İskenderi, dergah yay.

3. Sony Ericsson w320i Telefon

4.Magic – Gözlük Silme Aparatı

5. Starbucks Kahve Termosu

6. Aqua kaynak suyu şişe kapağı

7.Brunnen not defteri, ajanda

8. Swatch kol saati

9. Hz.İnsan, Dücane Cündioğlu, Kapı yay.

10. Penol Double Click kalem

11.Arjantin Katolik Üniversitesi promosyonu – Mouse Pad

12. Sony Waio Mouse

13.Apple Kulaklık

14.Apple Ipod Shuffle

15.Telia 3G İnternet modemi

16. Sony Waio Netbook

***

edip cansever‘in Masa da Masaymış Ha şiirini hatırladım şimdi,

Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kâseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu

Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.

***

birkaç tane de postmodern mimariye örnek vermek vermek isterim,

Kansas City Public Library (Missouri, United States)

Manchester Civil Justice Centre (Manchester, UK)

The Crooked House (Sopot, Poland)

The Basket Building (Ohio, United States)

MİSKİNLİĞE ÖVGÜ

yaz bitiyor.

Kitaplarıma ve uykuya dönüyorum…

Uykusunu  kitaba gömmüş bir yüzle karşımdaydı sabah.lirik bir sesi vardı. Geniş bir nehir kenarı gibi dingindi elleri. Dokunduğu çay bardağı, sandalye onun elleriyle anlam buldu. Konuşacak bir şey yoktu. Yıllarca susabilirdik öylece. Öyle iyi öyle güzeldi ki elleri, çıldırmak üzereydim. Dalıp gidiyordum ellerine. İnce ve kıvrımlı bir yola dalar gibi.. büsbütün bir yoldu işte.. bir nehrin komşusu, bir ormanın çocuğuydu onun elleri. Öğle sonu görüşmek üzere ayrıldık. Ellerini öptüm. Bu kafiydi. Bu muazzamdı. Çıldırıyordum az kalsın, az kalsın yolda yürümeye cesaret bulacaktım.. bulamadım.. iyi oldu ama.. büyüyü bozmadım. Uykumu kitaba gömmüş bir sesle pencereyi hafif açtım ve bir köşeye kıvrıldım. Kıvrılmayı yaşadım. İçe dönük bir beden oldum. İçe dönük bir yüz gibi yalnızlaştım. Öğle vaktine kadar geçecek vakit boşunaydı. Onun elleri olmaksızın yolumu bulamıyordum. Öyle güzel , öyle deli otlar gibi elleri vardı. Deli otlar gibi bakıyor deli otlar gibi yaşıyordu. Kıvrıldığım yerden kitaplık görünüyordu. Bir sürü kitap.. bir sürü yalnızlık. Çoğu yarım kalmış.. öylece bırakılmış. Ben birazdan geliyorum denmiş gibi.. bu da geçecek çocuk ; ne kadar çok söyler oldum bu sözü.. geçiyordu işte.geçmez diyorduk yaz başlarken. Geçiyordu işte.. üstelik onun elleri de vardı bu yaz. Öğle sonu serinliyordu hava . burası bir kasaba. Evet, sizi hatırladım okuyucu. Siz bilmezsiniz buraları. Belki sizin de elleriniz vardır. Belki onlarda öyle iyi öyle güzel olabilir. Yoo.. olabilir mi sahi? Bu yaz nasıl geçiyor böyle.. geçen Mehmetlerdeydim. Yine kitaplar vardı masada. Belli ki okumuş. Yüzü kışın kaybolan bir su yatağı gibiydi. Kışın yoktu Mehmet. Yazları görüşüyorduk. Mehmet vardı. O vardı. Onun elleri vardı. Bir kasabadaydık. Öğle sonları. Parklarda yılgın sözler yapıştırıyorduk üstümüze.. tutunmak duygusu.. zordu şöyle aklı başında bir cümle kurmak, tatlı-sert bir gülmek zordu. Hava nasıl sıcak. İyi ki onun elleri , mehmetin güven veren yüzü vardı. Mehmet uzaklara bakar gibi bakıyordu kasabaya. Sanki burada yaşamıyordu. Bir özlemi vardı. Ellerini pek çıkarmıyordu cebinden. Elleri dokunsun istemiyordu belki bu kasabaya. Bu tutkallı gaflet kelimelerine.. neyse.. Mehmet iyi çocuktu. Susup çay içerdik. Susup susup bir şeyi hatırlardık. Gülerdik. O gelirdi sonra. Onun elleri de gelirdi. Bir yol açılırdı parkta. O yoldan kimse geçmesin istiyordum. Hızla koşuyordum o yola.. hava nasıl sıcak.. insanlar nasıl bakıyorlar bana öyle.. yola girdim, nasıl terlemişim öyle. Kevgir gibi terliyordum. Mehmet gülüyordu, yaz geçiyordu.. kitaplar bitmemişti oysa.. ne çok kitap almıştım .. okuyacak okuyacaktım.. geceler kımıl kımıl bir duyguyla okuyordum karanlığı. Bir şeyler düşünüyordum işte.. bilirsiniz.. guuk guuuuk ılık bir gece.. balkondasınız.. karşıda bir iskele.. küçük sevimli tekneler.. ağaçlarda öten cırcır böcekleri.. ara sıra yoldan geçen kamyonlar.. çıkıp yürüdüm biraz.. açık bir çorbacı buldum.. biraz çorba.. birkaç bardak çay içtim.. çorbacının sesi çuval gibiydi. Geceye yakışmıyordu. Ya gündüze? Bilemem… ama olsun onunda elleri vardı. Üstelik çorba da güzeldi. Tıık tııık keyifle yürüdüm bomboş parkta. Henüz uyumayanlar vardı.. evlerin balkonları atletli erkekler kısık sesli tv’ler ile doluydu. Yaz bitiyordu üstelik. Tanrım, nasıl yorgundum. Uykusuzdum. Ellerimi cebimden çıkarmıyordum. Kitaplarımı da okuyamamıştım üstelik. Her yaz böyle oluyordu. Bıkmış usanmıştım bu havalardan. Bir dağ gölüne çıkıp günlerce uyumak istiyordum. Günlerce şarkı söylemek. Günlerce aklı başında cümleler kurmak istiyordum. Bırakmıyordu oysa onun elleri. İyiydi. Güzeldi. Hoştu. Lakin hava nasıl sıcaktı öyle.. bir tutsam ellerinden ellerim göl olurdu.. nem olurdu.. tutmuyordum. Büyüyü bozmuyordum. Gece yürüyüp gündüz anlatıyordum. Aklı başında şeyler de söylemiyordum. Çay içip şiirler okuyordum.. şehirde nadiren çıkan dergilerden haberler alıyordum. Polemikler.. ismet yine bir röportaj vermiş bir dergiye. Yine saflar keskinleşmiş. Şehirler terkedilmiş oysa.. şehirlerde çıkan yaz dergilerine nasıl hayret ediyorum bir bilseniz. Ah efendim, burası bir kasaba. Sizi unuttum sanmayın. Bu da geçecek düsturuyla yürüyorum işte böyle yalınayak. Yırtık terlikler.. biraz çekirdek.. biraz su sesi… parktayım yine. Bu gece parkta uyuyacağım. Dönecek bir yer var mı ki.. onun elleri mi? Evet. Haklısınız lakin.. hava nasıl sıcak.. tutsam ellerinden , ellerim göl olur.. ellerim nem.. dayanamam, çıldırırım, ellerim yalnız, ellerim terkedilmiş evler gibi dursun işte cebimde. Kıvrılıp yatarım ben şimdi buraya. Zaten şunun şurasında ne kaldı sabaha.. mehmete gitsem mi? İyi güzel de.. uyumuştur şimdi Mehmet.. sabah giderim artık.. beraber bir kahvaltı yaparız. Yakında o da yolcu.. ben yine burda kalıyorum.. bir kış yine Mehmetsiz , bir ömür yine onun elleri olmadan geçecek.. evet, bunu hatırlamam iyi oldu.. sabah mehmetle kahvaltı yaparız.. ismetin röportajını konuşuruz. Bir hal olur bizde.. inkişafa muhatap oluruz, hep böyle oluyor zaten.. ne zaman çay içsek, kelimeler daha bir demleniyor, virgüllerimiz daha şıngırtılı, noktalarımız daha tatlı. Gerçi o çaya şeker atmıyor. Üstelik çay kaşığınıda bırakmıyor. Öyle güzel sade şık duruyor ki çay kaşığı her yudum alışında bir kepçe  gibi kelime çıkarıyor mehmetin ağzından. Susuyoruz sonraları.. taaa gelecek yaza kadar..  arada birkaç telefon.. birkaç şiir yazı vs. gittiği kafede ve vakıfta olan bitenleri anlatıyor Mehmet. Ben biraz daha iyileşiyorum. Hani birileri orda bir yerde nöbet yerini terk etmemiş duygusu yaşıyorum. Bitiremediğim kitaplara, uykusuz kaldığım gecelere dönüyorum.. yaz bitmiş ,Mehmet gitmiş oluyor işte.. kamyonlar artık daha sık geçiyor.. daha az kelime. Daha fazla gürültü.. hava hiç bir şeye benzemiyor. Parkta yazdan kalan hüzünler.. yüzler.. sohbetler.. çocuk kahkahaları.. artık yalnız geliyorum parka.. biraz oturup eve dönüyorum. Dönecek bir yer her zaman vardır.. her şey bir şeye dönüyor.. ben kitaplara, uykum bir dağ oluyor. Ağaç gibi sallıyor yüzümü.. anlamlarım silkiniyor yer değiştiriyor.. sözlük gibi bir şey oluyorum yaz sonları… hangi sözcük ne anlama gelir biraz daha yerleşiyor içime.. sözlük gibi oluyorum işte.. sırayla.. bakınız.lar falan oluyor yüzüm.. bir şeye dönüyor. Diğer sayfaya açılan bir kitap, görüntüye dönüşen bir foton, duyguya dönüşen hormonlar.. dergiler.. artık yağmurlar çoğaldı.. kütüphaneye çekildim. Yazı ve mehmeti bekliyorum.. onun ellerine ne mi oldu? Elleri kurusun onun.. kurudu da.. yaz bitti.. nem bitti.. göl kurudu.. ben şimdi uyurum burada.. şuracığa kıvrılıp yatarım.. kimseye zararım olmaz. Hem yarım kalmış kitaplarım var benim.. intihar etmemek için her gün yeni sebepler bulmalıyım. Ne diyordum ben.. uyku.. evet.. iyi geceler. Burası bir kasaba.

