Category: edebiyat

ÇALIŞMA MASASINDAN POSTMODERNİZME

Paskalya tatilindeyiz. Baharın da kendini hissettirmesiyle bir izcilik kampındayım şimdi, kopenhag’ın deniz ve ormanla içe içe bir köyünde. Kampta aktivitelerin dışında vakit buldukça kitap da okumaya çalışıyorum. Bunlardan birisi, Introducing Postmodernizm ( Postmodernizme giriş), keyifli bir kitap. Çalışma masasına yüksekten bakınca dikkatimi çeken bir şey oldu, masanın kendisi zaten tam bir POSTMODERN TABLO idi.

Şöyle ki;

1. Postmodernizm Kitabı – Kopenhag universitesi kütüphanesi

2. Hikem-i Ataiyye, Ataullah İskenderi, dergah yay.

3. Sony Ericsson w320i Telefon

4.Magic – Gözlük Silme Aparatı

5. Starbucks Kahve Termosu

6. Aqua kaynak suyu şişe kapağı

7.Brunnen not defteri, ajanda

8. Swatch kol saati

9. Hz.İnsan, Dücane Cündioğlu, Kapı yay.

10. Penol Double Click kalem

11.Arjantin Katolik Üniversitesi promosyonu – Mouse Pad

12. Sony Waio Mouse

13.Apple Kulaklık

14.Apple Ipod Shuffle

15.Telia 3G İnternet modemi

16. Sony Waio Netbook

***

edip cansever‘in Masa da Masaymış Ha şiirini hatırladım şimdi,

Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kâseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu

Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.

***

birkaç tane de postmodern mimariye örnek vermek vermek isterim,

Kansas City Public Library (Missouri, United States)

Manchester Civil Justice Centre (Manchester, UK)

The Crooked House (Sopot, Poland)

The Basket Building (Ohio, United States)

MİSKİNLİĞE ÖVGÜ

yaz bitiyor.