Kalbim bir asansör müdür?

Diyelim öyledir.. kaç kişilik?

Karşıdaki kayalıklarda dün uyumuş kalmışım. Bunu nasıl anlatabilirim. Bir klavye ile nasıl seslenebilirim. Her harf bir tuğla elimin altında. Peki ya harç? Peki ya bu söz evinin tavanı? Söz evinin akustiği? Söz evinin penceresi ,kapısı?

*

İmdi  kapıları çarparak çıkamıyorum.. dönmem gerekebiliyor.. yıllar bir söz evinin kapısına bana bunu yazdırıyor.. ‘kapıyı çarpmadan çık.. dönmen gerekebilir!’

*

sultanım, ıscacık bir çorba gibi sesini duysam bu sabah.. içsem içsem her şeye bulaştırsam sesini.. senin sesin taşınabilir bir şeydir biliyor musun?

Utanıyorum, nasıl desem; sesin olmadan kuşanamam bu yazgıyı.. sesin, nefesin..

*

hayır!  Bu zemin katta oturmanın verdiği ‘dibe vurmuşluk’ duygusu olmasa , atlayacak bir yer bulsam , bir balkonum olsa mesela, durma şarkılar söylerdim.. şarkılar söyler atlardım mutlaka sokağa; dibe vururdum .. balkonların bir bedeli olmalı değil mi ya.. oysa ben her gün zemin kat evimden atlıyorum kitaplara, yoğun atlara, aç kısraklara, soğumuş çaylara, ıssız sızılara.. *

evet! Yıkılmış bir adamım ben. İkinci el bir kitap.. arasına notlar düşülmüş.. hafızası çizilmiş bir adamım ben.. arka kapakta şöyle yazılmış: bu adam saçlarıyla boyar yastıkları, yastıklar ayet kokar.. yastıklar sultanın saçlarını saçlarına düğümler.. her gece nurdan çocuklar kımıldar kafasının içinde.. her gece biraz daha çok çocuk.. ‘yok çocuk falan yok öyle şey..’ ağlıyorum.. çırpılan halılar gibi hafızam.. ağlıyorum ve coğrafya altüst oluyor..

*

aha bu benim işte!

Hayret! Rüzgar nasıl da ip ip eğiriyor bulutları.. göğü nasıl da nakşediyor.. üstümüze şefkat giyelim, iddia ediyorum, şık duracak..

duracak kainat bir an, benimle dön diyecek.. benimle dön..

*

-nerde kalmıştık?

Şefkat. Yurdumdur. Taifte bende olaydım ya resulallah; ayağından akan kan şimdi damarlarıma ruh oluyor.. yurdumdur, şefkatin, ahlakın.. avuçlarıma abanan yüzüm sürekli değişen çölde kum tepeleri gibi.. nerde kalmıştık? Sokağın ortasında.. sakalımızla.. tuz eker gibi geçiyorum sokaktan; kötü bir salata.. hazımsız ukalalıklardan.. şefkatsiz sarılışlardan.. tuz eker gibi oluyorum işte.. tuz taşları oluyor boğazım.. göğsümde yanan cennet baharı.. ve çağlalar.. ‘ve kevâibe etrâben ve ke’sen dihâka. Lâ yesmaune fiyhâ lağven ve lâ kizzeba’ kaldık işte sokağın ortasında; iyi ki sakalım var. Bu bir yerde ‘duruyorum’ demek.  Ruhum ip ip gerilmiş , kalbim bir asansör mü benim? Kaç kişilik?

*

eşya bir an olmasa, esma çıldırırdı.. peki ya insan?

*

esma var, eşya da.. ama bunlar iki kanat gibi işte.. kanat kalpten epey uzaktır.. kanatlar gövdeden ağır olursa uçmak bir zulme dönüşür , uçuş güvenliği için secdeye gidin ve elleri sıkıca bağlayın, safları sık tutun, Allahın rahmeti üzerimize olsun! Düşüren ve yükselten allahdır! Allah diler, esma eşyanın pamuğu olur. Pamuk yükselir ve düşer..

*

Müslüman iki namaz arasında yaşayan hz. İnsandır. Birini kılmış, diğerini kılacaktır.. olmuş ile olmamış arasında; olmuş, olmamış olamaz’ın hakikatiyle yaşar…

*

kelam deyince, belagat deyince; ey iman edenler; İman edin!

*

eve dönmek, ne çok şeye dönmek..

*

kımıl kımıl bir ses işte.. dur yapma, ayartma beni çocuk.. yorgunum, beni kumlara , çakıllara, akşam vaktinin darlığına çağırma..

*

bir bebeğin secde eden elleri, tûba ağacının filizleri …

*

çıktım, baktım ki sokağa; çın çın çınlıyor peygamberin sözü..

‘pazaryerlerini terk edin’

*

sen bakılması yasak olansın! Bakamam.

Kudur işte! Bakmıyorum!

*

ten ve tin! Tez elden akrabadır bunlar.

*

aşk yıkıcıdır. Bkz. Yusufun gömleği.

Şefkat onarıcıdır. Bkz. Yusufun gömleği.

MİSKİNLİĞE ÖVGÜ

Öyle kendi kendine duruyordu cenaze arabası. Bunda şaşılacak bir numara yok elbet. Lakin cenaze arabasının bir düğün salonunun yanına park edilmesi bir tevafuk muydu, yoksa belediye işçilerinin bilinçsizce yaptıkları cilveli bir hikmet miydi? Hikmetler özü itibariyle cilvelidir. Her yerde, herkese göstermez kendini, vardır, bilinir lakin gözün görse elin dokunamaz, elin dokunsa gözün göremez, cilveli hikmetleri. Yeşildi. Rengi yani. Cenaze yıkama aracının. Ölen için rengi yeşil olmuş, siyah olmuş ne önemi vardı? Ama doğrusu yeşil şık durmuştu cenaze yıkama aracının üstünde.( estetik ölürken bile yalnız bırakmıyordu insanı. Zarif ölümler istemek gerek allahtan. Zarif, kırılgan, camsı..) düğüne gelen davetliler içerde gelin ile damadın saadetine eşlik ederken bendeniz bu soyu tükenmiş numunelik fakir düğün salonunun yanında duran mezkur yeşil boyalı cenaze yıkama aracına sarf-ı nazar eylemiştim. Salondaki keşmekeş, tabutun soğuk yüzünde anlamsızlaşıyordu. Dostum olan damat ve gelin eminim bu aracı görseler epice hayrete düşerlerdi. Belki evlenmekten bile vazgeçerlerdi. Bunu onlara haber vermemeliydim. Bunu düşünmek bile abesle iştigal sayılsa da düğün ile cenaze bence akraba kavramlardı. Tanrı için düğün ya da cenaze fark etmezdi. Ama insan için ise biri doğum ( düğün) biri ölüm (cenaze) olmak üzere hayatın iki asli giriş- çıkış noktasını simgeliyordu. Sonra aklıma şunlar geldi : ‘düğün yaparsam, gelini cenaze arabasıyla eve götürsem, bir yandan doğacak çocuklarımı düşünürken ölümü de unutmamış olur muydum acep?’ belki de şehir merkezlerinin işlekliğinin nedeni ölümü hatırlatan şeylerin hemen hemen hiç görünmemesi, cafcaflı tabelalar, vitrinler, mankenler, yakışıklı beyler, şık hanımefendiler… alt kültür iletişimi argosuna bile yer yoktur böyle yerlerde. Olsaydı içinde ölüm ve eşya-esma hikemiyatı ile dolu bir sürü cümlecikten mahrum olmazdı bu safsata kalabalık. Kalabalık mı dedim? Ah, ah, bakın yine attı şartellerim! Tiksinirim kalabalıklardan. Birbirinin eti ve sesi içinde kaybolmuştur onlar. O kalabalıklar. Kalabalıkların urganları sarkar bacaklarından. Her gece ruhlarını asar onlar , şehir meydanlarında, daracık odalarda, pis havlulu otellerde, işlek caddelerde, fast foodlarda.. lerde larda… kalabalıkların bir cinsiyeti yoktur. Bana kalırsa. Bir mahremiyeti yoktur. Yoksundur o zavallılar miskinliğinden ferah sözlerinden. Miskinliğin kurban kokan, hikmet ve ‘göz kokan

kuytularından.

Miskinliğe selam olsun!

Övgü miskinlere olsun!

Allahın esirgemesi miskinlerin üzerine olsun!

bir düğümdür söz, miskinde: gidip gelip hep o kılcal yerlerimizi burkar. soldurur. insandır: yüzdür tek. yüz : allahın insanın biricikliğinde dirilttiği dildir. yüzdür: diridir. diridir: hayydır. sucul ve sesgen yerlerimi burdum. yeni bir dil iliştirdi miskin ağzımın içine. soydu aklımı kafatasımdan. yüzlerim değişti her köşe başında: her su bardağında aczimi içtim. baharatlı yollardan geçtim.

Miskin seçim yapmaz. Yemek seçmez. Ev seçmez. kadın seçmez. O’nun rey’i allahadır. Allahın isimleriyle konuşur o. Kaygılanmaz açlıktan. Belki nefesi kokar lakin o cennet bahçelerinde çoktan dolaşmaya başlamıştır. O nefsini allaha satmıştır. Ne kârlı ticaret. Miskin, üzerinde yağlı bir elbise, ellerinde tıngır-mıngır bir tesbih, dizleri yamalı bir şalvar, başında yeşil bir sarık: sanırsınız çemen çemen tebessüm ediyor aklıyla göğyüzüne. Kim varsa göğyüzünde; herhal o’na tebessüm ediyor. Lakin kahkaha atmıyor. Allahın arş’ta oturduğuna inanıyor ve sık sık yere uzanıp göğün göğsünde alemi seyran ediyor. Geçenlerde sordum, sormadan önce yanına uzandım, sonra sordum:

-ne görüyorsun?

-göğün zilleri çalıyor, dedi.

Hiç beklemiyordum böyle bir kelam etsin. Bir süre sustum. Kulağımı kabarttım.

-yoo, dedi, öyle duyamazsın göğün zillerini. Göğün zilleri eşya’nın ruhuna karışınca belki hissedersin, dedi. Kafamın kimyası bozulmaya başladı; göğün zilleri?, eşyanın ruhu? Ya hu, bu miskin ne diyordu böyle?… ne güzel evime gidiyordum işte. Yanına uzanmaz olaydım a miskin, teknesi su alasıca entel miskin, diye yakındım durdum, eve geldiğimde. Evde olmak canımı sıkmıştı. Hem ayrıca ben niçin eve geliyordum. Beni bekleyen kimsecikler yoktu evde. Ben berberdim. Kıl ve tüy ile aram iyiydi. Rızkımı kıldan tüyden çıkaracağım hiç aklıma gelmezdi. Sabahtan akşama kadar insancıkların kılıyla tüyüyle uğraşmaktan kafamı kaşıyamıyorum. Bu işten şunu öğrendim: kıl ve tüy : hikmetli bir yaratılışın al-i cenap bir misalidir. Her tüyün serüveni kıl olmakla biter. Kıl olur, zaman geçer, sarı olur, yaşlanınca beyaz olur, kıl döner acı verir. Kılın ve tüyün çıktığı yerler hikmetin cilvesinden midir bilinmez adama ‘canım ya rabbim ‘ dedirtir. Kıl olgunluktur.dengedir. insanın durduğu yere dair işaretler verir. Çocuk olmuş, genç olmuş, kız olmuş erkek olmuş fark etmez!, deme fark eder. Kılı ve tüyü anlayan pek çok şeyi anlamıştır. ‘lilinin tereyağdan kıl çekercesine inanışı yok mu..ekmek ne kadar allahınsa sende o kadar Allah’ınsın işte lili..’ tüy ne kadar kadın ve çocuksa kıl o kadar erkek.