Kitaplarıma ve uykuya dönüyorum…

Uykusunu  kitaba gömmüş bir yüzle karşımdaydı sabah.lirik bir sesi vardı. Geniş bir nehir kenarı gibi dingindi elleri. Dokunduğu çay bardağı, sandalye onun elleriyle anlam buldu. Konuşacak bir şey yoktu. Yıllarca susabilirdik öylece. Öyle iyi öyle güzeldi ki elleri, çıldırmak üzereydim. Dalıp gidiyordum ellerine. İnce ve kıvrımlı bir yola dalar gibi.. büsbütün bir yoldu işte.. bir nehrin komşusu, bir ormanın çocuğuydu onun elleri. Öğle sonu görüşmek üzere ayrıldık. Ellerini öptüm. Bu kafiydi. Bu muazzamdı. Çıldırıyordum az kalsın, az kalsın yolda yürümeye cesaret bulacaktım.. bulamadım.. iyi oldu ama.. büyüyü bozmadım. Uykumu kitaba gömmüş bir sesle pencereyi hafif açtım ve bir köşeye kıvrıldım. Kıvrılmayı yaşadım. İçe dönük bir beden oldum. İçe dönük bir yüz gibi yalnızlaştım. Öğle vaktine kadar geçecek vakit boşunaydı. Onun elleri olmaksızın yolumu bulamıyordum. Öyle güzel , öyle deli otlar gibi elleri vardı. Deli otlar gibi bakıyor deli otlar gibi yaşıyordu. Kıvrıldığım yerden kitaplık görünüyordu. Bir sürü kitap.. bir sürü yalnızlık. Çoğu yarım kalmış.. öylece bırakılmış. Ben birazdan geliyorum denmiş gibi.. bu da geçecek çocuk ; ne kadar çok söyler oldum bu sözü.. geçiyordu işte.geçmez diyorduk yaz başlarken. Geçiyordu işte.. üstelik onun elleri de vardı bu yaz. Öğle sonu serinliyordu hava . burası bir kasaba. Evet, sizi hatırladım okuyucu. Siz bilmezsiniz buraları. Belki sizin de elleriniz vardır. Belki onlarda öyle iyi öyle güzel olabilir. Yoo.. olabilir mi sahi? Bu yaz nasıl geçiyor böyle.. geçen Mehmetlerdeydim. Yine kitaplar vardı masada. Belli ki okumuş. Yüzü kışın kaybolan bir su yatağı gibiydi. Kışın yoktu Mehmet. Yazları görüşüyorduk. Mehmet vardı. O vardı. Onun elleri vardı. Bir kasabadaydık. Öğle sonları. Parklarda yılgın sözler yapıştırıyorduk üstümüze.. tutunmak duygusu.. zordu şöyle aklı başında bir cümle kurmak, tatlı-sert bir gülmek zordu. Hava nasıl sıcak. İyi ki onun elleri , mehmetin güven veren yüzü vardı. Mehmet uzaklara bakar gibi bakıyordu kasabaya. Sanki burada yaşamıyordu. Bir özlemi vardı. Ellerini pek çıkarmıyordu cebinden. Elleri dokunsun istemiyordu belki bu kasabaya. Bu tutkallı gaflet kelimelerine.. neyse.. Mehmet iyi çocuktu. Susup çay içerdik. Susup susup bir şeyi hatırlardık. Gülerdik. O gelirdi sonra. Onun elleri de gelirdi. Bir yol açılırdı parkta. O yoldan kimse geçmesin istiyordum. Hızla koşuyordum o yola.. hava nasıl sıcak.. insanlar nasıl bakıyorlar bana öyle.. yola girdim, nasıl terlemişim öyle. Kevgir gibi terliyordum. Mehmet gülüyordu, yaz geçiyordu.. kitaplar bitmemişti oysa.. ne çok kitap almıştım .. okuyacak okuyacaktım.. geceler kımıl kımıl bir duyguyla okuyordum karanlığı. Bir şeyler düşünüyordum işte.. bilirsiniz.. guuk guuuuk ılık bir gece.. balkondasınız.. karşıda bir iskele.. küçük sevimli tekneler.. ağaçlarda öten cırcır böcekleri.. ara sıra yoldan geçen kamyonlar.. çıkıp yürüdüm biraz.. açık bir çorbacı buldum.. biraz çorba.. birkaç bardak çay içtim.. çorbacının sesi çuval gibiydi. Geceye yakışmıyordu. Ya gündüze? Bilemem… ama olsun onunda elleri vardı. Üstelik çorba da güzeldi. Tıık tııık keyifle yürüdüm bomboş parkta. Henüz uyumayanlar vardı.. evlerin balkonları atletli erkekler kısık sesli tv’ler ile doluydu. Yaz bitiyordu üstelik. Tanrım, nasıl yorgundum. Uykusuzdum. Ellerimi cebimden çıkarmıyordum. Kitaplarımı da okuyamamıştım üstelik. Her yaz böyle oluyordu. Bıkmış usanmıştım bu havalardan. Bir dağ gölüne çıkıp günlerce uyumak istiyordum. Günlerce şarkı söylemek. Günlerce aklı başında cümleler kurmak istiyordum. Bırakmıyordu oysa onun elleri. İyiydi. Güzeldi. Hoştu. Lakin hava nasıl sıcaktı öyle.. bir tutsam ellerinden ellerim göl olurdu.. nem olurdu.. tutmuyordum. Büyüyü bozmuyordum. Gece yürüyüp gündüz anlatıyordum. Aklı başında şeyler de söylemiyordum. Çay içip şiirler okuyordum.. şehirde nadiren çıkan dergilerden haberler alıyordum. Polemikler.. ismet yine bir röportaj vermiş bir dergiye. Yine saflar keskinleşmiş. Şehirler terkedilmiş oysa.. şehirlerde çıkan yaz dergilerine nasıl hayret ediyorum bir bilseniz. Ah efendim, burası bir kasaba. Sizi unuttum sanmayın. Bu da geçecek düsturuyla yürüyorum işte böyle yalınayak. Yırtık terlikler.. biraz çekirdek.. biraz su sesi… parktayım yine. Bu gece parkta uyuyacağım. Dönecek bir yer var mı ki.. onun elleri mi? Evet. Haklısınız lakin.. hava nasıl sıcak.. tutsam ellerinden , ellerim göl olur.. ellerim nem.. dayanamam, çıldırırım, ellerim yalnız, ellerim terkedilmiş evler gibi dursun işte cebimde. Kıvrılıp yatarım ben şimdi buraya. Zaten şunun şurasında ne kaldı sabaha.. mehmete gitsem mi? İyi güzel de.. uyumuştur şimdi Mehmet.. sabah giderim artık.. beraber bir kahvaltı yaparız. Yakında o da yolcu.. ben yine burda kalıyorum.. bir kış yine Mehmetsiz , bir ömür yine onun elleri olmadan geçecek.. evet, bunu hatırlamam iyi oldu.. sabah mehmetle kahvaltı yaparız.. ismetin röportajını konuşuruz. Bir hal olur bizde.. inkişafa muhatap oluruz, hep böyle oluyor zaten.. ne zaman çay içsek, kelimeler daha bir demleniyor, virgüllerimiz daha şıngırtılı, noktalarımız daha tatlı. Gerçi o çaya şeker atmıyor. Üstelik çay kaşığınıda bırakmıyor. Öyle güzel sade şık duruyor ki çay kaşığı her yudum alışında bir kepçe  gibi kelime çıkarıyor mehmetin ağzından. Susuyoruz sonraları.. taaa gelecek yaza kadar..  arada birkaç telefon.. birkaç şiir yazı vs. gittiği kafede ve vakıfta olan bitenleri anlatıyor Mehmet. Ben biraz daha iyileşiyorum. Hani birileri orda bir yerde nöbet yerini terk etmemiş duygusu yaşıyorum. Bitiremediğim kitaplara, uykusuz kaldığım gecelere dönüyorum.. yaz bitmiş ,Mehmet gitmiş oluyor işte.. kamyonlar artık daha sık geçiyor.. daha az kelime. Daha fazla gürültü.. hava hiç bir şeye benzemiyor. Parkta yazdan kalan hüzünler.. yüzler.. sohbetler.. çocuk kahkahaları.. artık yalnız geliyorum parka.. biraz oturup eve dönüyorum. Dönecek bir yer her zaman vardır.. her şey bir şeye dönüyor.. ben kitaplara, uykum bir dağ oluyor. Ağaç gibi sallıyor yüzümü.. anlamlarım silkiniyor yer değiştiriyor.. sözlük gibi bir şey oluyorum yaz sonları… hangi sözcük ne anlama gelir biraz daha yerleşiyor içime.. sözlük gibi oluyorum işte.. sırayla.. bakınız.lar falan oluyor yüzüm.. bir şeye dönüyor. Diğer sayfaya açılan bir kitap, görüntüye dönüşen bir foton, duyguya dönüşen hormonlar.. dergiler.. artık yağmurlar çoğaldı.. kütüphaneye çekildim. Yazı ve mehmeti bekliyorum.. onun ellerine ne mi oldu? Elleri kurusun onun.. kurudu da.. yaz bitti.. nem bitti.. göl kurudu.. ben şimdi uyurum burada.. şuracığa kıvrılıp yatarım.. kimseye zararım olmaz. Hem yarım kalmış kitaplarım var benim.. intihar etmemek için her gün yeni sebepler bulmalıyım. Ne diyordum ben.. uyku.. evet.. iyi geceler. Burası bir kasaba.