Cins(kıl)bir berberim ben. Her köşe başında bulamazsınız. Biraz da çatlağım galiba. Olsun toprak bilem çatlaya çatlaya doyar yağmura. Her ‘çatlak’ umutsuz kalabalıklar için bir ışık ümididir. Başını dik tutmaktan vazgeçmediği sürece  kalabalıklar bu ışıktan elbet mahrum kalacaklardır.  Hikmetin ışığı dünyada bir garip gibi mahsun olmasını bilenlerin eğilmiş başlarının içinden fışkırır. (kün fitdünya kevneke garibun). O garipler, o fakirler, o başı öne eğik dilini kalbine sarkıtmış miskinlerdir ki, onlarda kıl ile tüy aynı etin meyvesidir. Cins bir berberim dedim de niye dedim, imdi hatırladım( bu arada biraz da geveze olmalıyım ki kelimelerim de miskin miskin geziniyor, oturuyor, kah susup, kah bağırıyor) cins bir berberim zira kestiğim saçları biriktiriyor ve meraklılarına satıyorum. Kılın tüyün de mi meraklısı olur? Demeyiniz efendim, misal, kestiğim saçı etiketleyip psikologlara, doktorlara ve polis arşivlerine belli bir mangır karşılığı gönderiyorum. Psikologlar saça bakarak saçın sahibi hakkında bir sürü bilinçaltı bilgiye kolaylıkla vakıf olabiliyor, insanın karakteri, beğenileri ve yaşamsal, dini kriterlerinden tutunda uyku ve cinselliğe kadar her türlü bilgiyi saç üzerinden okuyabiliyor.ve ipi kopuk müşterilerimin saçları da polis arşivlerinin vazgeçilmezlerinden. Modern dünya bu işte. Kılla tüyle hüküm veriyor. Oysa miskin, bir tek kılını bile kestirmez ( bu onu bilinemez, deşifre edilemez kılar), yıkamaz(onun saçlarını melekler yıkar), taramaz( onun saçlarını göğün rüzgarları tarar), koku sürmez. Kesmek, yıkamak, taramak, kokulanmak taraf olmaktır. Eşyanın ruhunda göğün zilleri çalıyor diyen miskin hiçbir şey için ‘karşı ve yana’ olmayı istemez. O öyledir. Şöylelemesine o’dur işte. Anlatıma, betime gelmez. Göğün zillerini kalbinin içinde şıngır-mıngır  öttürmenin hazzını ondan iyi kim bilebilir. Saçın uzaması yada kısalmasının iki anlamı vardır: ya karşı olmak yahut yana olmak. Miskinin saçı uzun mudur, kısa mıdır? Kim bilebilir.  Miskinlik meskensizliktir. Anlam ve anlaşılmak (gadamer’e selam) bir mesken içinde var olmaktır. Nasıl ki arafat’ta ‘vakfe’ etmeden (vakfe: durmak) kıyamet şuuruna, kıyamet aşısına (Sezai k.’a selam) ‘vakıf’ olunamaz. (vakıf olmak: anlamak, idrak etmek). En hayati şeyler ‘durup dururken’ anlaşılır. İnsan dura dura anlar. Durup durup düşünür. Dururken bir adı vardır meskenin. Durulan bir yer olmadan durma olmaz. Miskin duraklar ve durmaların dışında her an göğün zilleriyle eşyanın ruhu arasında bir belirsizliktedir(heisenberg’e selam). Cümlenin de tuhaflığından anlaşılacağı üzere meskensizdir miskin. ‘insanlığın elinde hz.adem ve hz.havva’nın saçlarından numuneler olsaydı.. ‘ diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Kara çocuklar kara ayrıntılarda boğuluyorlar. Onların babalarının ve annelerinin çıplak kalınca incir yapraklarıyla örtündüğünü, birbirlerinin mahrem yerlerinden haya ettiklerini, haya ede ede aşkın kıvama geldiğini onlara birilerinin anlatması gerekti.kara çocuklara. Miskinlerin mirasçılarına. Bende anlattım. Çatladı kelam. Çatladı sır küpü. Çat çat döküldü eşya.. oturalım oturduğumuz yerde. Dura dura meskensizleşelim. Dura dura geçelim bu dünyadan.hesabını veremediğimiz bir şey kalmasın. Kara kara çocuklar edinelim kadim uygarlıklardan. Kara kara kılları olsun. Hırçın ve mütevekkil olsun. Ne hali varsa görsün modern dünya. Berberler,hamamlar, düğün ve spor salonları, cenaze yıkama araçları, oteller, lokantalar, tvler, gazeteler, hipermarketler, hastaneler, otogarlar.. bilimum numunesiz kalabalıklar; eğer bir gün canınız daralır da övgü düzecek bir yer ararsa miskinleri bulsun. Onları bulmak için araya kara çocukları soksun. Otur oturduğun yerde be kadın!( kadınların bir tek gerçeği vardı: kaburgamda uykuya varıp: gulub/(kalp)/emde uyanmak. uyuyan bir kadın: iyi bir kadındır.  Miskin kadın?) Meryem gibi su fışkırsın ayaklarının altından. Hurma ağacını kendine doğru silkeler gibi silkele şu etli-kıllı gövdesini erkeğin. Yalnız, HAYA ET, HAYA BULASIN! Erkek misin? Miskinleş de gel, göğün zillerini takta gel. Eşya’nın ruhunu çıldırt da gel.Yanına uzandığım miskin, berber dükkanımın kapısına kara bir kömürle şunları yazmış:

“kılına zarar gelmeye görsün insan..

azar.. feryat eder..’ kılım da kılım ‘ der..

kılları dökülesice insan

kıllanmadan edemez.”

düğümleyerek
bir göğün torbasını
geceyi koyuyor aramıza miskin..

Ben cins (kıl) bir berberim. Miskinleri ve onların ferah sözlerini severim.

Övgü ve selam miskinlere olsun!

allamel insane ma’lem ya’lem

dişlerimin arasından fırlıyor zikir çırpınışları. gün dediğimiz bir içimlik tütün mesafesinde öksürüklerlen geceyi öpüyor. meleklerle aramda şellaleler var. kahkahaları tenimde bir kök boyası, ruhumun ipliğini örseliyor, dua dua tırnaklarıma değin örüyor. tırnaklarım suskun bir özlemdir kanımın içinde dolaşan secdelere.kaburga kemiğim uğultulu orman geceleri gibi sarsıyor cesedimi. dağlardan yeni indim. dağlarda giydim üstümdeki göğü, göğvdemin duruşu öyle: yalın. bungun sesim öyle: taşın karıncaya söylediği. karıncanın kara bacaklarına ipince uzanıp rüya gördüm. ölü bir balık nasıl uzanırsa öyle. kaplumbağa devrilmiş zihnimde. dokun dokun diyor soluğuma. kımıltı! asmalardan sarkıyor yüzüm. musluğu kapatıyorum. sesi kısılıyor suyun. abdest aldığım su fısıldadı bana: tenindeki vızıltı;göğden inen Cebraillin kanat sesleri gibi. tuttum ellerini mektubunun içinden: aklımı koydum boynumun üstündeki çukura. benim konuğum olmadı hiç. hep ben sıyırdım kabuğunu; sözler ardında kemiğimsi sesinin. burkuldum çocuk. oyunlarımız benzemiyor hiçbirşeye. her şeyle kara sabanla başladı ; serseri yüzyıllar geçti arada.. adımı bir pir’den işittim. dişlerimin arasından fırlıyor zikir kımıltıları. soyundum göbeğimi yeniden bağladım anne şefkatine. oğul oldum kadınlar: aslında neyi nerede sezdiler. bir tütünmek biliyorum, birde yazı: ekmek. tütünmek: kılcal bir şey. tırmalıyorum yaşamı. kadın zihinlerinde tembel bir yılan sürüngen ve Leyla.. ben mecnun olduğumda bütün kadınlar şirin oluyor. sustuğum istasyondan mezarlıklara ve karga seslerine çıkıyorum. bir dağın içine içine, üfleye üfleye, etimi kemiğime, kemiğimi ruhuma, ruhumu meleğime sarıyorum. meleğimle sarılıp yatıyorum. saçları, ah saçlarından akıyor kevser ırmakları, ağzımın tasını daldırıyorum: göğüne: meleğimin: ah nasıl bir berekettir bu: çoğalmak: arınmak: ölü bir balık gibi uzanmak tuzlu dudaklarına sevgilinin: dudak: upuzun okyanus çölü! bu çölde sallana sallana rakstır: göğvdemin sarsıntısı: dişlerimin arasından uzayan zikir: iniyor yüreciğime: bu dudaktan sonra.. ağzımın tası taşmış: dilim kalbimi kurcalıyor: yalıyor: bir dudaktan bir dudağa çarpıyor: kalbim: ruhumun iplikleriyle dokunmuş bir göğvde: … kalbimin içinde bir melek parmaklarını emiyor: yüreciğime fürüzan: damarlarıma kan: meleğimin kalem sesleri.. “kaleme and olsun ki.. ” kara bir kömür gibi yanıyor ve ancak öyle yazıyor: kalem.. allame bil kalem. allamel insane ma’lem ya’lem= O. (c.c)… meleğim çek aramızdaki perdeyi. yırt gerekirse. bak ben öylece uzanmışım ve soyunmuşum: göğüm karanlık: göğvdemde göbeğim şefkat emiyor annemden.. gel kuşat beni. gel anne ol. kanat seslerin bir kayadan akan su sesi… derin ve yalın bir suskuyum buralarda.. bir tütünmek biliyorum bir de serilmek.. uzanmak.. usumun kıvrımlarında senin kahkahaların akıyor. yapışıyor dilime hiç sokulmadığım dilin. yüzmek: yüzmek: yüzmek istiyorum boynunda.. göğsünde inip çıkmak bir dağa bir kuyuya.. .

dişlerimin arasından fırlıyor zikir çırpınışları. gel meleğim, gel bul beni. ben öylecene: uyku kokuyorum…
uykularım:sulardan durgun..

suretim: toprak uğultusu bir inilti saçıyor

oğul uğultusu … annem : göbeğimin ezeli azığı… kalbime…

gel kadınım : gel susalım. göğe uzanıp melek olalım.

PLAY YOURSELF

Kahve bardakları ve Kopenhag ve sabah müziği

Üşüyen eller, bisiklet tıkırtısı ve kırmızı ışıklar

Büyük lambalar ve mumlar

Açık koridorlar ve ferah kraliyet kütüphanesi

Göllerin donukluğu ve yüzlerde demir

Ve tüm benimle birlikte dolaşan vakit namazları

Tanrının evinde terliklerini çıkarmalısın dostum

Ayaklarını uzatarak karşı kanepeye

Bir çocuğun elleri klavyende

Coşkulu basabilirsin tuşlara

Coşkuyla geçebilirsin bedeninle

dişlerin ve saçlarınla

F1 kokulu şehir duraklarından

Dudaklarında ketçap mayonez varken

Her şey biraz patates tadında

Ve elbette cola tıstısları

Sayılardan duvar örüyorum

Tuşlardan yalnızlık, yabancılaşma

Trenlerden laiklik ve resmi farklı kaydet

Oruçları birlikte aç

Dünyaya hızlı gir

Dünyadan hızlı çık

Shift delete AŞK

Control S şaşkınlık

Control F  Mustafa

Alt F4 Ex Files

Mavi tişörtüm, gözlüklerim ve Cahit Zarifoğlu

Melamet hırkasında barkod

Ya da toruk macto

Find yourself and fix

Şimdi bir cümle suretinde düşüyor boynun boynuma

Kırılgan dizler ve yorgun ayaklarla

Bir denizi yürü

Bir denizi kabart

Ruh düşlerinde şimdiki zaman nefesine sor kendini

Toruk macto ve biraz coffe latte

Tanrının kubbesi altında

Beğen yorum yap paylaş

Terliklerini çıkar ve Play again

Play yourself

Limon yapraklarından bir yastıkla uyuyorum

Sesini aç dostum

Kendi sesini

Play yourself

Play limon yaprakları

Play melamet

Play neşe

Play hu

ASİMETRİK HABER BÜLTENİ



Elbette adı neydi sorulacaktı

ışıltılı kızın boynundan sarkan inşaat

havada asılı kalan öpücük

düşmekte olan yaprak hafifliği ellerin

erik yerken dudağı kamaşan sen

uzun ağaçlar arasından fırlayıp beni bulan

öğlen yemeğinde tarlalarda hüzünlü bir bektaşî

ofisteyim, 2010 a az kaldı tatlım

sosyoloji okuyorsun ve biliyorsun kızlar

yalancıdır, hep kendini ortaya atan  o hızlı yanlarıyla

boş bir bardağı kara daldırırcasına ve üzerine biraz pekmez

 

ah diyorum güneşli yaz günlerini hatırlamak gibisi yoktur

koltukaltlarında bir gemiye binersin korsan bir gemiye

fransız yemekleri düşlerken hep o bildik hayalkırıklığıdır seni

tepenin arkasında bekleyen, uzun yollardan geldin oysa

yıpranmış duygularla teşekkür ettiler sana

 

etekleri zil çalmak, ağzı burnunda olmak

eskiden deyimdi bunlar

istiklalde ve erzurumda ve üniversitelerde

nice nice okumuş ama

hala  nietzscheyi okumamış

kadınlığında problem olupta akademisyen olan kızlar

ve bilirsin elbette

istatistik okuyorsun, kızlar yanlış bir denklemdir

ne yapsan payda sıfır ve belirsizlik kaçınılmaz

 

futbol oynanan teneke ve naylon mahallelerde

asimetrik ergenlik düşleri kurarken

yürürdük, çay içerdik, ve elbette ablam

kendi ülkesinde bir papatyaydı

fallar bakardı bana

bilmelisin, matematik okuyorsun

çift sayılar birden başlar

 

filmler izliyormuşsun, gözlerine o koku sinmiş

sabahları yatakten kalkarken hep

on sekizinde ve tiril tiril bir kadınla

bilmem hangi fransız sokağında

cafe matadorda cafe mystico içmeyi hayal ediyormuşsun

yeşil naneli kelimelerle konuşurken

saatine bakıp ikindi olduğunda vakit

satranç tahtasında ayağı kırılmış bir atla

yola çıkıyormuşsun.

Biyoloji okuyorsun, duymuş olmalısın

kızlar hep yaşlıdır

ve ayakları ya da bacakları diyelim, yerçekimine itaat ederler

kafalarındaki biyolojik imkansızlık ve sınırlanmış doğaları yüzünden

bilmelisin dostum

kızlar hem yaşlı hem huysuzdur,

nerde bir hakikat bulsa

“yine neyi yanlış yaptım” derler

ve elbette geometri bilmezler.

Bir üçgenin iç açıları toplanmaz

çünkü uzay-zaman eğridir ve doğru çizgi yoktur

doğru insan mı?

Duymuş olmalısın,

Kızların aklı hep klişe şeylerle çalışır.

 

 

topraklarında ve sularında gözün yoktu

bir yaprak gibi geçtin kanyonlardan

ve yine bir tepe tırmanıyorsun

gözlerinden bir film geçiyor emir kustirica

tepenin arkasında sırtlarında gül bitmiş çocuklar

 

saatsiz saniyesiz bir yerdesin artık

saçlarında aşkın şşş leriyle yere kapanıyorsun

ve “tanrım, beni göm” diyorsun

gömülmeyen şey bitmez

 

yapraklar havada asılı, tam zamanıdır bitsin

telefonunu da tepenin arkasındaki ırmağa fırlat gitsin.

 

 

başlangıçta yoktu mesafe

göz yok, görüş yok

gören yok, görülen yok

banggg banggg banggg

ırmakta çalan telefon

kim acaba?

 

Tatlım sen bilirsin, doktora yapmışsın

hop oturup hop kalkmışsın

suratı kuyuya düşmüş akademi koridorlarından

uygun ve hırslı adımlarla yürümüşsün

hakkındır, vur kafanı monitöre

kızlar siz de bilirsiniz,

kız olmak kıt olmaktır

nerde nasıl niçin diye sorma

fotokopiciye bir nüsha bırakmışsın, dalgınlık süsüyle

bilirim, kızlar en iyi reklamcılardır

spot cümleler eksik olmaz yorgun suratlarından

 

ah onlar, zavallılar

sevgiye ve başka şeylere artık inanmıyorlar

inanmak peşin ödemektir

artık biliyorsun tatlım

limit sonsuza giderken her eğri doğrulardan oluşur.

 

Arayan sen miydin

Ofisteyim, çıkınca ben seni ararım,

aynı ırmakta iki kez konuşulmaz

artık öğren.