Kalbim bir asansör müdür?

Diyelim öyledir.. kaç kişilik?

Karşıdaki kayalıklarda dün uyumuş kalmışım. Bunu nasıl anlatabilirim. Bir klavye ile nasıl seslenebilirim. Her harf bir tuğla elimin altında. Peki ya harç? Peki ya bu söz evinin tavanı? Söz evinin akustiği? Söz evinin penceresi ,kapısı?

*

İmdi  kapıları çarparak çıkamıyorum.. dönmem gerekebiliyor.. yıllar bir söz evinin kapısına bana bunu yazdırıyor.. ‘kapıyı çarpmadan çık.. dönmen gerekebilir!’

*

sultanım, ıscacık bir çorba gibi sesini duysam bu sabah.. içsem içsem her şeye bulaştırsam sesini.. senin sesin taşınabilir bir şeydir biliyor musun?

Utanıyorum, nasıl desem; sesin olmadan kuşanamam bu yazgıyı.. sesin, nefesin..

*

hayır!  Bu zemin katta oturmanın verdiği ‘dibe vurmuşluk’ duygusu olmasa , atlayacak bir yer bulsam , bir balkonum olsa mesela, durma şarkılar söylerdim.. şarkılar söyler atlardım mutlaka sokağa; dibe vururdum .. balkonların bir bedeli olmalı değil mi ya.. oysa ben her gün zemin kat evimden atlıyorum kitaplara, yoğun atlara, aç kısraklara, soğumuş çaylara, ıssız sızılara.. *

evet! Yıkılmış bir adamım ben. İkinci el bir kitap.. arasına notlar düşülmüş.. hafızası çizilmiş bir adamım ben.. arka kapakta şöyle yazılmış: bu adam saçlarıyla boyar yastıkları, yastıklar ayet kokar.. yastıklar sultanın saçlarını saçlarına düğümler.. her gece nurdan çocuklar kımıldar kafasının içinde.. her gece biraz daha çok çocuk.. ‘yok çocuk falan yok öyle şey..’ ağlıyorum.. çırpılan halılar gibi hafızam.. ağlıyorum ve coğrafya altüst oluyor..

*

aha bu benim işte!

Hayret! Rüzgar nasıl da ip ip eğiriyor bulutları.. göğü nasıl da nakşediyor.. üstümüze şefkat giyelim, iddia ediyorum, şık duracak..

duracak kainat bir an, benimle dön diyecek.. benimle dön..

*

-nerde kalmıştık?

Şefkat. Yurdumdur. Taifte bende olaydım ya resulallah; ayağından akan kan şimdi damarlarıma ruh oluyor.. yurdumdur, şefkatin, ahlakın.. avuçlarıma abanan yüzüm sürekli değişen çölde kum tepeleri gibi.. nerde kalmıştık? Sokağın ortasında.. sakalımızla.. tuz eker gibi geçiyorum sokaktan; kötü bir salata.. hazımsız ukalalıklardan.. şefkatsiz sarılışlardan.. tuz eker gibi oluyorum işte.. tuz taşları oluyor boğazım.. göğsümde yanan cennet baharı.. ve çağlalar.. ‘ve kevâibe etrâben ve ke’sen dihâka. Lâ yesmaune fiyhâ lağven ve lâ kizzeba’ kaldık işte sokağın ortasında; iyi ki sakalım var. Bu bir yerde ‘duruyorum’ demek.  Ruhum ip ip gerilmiş , kalbim bir asansör mü benim? Kaç kişilik?

*

eşya bir an olmasa, esma çıldırırdı.. peki ya insan?

*

esma var, eşya da.. ama bunlar iki kanat gibi işte.. kanat kalpten epey uzaktır.. kanatlar gövdeden ağır olursa uçmak bir zulme dönüşür , uçuş güvenliği için secdeye gidin ve elleri sıkıca bağlayın, safları sık tutun, Allahın rahmeti üzerimize olsun! Düşüren ve yükselten allahdır! Allah diler, esma eşyanın pamuğu olur. Pamuk yükselir ve düşer..

*

Müslüman iki namaz arasında yaşayan hz. İnsandır. Birini kılmış, diğerini kılacaktır.. olmuş ile olmamış arasında; olmuş, olmamış olamaz’ın hakikatiyle yaşar…

*

kelam deyince, belagat deyince; ey iman edenler; İman edin!

*

eve dönmek, ne çok şeye dönmek..

*

kımıl kımıl bir ses işte.. dur yapma, ayartma beni çocuk.. yorgunum, beni kumlara , çakıllara, akşam vaktinin darlığına çağırma..

*

bir bebeğin secde eden elleri, tûba ağacının filizleri …

*

çıktım, baktım ki sokağa; çın çın çınlıyor peygamberin sözü..

‘pazaryerlerini terk edin’

*

sen bakılması yasak olansın! Bakamam.

Kudur işte! Bakmıyorum!

*

ten ve tin! Tez elden akrabadır bunlar.

*

aşk yıkıcıdır. Bkz. Yusufun gömleği.

Şefkat onarıcıdır. Bkz. Yusufun gömleği.

MİSKİNLİĞE ÖVGÜ

Öyle kendi kendine duruyordu cenaze arabası. Bunda şaşılacak bir numara yok elbet. Lakin cenaze arabasının bir düğün salonunun yanına park edilmesi bir tevafuk muydu, yoksa belediye işçilerinin bilinçsizce yaptıkları cilveli bir hikmet miydi? Hikmetler özü itibariyle cilvelidir. Her yerde, herkese göstermez kendini, vardır, bilinir lakin gözün görse elin dokunamaz, elin dokunsa gözün göremez, cilveli hikmetleri. Yeşildi. Rengi yani. Cenaze yıkama aracının. Ölen için rengi yeşil olmuş, siyah olmuş ne önemi vardı? Ama doğrusu yeşil şık durmuştu cenaze yıkama aracının üstünde.( estetik ölürken bile yalnız bırakmıyordu insanı. Zarif ölümler istemek gerek allahtan. Zarif, kırılgan, camsı..) düğüne gelen davetliler içerde gelin ile damadın saadetine eşlik ederken bendeniz bu soyu tükenmiş numunelik fakir düğün salonunun yanında duran mezkur yeşil boyalı cenaze yıkama aracına sarf-ı nazar eylemiştim. Salondaki keşmekeş, tabutun soğuk yüzünde anlamsızlaşıyordu. Dostum olan damat ve gelin eminim bu aracı görseler epice hayrete düşerlerdi. Belki evlenmekten bile vazgeçerlerdi. Bunu onlara haber vermemeliydim. Bunu düşünmek bile abesle iştigal sayılsa da düğün ile cenaze bence akraba kavramlardı. Tanrı için düğün ya da cenaze fark etmezdi. Ama insan için ise biri doğum ( düğün) biri ölüm (cenaze) olmak üzere hayatın iki asli giriş- çıkış noktasını simgeliyordu. Sonra aklıma şunlar geldi : ‘düğün yaparsam, gelini cenaze arabasıyla eve götürsem, bir yandan doğacak çocuklarımı düşünürken ölümü de unutmamış olur muydum acep?’ belki de şehir merkezlerinin işlekliğinin nedeni ölümü hatırlatan şeylerin hemen hemen hiç görünmemesi, cafcaflı tabelalar, vitrinler, mankenler, yakışıklı beyler, şık hanımefendiler… alt kültür iletişimi argosuna bile yer yoktur böyle yerlerde. Olsaydı içinde ölüm ve eşya-esma hikemiyatı ile dolu bir sürü cümlecikten mahrum olmazdı bu safsata kalabalık. Kalabalık mı dedim? Ah, ah, bakın yine attı şartellerim! Tiksinirim kalabalıklardan. Birbirinin eti ve sesi içinde kaybolmuştur onlar. O kalabalıklar. Kalabalıkların urganları sarkar bacaklarından. Her gece ruhlarını asar onlar , şehir meydanlarında, daracık odalarda, pis havlulu otellerde, işlek caddelerde, fast foodlarda.. lerde larda… kalabalıkların bir cinsiyeti yoktur. Bana kalırsa. Bir mahremiyeti yoktur. Yoksundur o zavallılar miskinliğinden ferah sözlerinden. Miskinliğin kurban kokan, hikmet ve ‘göz kokan

kuytularından.

Miskinliğe selam olsun!

Övgü miskinlere olsun!