TATLI SÖZLÜK

sutlac2Ek$i Sözlüğe alternatif ; Tatlı Sözlük.

http://tatlisozluk.wordpress.com/

sözlüğe herhangi bir yere üye olmadan yorum yazabilirsiniz.

sözlük kendisini şöyle ifade ediyor;

Tatlı’m Sözlük

bu sözlükte yer alan bilgiler sokol’un makalesinde kullanılabilir bilgiler türündedir. yanımızda yürürken; sokolun makalesi de nedir, diyenlerin bizimle bir akrabalığı yoktur, kimdir bu arkadaş diye soranlara, tanımıyoruz ilgimiz yok der kaçarız. tatli sözlük bir ekşi sözlük gıcığıdır, taklididir, çakmadır. herkese açık ve kapalıdır. okuyucular da yazanlar kadar sorumludur, suç ortağıdır. burada yazılanları copy-paste yapanlar ergenekon tosunudur, darbecidir, pespayedir. bu sitenin tüm yayın hakları Shaquille O’Neil ve Kobe Bryant a aittir. pazarları da açıktır.

s-özlük kuralları;

1. küfürlü söz ve kişilerin doğuştan sahip dolduğu haklara saygısızlık içeren yorumlar yapılmaz

2. tatlı söz yılanı deliğine sokar.

3.tatlı sözlüğün dili tatlı, simgesi fırın sütlaç tatlısıdır.

4. sınırları kullanıcılar ve yorumcularla sınırlıdır.

5. bağımsızdır.

6.yönetim şekli monarşidir.

7. tatlı sözlükte kullanıcılar eşit haklara sahip değildir.

8.ibrahim tatlıses le yakından uzaktan ilgisi yoktur, olamaz, olursa bu blog intihara meyillidir.

9. birinci, üçüncü ve altıncı maddeler değiştirilemez.

10. dokuzuncu maddenin değiştirilmesi teklif edilemez.

11. onuncu maddenin yanından bile geçilemez.

12. yorum yazarken türkçe yazım kurallarına uymak zorunlu değildir.

13. tavsiyeler alınır, değerlendirilir, makbul olanlar topluma kazandırılır.

14. büyük harf kullanılmaz

15. sözlük yazarken insana yılan bile dokunmaz. sözlük yazmak kutsal bir iştir.

Buzz Point ©2009, İstanbul

GENÇLER İÇİN YAZ REHBERİ

Arkadaşlar merhaba,
bir çoğumuz “bu yaz tatilinde ne yapsak acaba?” sorusundaki soru işraeti gibi kıvranıp durur.
Ben kendi tecrübelerimden yola çıkarak aklı karışıklar için aklı daha da karıştırıcı küçük bir “gençler için yaz rehberi” hazırladım.

summerc

NE VAR -NE YOK

1.TV ve eve kapanmak yok – kitap rüzgar ve orman var
2.Geç saatlerde yatmak yok – Erken kalmak var
3.sigara yok – nefes tutma çalışması var
4.fazla çay-kahve yok – meyve sebze var
5.tembellik yok – hareket eylem var
6.haber izlemek, gazete okumak yok – kitap var
7.fazla telefon görüşmesi yok – kafayı dinlemek, yalnız kalmak, kendimizi muhsebeye çekmek var
8.Fast food, ağır yağlı, etli yemek yok – hafif yiyin;  sebze meyve, balık -salata ve ot yemekleri var
9.bezmek yok; neşe var
10.şikayet yok ; harekete geçip icabına bakmak var, her neredeysen..
11.bahane yok, iş var..
12.şüphe ve korkular yok, sevgi ve dinginlik var.
13.gürültü yok müzik var

NE YAPALIM?
spor yapın; en ideali erken saatlerde kalkıp hızlı tempo yürümektir. Koşmak da ruh ve beden sağlığı için çok faydalıdır. Yaz aylarında mümkün olduğunca aktif, haraketli bir tatil-dinlenme programı içinde olun. Mutlaka denize gidin. Yüzün. Güneşlenin. Güzel kırmızı sulu bir karpuzun yanında tam yağlı peynir yiyin. Sahilde bir ağacın altına uzanıp rüzgarın ninnisiyle uykuya dalın. Tatlı-uyuşuk ..  cep telefonunuzu on gün kapatıp kayıplara karışın. İçinde kitap, harita, bir kaç tişört, fotoğraf makinesi, terlik, güzel koku, bir havlu boyu sevgi, gökyüzü dolusu neşe ve denizler gibi umut ve geceleyin yıldızların bize hissettirdiği gibi hayaller olan bir sırt çantası ve küçük-portatif bir çadırla “anne ben markete ekmek almaya gidiyorum” edasında bir izinle ailenize “hoşçakalın” deyip hayatınızın en güzel on gününü yaşayabilirsiniz. Mümkünse geziye bisikletle de çıkabilirsiniz. Bu konuda tecrübesizseniz “uzun yol bisiklet gezileri”yle ilgili bazı bilgi ve deneyimleri, gezi tek ve notlarını internette bulabilirsiniz. Bisikletle veya otobüsle veya oto-stopla ama Nereye? Aramızda kalsın, benim bildiğim bir kaç yer var  :)hatta size bir gezi bile güzergahı çizebilirim; elbette seyahat Antalyaya. İlk durak burası. Antalyada denize girmeyin. Güzergah boyunca sizi bekleyen ne güzel koylar var. bir kaç gün antalyada gezdikten sonra batı istikametine doğru şu güzergahlarda durarak-geceleyerek-gündüzleyerek -artık nasıl uygun görürseniz- gezinizi tamamlayabilirsiniz. (nerde neresi gezilir, ne yenir ne içili, nerde ne vardır hepsini yazmak isterdim ama uyumam lazım, saat geç oldu )
bicycle

GÜZERGAH

ANTALYA–göynük-kemer-faselis-olympos-çıralı-adrasan-mavikent-kumluca-finike-demre(noel baba kilisesi, Myra, kekova batık kent )-kaş-kalkan-kınık-fethiye-köyceğiz-ölüdeniz-muğla-marmaris-bodrum-milas- didim,kuşadası-aydın-izmir-balıkesir-İSTANBUL
olympos
Türkiyenin en güzel sahilleri, en güzel bisiklet güzergahı, en güzel ormanları, en güzel kızları, en güzel meyve ve sebzeleri, en güzel akşamları, en güzel soru ve cevapları bu güzergahta bulabilirsiniz. Bu yolculukta bir çok insanla tanışın. Adreslerini, e-maillerini, telefonlarını alın. Soru sormaktan çekinmeyin. Bu yolculuk hayatınızı değiştirebilir. Bir kıza aşık olup onunla evlenebilirsiniz. Tanıştığınız her insan sizin için başka insanlara ve hayatlara açılan pencere gibidir. Gittiğiniz yerler, yediğiniz şeyler, tanıştığınız insanlar, ilginç bulduğunuz iş fikirleri, size farklı gelen her şey hakkında not tutun. Bu notları gezi sonunda bir kitaba dönüştürebilirsiniz. Veya her gün gezdiğiniz yerleri, gözlemlerinizi kişisel blogunuzda paylaşabilirsiniz ama yorucu olur. Not tutmak daha iyi. Yanınıza hafif bir laptop veya harici harddisk alırsanız binlerce fotoğraf çekebilirsiniz. Bisikletle bu geziye çıkmak isteyenler mutlaka en az iki kişi  -ideali üç kişidir- olmalıdır ve bisiklet ve ekipmanlarınız uzun yol için uygun olmalıdır. Uzun yolda bisiklet sürmek ayrı bir bilgi ve donanım gerektirir. Bunlarla ilgili bilgileri de bazı site ve forum sayfalarından edinebilirsiniz. Gayet kolaydır aslında. Bu güzergahı beğenmeyenler için ikinci bir alternatif, trenle avrupa seyahati: INTERRAIL. Aldığınız bir İnterrail biletiyle biletinizin süresine göre -en fazla bir ay-  türkiyeden yola çıkarak tüm avrupa ülkelerini trenle gezebilirsiniz. Bu konuda yazılmış bir kitap: bir bilet al – gize altın .
bir bilet alBu  kitap interraille ilgili tüm sorularınıza merak ettiğiniz her şeye cevap verebilecek bir içerğie sahip -ben okudum ordan biliyorum :) –  Yunanistan -italya-almanya-hollanda-fransa-ispanya vb.. yine bu konuda daha önce interraille seyahat etmiş kişilerden bilgi alabilir, onların deneyimlerinden faydalanabilirsiniz. interrail_map