Allahın esirgemesi miskinlerin üzerine olsun!

bir düğümdür söz, miskinde: gidip gelip hep o kılcal yerlerimizi burkar. soldurur. insandır: yüzdür tek. yüz : allahın insanın biricikliğinde dirilttiği dildir. yüzdür: diridir. diridir: hayydır. sucul ve sesgen yerlerimi burdum. yeni bir dil iliştirdi miskin ağzımın içine. soydu aklımı kafatasımdan. yüzlerim değişti her köşe başında: her su bardağında aczimi içtim. baharatlı yollardan geçtim.

Miskin seçim yapmaz. Yemek seçmez. Ev seçmez. kadın seçmez. O’nun rey’i allahadır. Allahın isimleriyle konuşur o. Kaygılanmaz açlıktan. Belki nefesi kokar lakin o cennet bahçelerinde çoktan dolaşmaya başlamıştır. O nefsini allaha satmıştır. Ne kârlı ticaret. Miskin, üzerinde yağlı bir elbise, ellerinde tıngır-mıngır bir tesbih, dizleri yamalı bir şalvar, başında yeşil bir sarık: sanırsınız çemen çemen tebessüm ediyor aklıyla göğyüzüne. Kim varsa göğyüzünde; herhal o’na tebessüm ediyor. Lakin kahkaha atmıyor. Allahın arş’ta oturduğuna inanıyor ve sık sık yere uzanıp göğün göğsünde alemi seyran ediyor. Geçenlerde sordum, sormadan önce yanına uzandım, sonra sordum:

-ne görüyorsun?

-göğün zilleri çalıyor, dedi.

Hiç beklemiyordum böyle bir kelam etsin. Bir süre sustum. Kulağımı kabarttım.

-yoo, dedi, öyle duyamazsın göğün zillerini. Göğün zilleri eşya’nın ruhuna karışınca belki hissedersin, dedi. Kafamın kimyası bozulmaya başladı; göğün zilleri?, eşyanın ruhu? Ya hu, bu miskin ne diyordu böyle?… ne güzel evime gidiyordum işte. Yanına uzanmaz olaydım a miskin, teknesi su alasıca entel miskin, diye yakındım durdum, eve geldiğimde. Evde olmak canımı sıkmıştı. Hem ayrıca ben niçin eve geliyordum. Beni bekleyen kimsecikler yoktu evde. Ben berberdim. Kıl ve tüy ile aram iyiydi. Rızkımı kıldan tüyden çıkaracağım hiç aklıma gelmezdi. Sabahtan akşama kadar insancıkların kılıyla tüyüyle uğraşmaktan kafamı kaşıyamıyorum. Bu işten şunu öğrendim: kıl ve tüy : hikmetli bir yaratılışın al-i cenap bir misalidir. Her tüyün serüveni kıl olmakla biter. Kıl olur, zaman geçer, sarı olur, yaşlanınca beyaz olur, kıl döner acı verir. Kılın ve tüyün çıktığı yerler hikmetin cilvesinden midir bilinmez adama ‘canım ya rabbim ‘ dedirtir. Kıl olgunluktur.dengedir. insanın durduğu yere dair işaretler verir. Çocuk olmuş, genç olmuş, kız olmuş erkek olmuş fark etmez!, deme fark eder. Kılı ve tüyü anlayan pek çok şeyi anlamıştır. ‘lilinin tereyağdan kıl çekercesine inanışı yok mu..ekmek ne kadar allahınsa sende o kadar Allah’ınsın işte lili..’ tüy ne kadar kadın ve çocuksa kıl o kadar erkek.

Cins(kıl)bir berberim ben. Her köşe başında bulamazsınız. Biraz da çatlağım galiba. Olsun toprak bilem çatlaya çatlaya doyar yağmura. Her ‘çatlak’ umutsuz kalabalıklar için bir ışık ümididir. Başını dik tutmaktan vazgeçmediği sürece  kalabalıklar bu ışıktan elbet mahrum kalacaklardır.  Hikmetin ışığı dünyada bir garip gibi mahsun olmasını bilenlerin eğilmiş başlarının içinden fışkırır. (kün fitdünya kevneke garibun). O garipler, o fakirler, o başı öne eğik dilini kalbine sarkıtmış miskinlerdir ki, onlarda kıl ile tüy aynı etin meyvesidir. Cins bir berberim dedim de niye dedim, imdi hatırladım( bu arada biraz da geveze olmalıyım ki kelimelerim de miskin miskin geziniyor, oturuyor, kah susup, kah bağırıyor) cins bir berberim zira kestiğim saçları biriktiriyor ve meraklılarına satıyorum. Kılın tüyün de mi meraklısı olur? Demeyiniz efendim, misal, kestiğim saçı etiketleyip psikologlara, doktorlara ve polis arşivlerine belli bir mangır karşılığı gönderiyorum. Psikologlar saça bakarak saçın sahibi hakkında bir sürü bilinçaltı bilgiye kolaylıkla vakıf olabiliyor, insanın karakteri, beğenileri ve yaşamsal, dini kriterlerinden tutunda uyku ve cinselliğe kadar her türlü bilgiyi saç üzerinden okuyabiliyor.ve ipi kopuk müşterilerimin saçları da polis arşivlerinin vazgeçilmezlerinden. Modern dünya bu işte. Kılla tüyle hüküm veriyor. Oysa miskin, bir tek kılını bile kestirmez ( bu onu bilinemez, deşifre edilemez kılar), yıkamaz(onun saçlarını melekler yıkar), taramaz( onun saçlarını göğün rüzgarları tarar), koku sürmez. Kesmek, yıkamak, taramak, kokulanmak taraf olmaktır. Eşyanın ruhunda göğün zilleri çalıyor diyen miskin hiçbir şey için ‘karşı ve yana’ olmayı istemez. O öyledir. Şöylelemesine o’dur işte. Anlatıma, betime gelmez. Göğün zillerini kalbinin içinde şıngır-mıngır  öttürmenin hazzını ondan iyi kim bilebilir. Saçın uzaması yada kısalmasının iki anlamı vardır: ya karşı olmak yahut yana olmak. Miskinin saçı uzun mudur, kısa mıdır? Kim bilebilir.  Miskinlik meskensizliktir. Anlam ve anlaşılmak (gadamer’e selam) bir mesken içinde var olmaktır. Nasıl ki arafat’ta ‘vakfe’ etmeden (vakfe: durmak) kıyamet şuuruna, kıyamet aşısına (Sezai k.’a selam) ‘vakıf’ olunamaz. (vakıf olmak: anlamak, idrak etmek). En hayati şeyler ‘durup dururken’ anlaşılır. İnsan dura dura anlar. Durup durup düşünür. Dururken bir adı vardır meskenin. Durulan bir yer olmadan durma olmaz. Miskin duraklar ve durmaların dışında her an göğün zilleriyle eşyanın ruhu arasında bir belirsizliktedir(heisenberg’e selam). Cümlenin de tuhaflığından anlaşılacağı üzere meskensizdir miskin. ‘insanlığın elinde hz.adem ve hz.havva’nın saçlarından numuneler olsaydı.. ‘ diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Kara çocuklar kara ayrıntılarda boğuluyorlar. Onların babalarının ve annelerinin çıplak kalınca incir yapraklarıyla örtündüğünü, birbirlerinin mahrem yerlerinden haya ettiklerini, haya ede ede aşkın kıvama geldiğini onlara birilerinin anlatması gerekti.kara çocuklara. Miskinlerin mirasçılarına. Bende anlattım. Çatladı kelam. Çatladı sır küpü. Çat çat döküldü eşya.. oturalım oturduğumuz yerde. Dura dura meskensizleşelim. Dura dura geçelim bu dünyadan.hesabını veremediğimiz bir şey kalmasın. Kara kara çocuklar edinelim kadim uygarlıklardan. Kara kara kılları olsun. Hırçın ve mütevekkil olsun. Ne hali varsa görsün modern dünya. Berberler,hamamlar, düğün ve spor salonları, cenaze yıkama araçları, oteller, lokantalar, tvler, gazeteler, hipermarketler, hastaneler, otogarlar.. bilimum numunesiz kalabalıklar; eğer bir gün canınız daralır da övgü düzecek bir yer ararsa miskinleri bulsun. Onları bulmak için araya kara çocukları soksun. Otur oturduğun yerde be kadın!( kadınların bir tek gerçeği vardı: kaburgamda uykuya varıp: gulub/(kalp)/emde uyanmak. uyuyan bir kadın: iyi bir kadındır.  Miskin kadın?) Meryem gibi su fışkırsın ayaklarının altından. Hurma ağacını kendine doğru silkeler gibi silkele şu etli-kıllı gövdesini erkeğin. Yalnız, HAYA ET, HAYA BULASIN! Erkek misin? Miskinleş de gel, göğün zillerini takta gel. Eşya’nın ruhunu çıldırt da gel.Yanına uzandığım miskin, berber dükkanımın kapısına kara bir kömürle şunları yazmış:

“kılına zarar gelmeye görsün insan..

azar.. feryat eder..’ kılım da kılım ‘ der..

kılları dökülesice insan

kıllanmadan edemez.”

düğümleyerek
bir göğün torbasını
geceyi koyuyor aramıza miskin..

Ben cins (kıl) bir berberim. Miskinleri ve onların ferah sözlerini severim.