NE OKUYALIM

dbs1ncdr
14.kutsal kitap – tanrı
15.tanrılar okulu – stefano danna
16.şimdinin gücü- eckhart tolle
17.farkındalık – osho
18.krishnamurti – doğru meslek üzerine
19.çalışmanın mutluluğu ve sıkıntısı – alain de botton
20. ilhan berk – bütün şiirleri
21.ibrahim tenekeci şiirleri
22.göğü delen adam papalagi
23.bülent akyürek – bütün kitapları
24.paul arden – aklını kullan aksini düşün ve mesele ne kadar iyi olduğun değil, ne kadar iyi olmak istediğin kitapları
25.cafcaf mizah dergisi
26.bundan başka daha ne isterseniz okuyun ama KİŞİSEL GELİŞİM KİTAPLARI OKUMAYIN

NE YAPIN
ezberci olmayın. Sıkılmaktan hala sıkılmadınız mı? Ne olmak-yapmak istediğine karar vermenin tek yolu vardır; gerçekten ne yapmak-olmak istediğine karar vermek.  Karar ver. Odaklan. Projelendir. Detaylandır. Zamanla. Hayal kur. İmajinasyonla besle hayallerini. Sık sık. Farkındalık kazan; kendin hayatın biyolojik ve ruhsal durumun hakkında. Süprizler yap. İlginç ol. Ne yapacağın kestirelemesin. İnsanları gülümset, şaşırt. Çocuklara dondurma parası ver. Hatta verme, bir yere bırak onların bulmalarını sağla. Arkadaşlarına kendilerini değerli hissettir. Hep yanında olan insanlara karşı uyuma. Her gün yeni insanlarla birlikte oluyormuşsun gibi kanlı canlı neşeli saygılı ilgili  ol. Yenilik, yeni fikirler, girişimcilik, sorunlar ve muhtemel çözümler hakkında düşün. Geleceğe kafa yor.  Gerçekten bir şey istiyorsan, karar al – bedel öde. Büyük düşün, cömert ol.

trekking-1Yazın yaylalara çıkın. Trekking – dağ yürüyüşleri yapın. Kaynak sularından – pınarın başından- su için. Ormanlar gezin. Büyük yüce, güzel dingin sessiz uğultulu ormanlar içinde yürüyün. Büyüklerinizi ve akrabalarınızı ziyaret edin. Gönüllerini alın. Küçüklerinizi sevindirin. Küçük de olsa hediyeler – şeker, sakız, çikolata, bilye, top, oyuncak, kitap, umut – verin. Onlarla birlikte oynayın. Küçükken oynadığınız ama şimdiki çocukların bilmediği oyunları onlara öğeretin. Eğlenin. Sevindirin. Unutmayın tebessüm bile sadakadır.

Farklı şehirlerde oturan arkadaşlarınızı ziyaret edin. Farklı şehirlerde arkadaşları , tanıdıkları olanlar   bir şehirden başka şehre geçerken biletlerini onlara aldırırlarsa çok az bir maliyetle güzel bir gezi yapmış olurlar. Sizi misafir edenler ise ev sahibi olmanın misafir ağırlamaın ikram etmenin keyfini ve mutluluğunu yaşarlar böylece. Tabii gitttiğiniz yerlerde fazla kalmadığınız müddetçe :)  misafirlik üç gündür ne de olsa.

Tatilde cafe, restaurant, kitapçı, yerel gazete, market, çay bahçesi, dondurmacı gibi yerlerde de part time çalışarak renkli  bir yaz geçirmeniz de mümkün. Biraz çalışıp biraz gezmek iyidir. Öğrenci iken Çalışmak para kazanmak dışında daha değerli şeyler de öğretir. Sizi geliştirir. Olumlu yönde Değiştirir.

Yazın ingilizce çalışabilirsiniz. Kur’an öğrenebilirsiniz. Namazda okuduğunuz surelerin çeşitliliğini  arttırmak içn yeni ayetler ezberleyebilirsiniz.  Umreye gidebilirsiniz. Kay kay binmeyi deneyebilirsiniz. Turlara katılabilirsiniz. Bir ay boş bir eve kapanıp ayın sonunda dünya klasiklerinden 70-80 tane kitap okuyabilirsiniz. Yeni müzik ve yeni filmler keşfedebilirsiniz.

Facebook, msn, telefon ne varsa kapatıp, dis-connect olup dünyaya bir de böyle bakabilirsiniz.
Tarlada çalışabilir, farklı ot yemekleri öğrenebilir, dağda hayvan otlatabilirsiniz.

İnternetin altını üstüne getirip girişimcilik, fırsatlar, avrupa birliği programları, erasmus, farabi, stajlar, burslar, yeni üniversite ve bölümler, sertifika programları gibi konularda bir sürü bilgi edinip arkadaşlarınla bunları paylaşabilir, bir sürü insanın hayatını değiştirebilir, ufkunu açabilirsin.

bloggingSen de bir blog açıp yazılar yazabilirsin. Hayata nasıl baktığını, deneyimlerini, güzel haberleri insanlarla paylaşabilirsin. Hadi ama, yapabilirsin!

Yazın yapılabilecek en güzel şeylerden biri de öykü yazmaktır. Hikaye değil. Öykü. Kısa, basit, kışkırtıcı, deli öyküler.. Batar’a duyurulur; Bekliyoruz kaç bahar oldu? :)

Zayıflayın. Fazla kilolarınızdan kurtulun. Hafif olun. Hafif, sade, huzurlu.

Kalbinizi gereksiz şeylerden arındırın. Şirk koşmayın. Manevi check- up yapın.

Dişlerinize özen gösterin. Ağız sağlığına önem verin.

Günahlardan uzak durun. Tutarlı olun. Kişisel bütünlüğe dikkat. Özsaygı..

yaz aylarında  kişisel hijyene biraz daha özen özen göstermekte fayda var.

NE YAPMAYIN
tembellik, cahillik, edepsizlik yapmayın. Söz verin ve tutun. Erdemli -edepli olmaya özen gösterin.
Kıskançlık yapmayın. Gurur yapmayın. Sui zan yapmayın. Gıybet etmeyin.

Kendiniz, yaşam-ölüm, dün-şimdi-gelecek , hayat ve ilişkiler ve ne istediğiniz hakkında düşünerek güzel, huzurlu, dingin ve keyifli bir tatil geçirmenizi dilerim.  dostlara çok selam sevgi..