Övgü ve selam miskinlere olsun!

allamel insane ma’lem ya’lem

dişlerimin arasından fırlıyor zikir çırpınışları. gün dediğimiz bir içimlik tütün mesafesinde öksürüklerlen geceyi öpüyor. meleklerle aramda şellaleler var. kahkahaları tenimde bir kök boyası, ruhumun ipliğini örseliyor, dua dua tırnaklarıma değin örüyor. tırnaklarım suskun bir özlemdir kanımın içinde dolaşan secdelere.kaburga kemiğim uğultulu orman geceleri gibi sarsıyor cesedimi. dağlardan yeni indim. dağlarda giydim üstümdeki göğü, göğvdemin duruşu öyle: yalın. bungun sesim öyle: taşın karıncaya söylediği. karıncanın kara bacaklarına ipince uzanıp rüya gördüm. ölü bir balık nasıl uzanırsa öyle. kaplumbağa devrilmiş zihnimde. dokun dokun diyor soluğuma. kımıltı! asmalardan sarkıyor yüzüm. musluğu kapatıyorum. sesi kısılıyor suyun. abdest aldığım su fısıldadı bana: tenindeki vızıltı;göğden inen Cebraillin kanat sesleri gibi. tuttum ellerini mektubunun içinden: aklımı koydum boynumun üstündeki çukura. benim konuğum olmadı hiç. hep ben sıyırdım kabuğunu; sözler ardında kemiğimsi sesinin. burkuldum çocuk. oyunlarımız benzemiyor hiçbirşeye. her şeyle kara sabanla başladı ; serseri yüzyıllar geçti arada.. adımı bir pir’den işittim. dişlerimin arasından fırlıyor zikir kımıltıları. soyundum göbeğimi yeniden bağladım anne şefkatine. oğul oldum kadınlar: aslında neyi nerede sezdiler. bir tütünmek biliyorum, birde yazı: ekmek. tütünmek: kılcal bir şey. tırmalıyorum yaşamı. kadın zihinlerinde tembel bir yılan sürüngen ve Leyla.. ben mecnun olduğumda bütün kadınlar şirin oluyor. sustuğum istasyondan mezarlıklara ve karga seslerine çıkıyorum. bir dağın içine içine, üfleye üfleye, etimi kemiğime, kemiğimi ruhuma, ruhumu meleğime sarıyorum. meleğimle sarılıp yatıyorum. saçları, ah saçlarından akıyor kevser ırmakları, ağzımın tasını daldırıyorum: göğüne: meleğimin: ah nasıl bir berekettir bu: çoğalmak: arınmak: ölü bir balık gibi uzanmak tuzlu dudaklarına sevgilinin: dudak: upuzun okyanus çölü! bu çölde sallana sallana rakstır: göğvdemin sarsıntısı: dişlerimin arasından uzayan zikir: iniyor yüreciğime: bu dudaktan sonra.. ağzımın tası taşmış: dilim kalbimi kurcalıyor: yalıyor: bir dudaktan bir dudağa çarpıyor: kalbim: ruhumun iplikleriyle dokunmuş bir göğvde: … kalbimin içinde bir melek parmaklarını emiyor: yüreciğime fürüzan: damarlarıma kan: meleğimin kalem sesleri.. “kaleme and olsun ki.. ” kara bir kömür gibi yanıyor ve ancak öyle yazıyor: kalem.. allame bil kalem. allamel insane ma’lem ya’lem= O. (c.c)… meleğim çek aramızdaki perdeyi. yırt gerekirse. bak ben öylece uzanmışım ve soyunmuşum: göğüm karanlık: göğvdemde göbeğim şefkat emiyor annemden.. gel kuşat beni. gel anne ol. kanat seslerin bir kayadan akan su sesi… derin ve yalın bir suskuyum buralarda.. bir tütünmek biliyorum bir de serilmek.. uzanmak.. usumun kıvrımlarında senin kahkahaların akıyor. yapışıyor dilime hiç sokulmadığım dilin. yüzmek: yüzmek: yüzmek istiyorum boynunda.. göğsünde inip çıkmak bir dağa bir kuyuya.. .

dişlerimin arasından fırlıyor zikir çırpınışları. gel meleğim, gel bul beni. ben öylecene: uyku kokuyorum…
uykularım:sulardan durgun..

suretim: toprak uğultusu bir inilti saçıyor

oğul uğultusu … annem : göbeğimin ezeli azığı… kalbime…

gel kadınım : gel susalım. göğe uzanıp melek olalım.