sonsuzluk, melamilik, merhamet ve aydınlanma hakkında

kaş
sonsuzluğa açıldığım yer: kaş

Köklere inmenin adı dinginliktir. Yani yaşama dönüş. Bu sonsuzluktur. Sonsuzluğu bilmek aydınlanmaktır. Sonsuzluğu bilmeyen ziyandadır. Sonsuzluk bir bakıştır. Merhamet bakışı. İşte kutsallık! Sonsuzluğun memelerinden emerek kutsallaşmak! Yüceltmeler ve yergiler (ekstrem davranış – taraflılık) zihni bulandırır. Körleştirir. Merhamet bir bakış açısıdır. Geniş.  Sonsuzdan bakanın gördüğü bir açı. Kutsal açı. İnsanların hor gördüğü yerlerde coşkuyla gece gündüz akan sular vardır, bilirsiniz. Büyük merhamet böyle bir şey. Sonsuzluğa daha yakın böylece. Melamî’ce bir yakınlık. Yalınlık. Tutkulu bakışlarla bakan merhametli olamaz. O  bakışlar sadece görüneni görür. Gizliyi görmek için tutkularını kurban etmelisin. Basitlik en büyük gözdür. Aşırılıkları, gösterişi, kibri yok et ki bilgece derinleştir ruhunu. Ruhlarımıza itina göstermeliyiz. Sükûnet faaliyetin efendisidir. Bedenlerde faaliyet yorgunluğu! Tamahkârlık.. dünyaya gelirken ağlamaklı ve yumuşak bedenlidir insanoğlu. Ölürken ise kaskatı kesilmiş halde.. yumuşaklık ve acizlik yaşam belirtisidir. En yumuşak şeyler en sert olanları hep kuşatırlar. Hiçlik dopdolu bir yerde bile kendine bir yer bulur. Konuşmadan yol gösterenlerdir benim ermişlerim. Gerçek iyiler, iyilere iyi oldukları gibi, iyi olmayanlara da iyidirler. Hükmetmeden yönlendirirler, bunun adı gizli erdemdir. Eğri görünen, gerçekte en düz olandır. Anlatırlar ki, evvel zamanda, padişah Mısır piramitlerinden perestişle bahsedildiğini duymuştur. Zamanın ünlü ve yetkin mimarı, mimar Sinan’ı yüzyıllardır yıkılmadan ayakta duran bu gizemli yapıyı çözmesi için Mısıra bir kafileyle birlikte gönderir. Kafilede aşçısından askerine, rehberinden hizmetçisine kadar çeşitli insanlar vardır. Aylarca yol gidildikten sonra bir tepeden mısır piramitleri görünür. Mimar Sinan durur, dikkatle biraz bakar ve –haydi dönüyoruz, der. Kafile şaşkınlık içindedir. –Efendim, aylarca yol geldik, yanına varıp bakmayacak mısınız?  Ben olayı çözdüm, der Sinan. – Bu yapı zaten baştan  yıkık yapılmış. Bir bina yıkıldığında bu piramit şeklini alır. Yıkık olan bir şey elbet bir daha yıkılmaz, der ve geri dönerler.

                Ünlü kılıç ustası Miyamato Musashi, Beş Çember adlı kitabının “ateş kitabı” bölümünde bulaştırmak diye bir savaş tekniğinden bahseder. “Bir çok şey bulaştırılabilir. Uyku hali, esneme gibi. Zaman da bulaştırılabilir. Düşman heyecan belirtileri gösterip acele davrandığında, hiç aldırma. Tümüyle dingin dur, düşman bir süre sonra  bundan etkilenecektir. Bu ruhu bulaştırdığını gördüğünde, Boşluk ruhuyla şiddetli bir saldırıya girişip onu yenebilirsin. Beden ve ruhunu gevşetip, düşmanın da gevşediği an, ondan önce davranıp güçle ve hızla saldırarak kazanabilirsin. Bu yola “birini sarhoş etmek” de denir. Düşmana bezgin, dikkatsiz ya da güçsüz bir ruh da bulaştırabilirsin. Bunu iyice incelemelisin.” Bunu anlattım çünkü seyir defteri bir duyguyu bulaştırmak için var. Okumak, yazmak ve paylaşmak. Sonsuzluk okyanusuna bir taş atıp dalgaların yayılmasını izlemek, keyifle. Genel bir kural olarak insanın zihnî bakımdan sefil ve bayağı olduğu derecede niteliksiz bir topluluğa karışabildiğini tespit edebiliriz. Ziya Paşa’nın deyişiyle; “nâdanlar eder sohbeti nâdanla telezzüz / divanelerin hemdemi divane gerektir”. Herakleitos da benim sözümü unutmayın der gibidir:”eşekler, samanı altına tercih eder.” Ruhsal derinlik arttıkça kişi derin ruhlarla hemdem olur. Okumak, yazmak nedir? İbn Ataullah İskenderî Hazretleri der ki, “gökkubbe altında söylenmemiş bir söz, yapılmamış bir iş yoktur. Öyle ise, yeni şeylerin peşine düşüp bidatçi olma. Yapacakların ve söyleyeceklerin bir öncekine uygun olsun.” İşte, okuma ve yazma eylemi, gökkubbe altında eskimez iyiyi, kadim olanı, her zaman diri olan gerçek erdemi anlatmak ve anlamaktır. Erzurum’da yaşanmış bir olayla yazımı bağlıyorum (sonsuzluğa bir taş atıyorum). Yaşlı bir teyze, akşam vakti pazardan evine doğru dönmektedir. Pazarın çıkışında bir balıkçı “canli balık, canli balık” diye bağırmaktadır. Teyze, balıkçıya doğru yaklaşır, leğenin içinde yüzen balıkları biraz seyreder ve balıkçıya dönerek, “Oğul, balıkların taze midur?” diye sorar. Balıkçı -“ he, Eze, balıklarım canlıdır, bak yüzirler.” der. Yaşlı teyze, anlaşılmadığını düşünerek tekrar sorar, “oğul balıkların taze midur?”  Balıkçı “he, he eze kurban olam, bak yüzirler, anlamıyor musun bunlar canlidir da!” yaşlı teyze balıkçının gözlerinin içine bakarak, “ anlıyorum evladım, anlıyorum da.. bak ben de canliyim, ama taze değilum” der. Canlı olmak yetmez, tazelik gerek bize. Tazeliğin kaynağı Resul-i Ekrem  Efendimiz (s.a.s)dir.

CAMBRIDGE’DE YAZ OKULU

 

Cambridge Üniversitesi yaz okulu programı için dünyanın dört bir yanından öğrenci kabul ediyor. 5 Temmuz – 1Ağustos tarihleri arasında yapılacak yaz okulunda SANAT TARİHİ, TARİH, EDEBİYAT, FELSEFE, BİLİM ,SHAKESPEARE, AKADEMİK İNGİLİZCE alanlarında kayıt alınıyor. Kayıt olduğunuz alana göre program süresi 2 hafta ile 1 ay arasında değişebiliyor. Farklı sosyal-kültürel etkinliklere yer verilen bu program üniversite öğrencileri için bir fırsat niteliğinde.

 

Fizkçilere özel not :) Bilim alanının bu yıl ki konu başlığı: Atomlardan Galaksilere

 

   Ayrıntılı bilgi ve kayıt için:

http://www.cont-ed.cam.ac.uk/intsummer/

BORGES’İN CENNETİ


Borges’e göre cennet bir Kütüphane olmalıydı.

Kişileri tanımak için belki de en iyi yollardan birisi, kitaplığına bakmaktır.

Bana kitaplığını göster, sana kim olduğunu söyleyeyim   :)

İlginç tasarımlarıyla kitaplıklar artık bir gereklilikten öte evlerimizin önemli köşelerinden biri haline geliyor. Öğrencilik yıllarında ordan oraya taşınarak göçebe bir hayat yaşayan bendenizin en çok muzdarip olduğu konulardan birisi kütüphane. Kolilere kitaplarımı koyunca ülkesi işgal edilmiş bir devlet başkanı gibi hissediyorum kendimi. Taşındığım yerde de kimbilir ne zaman çıkaracağım onları, ta ki uygun bir kitaplık buluncaya yada elde bulunan şeylerle bir tasarım yapıncaya kadar.

Kitaplar sadece kitap değildir.

Her kitap, sahibinin belleğinde alındığı yer, nerede okunduğu, neler hissedildiği gibi şeylerle yer eder.

Kitaplar sadece kitap değildir.

Kütüphaneler ise evimizi diğer evlerden ayıran bir kimliktir. Evimizin geçmişe ve geleceğe uzanan köşesidir.  Evimize misafir olan kişiye bazen kitaplığımızdan bir kitap hediye etmek, kitap dostlarına kütüphanemizi açmak, bir çocuğa ödünç bir kitap verip onunla hayatın içine temiz ve ferah nefesler sunmak hep kütüphanemizin imkanlarındandır.

Kütüphaneler evimizde  bir ada gibidir. Evimizin uzamı, belleği.

Kitaplıklarla ilgilenenler için BRAVACASA dergisinin Ekim-2008 sayısında bir dosya hazırlanmış. ilgiye değer.

Aşağıdaki bazı creative kitaplık tasarımlarını sizin için keyifle seçtim;