PLAY YOURSELF

Kahve bardakları ve Kopenhag ve sabah müziği

Üşüyen eller, bisiklet tıkırtısı ve kırmızı ışıklar

Büyük lambalar ve mumlar

Açık koridorlar ve ferah kraliyet kütüphanesi

Göllerin donukluğu ve yüzlerde demir

Ve tüm benimle birlikte dolaşan vakit namazları

Tanrının evinde terliklerini çıkarmalısın dostum

Ayaklarını uzatarak karşı kanepeye

Bir çocuğun elleri klavyende

Coşkulu basabilirsin tuşlara

Coşkuyla geçebilirsin bedeninle

dişlerin ve saçlarınla

F1 kokulu şehir duraklarından

Dudaklarında ketçap mayonez varken

Her şey biraz patates tadında

Ve elbette cola tıstısları

Sayılardan duvar örüyorum

Tuşlardan yalnızlık, yabancılaşma

Trenlerden laiklik ve resmi farklı kaydet

Oruçları birlikte aç

Dünyaya hızlı gir

Dünyadan hızlı çık

Shift delete AŞK

Control S şaşkınlık

Control F  Mustafa

Alt F4 Ex Files

Mavi tişörtüm, gözlüklerim ve Cahit Zarifoğlu

Melamet hırkasında barkod

Ya da toruk macto

Find yourself and fix

Şimdi bir cümle suretinde düşüyor boynun boynuma

Kırılgan dizler ve yorgun ayaklarla

Bir denizi yürü

Bir denizi kabart

Ruh düşlerinde şimdiki zaman nefesine sor kendini

Toruk macto ve biraz coffe latte

Tanrının kubbesi altında

Beğen yorum yap paylaş

Terliklerini çıkar ve Play again

Play yourself

Limon yapraklarından bir yastıkla uyuyorum

Sesini aç dostum

Kendi sesini

Play yourself

Play limon yaprakları

Play melamet

Play neşe

Play hu

ASİMETRİK HABER BÜLTENİ



Elbette adı neydi sorulacaktı

ışıltılı kızın boynundan sarkan inşaat

havada asılı kalan öpücük

düşmekte olan yaprak hafifliği ellerin

erik yerken dudağı kamaşan sen

uzun ağaçlar arasından fırlayıp beni bulan

öğlen yemeğinde tarlalarda hüzünlü bir bektaşî

ofisteyim, 2010 a az kaldı tatlım

sosyoloji okuyorsun ve biliyorsun kızlar

yalancıdır, hep kendini ortaya atan  o hızlı yanlarıyla

boş bir bardağı kara daldırırcasına ve üzerine biraz pekmez

 

ah diyorum güneşli yaz günlerini hatırlamak gibisi yoktur

koltukaltlarında bir gemiye binersin korsan bir gemiye

fransız yemekleri düşlerken hep o bildik hayalkırıklığıdır seni

tepenin arkasında bekleyen, uzun yollardan geldin oysa

yıpranmış duygularla teşekkür ettiler sana

 

etekleri zil çalmak, ağzı burnunda olmak

eskiden deyimdi bunlar

istiklalde ve erzurumda ve üniversitelerde

nice nice okumuş ama

hala  nietzscheyi okumamış

kadınlığında problem olupta akademisyen olan kızlar

ve bilirsin elbette

istatistik okuyorsun, kızlar yanlış bir denklemdir

ne yapsan payda sıfır ve belirsizlik kaçınılmaz

 

futbol oynanan teneke ve naylon mahallelerde

asimetrik ergenlik düşleri kurarken

yürürdük, çay içerdik, ve elbette ablam

kendi ülkesinde bir papatyaydı

fallar bakardı bana

bilmelisin, matematik okuyorsun

çift sayılar birden başlar

 

filmler izliyormuşsun, gözlerine o koku sinmiş

sabahları yatakten kalkarken hep

on sekizinde ve tiril tiril bir kadınla

bilmem hangi fransız sokağında

cafe matadorda cafe mystico içmeyi hayal ediyormuşsun

yeşil naneli kelimelerle konuşurken

saatine bakıp ikindi olduğunda vakit

satranç tahtasında ayağı kırılmış bir atla

yola çıkıyormuşsun.

Biyoloji okuyorsun, duymuş olmalısın

kızlar hep yaşlıdır

ve ayakları ya da bacakları diyelim, yerçekimine itaat ederler

kafalarındaki biyolojik imkansızlık ve sınırlanmış doğaları yüzünden

bilmelisin dostum

kızlar hem yaşlı hem huysuzdur,

nerde bir hakikat bulsa

“yine neyi yanlış yaptım” derler

ve elbette geometri bilmezler.

Bir üçgenin iç açıları toplanmaz

çünkü uzay-zaman eğridir ve doğru çizgi yoktur

doğru insan mı?

Duymuş olmalısın,

Kızların aklı hep klişe şeylerle çalışır.

 

 

topraklarında ve sularında gözün yoktu

bir yaprak gibi geçtin kanyonlardan

ve yine bir tepe tırmanıyorsun

gözlerinden bir film geçiyor emir kustirica

tepenin arkasında sırtlarında gül bitmiş çocuklar

 

saatsiz saniyesiz bir yerdesin artık

saçlarında aşkın şşş leriyle yere kapanıyorsun

ve “tanrım, beni göm” diyorsun

gömülmeyen şey bitmez

 

yapraklar havada asılı, tam zamanıdır bitsin

telefonunu da tepenin arkasındaki ırmağa fırlat gitsin.

 

 

başlangıçta yoktu mesafe

göz yok, görüş yok

gören yok, görülen yok

banggg banggg banggg

ırmakta çalan telefon

kim acaba?

 

Tatlım sen bilirsin, doktora yapmışsın

hop oturup hop kalkmışsın

suratı kuyuya düşmüş akademi koridorlarından

uygun ve hırslı adımlarla yürümüşsün

hakkındır, vur kafanı monitöre

kızlar siz de bilirsiniz,

kız olmak kıt olmaktır

nerde nasıl niçin diye sorma

fotokopiciye bir nüsha bırakmışsın, dalgınlık süsüyle

bilirim, kızlar en iyi reklamcılardır

spot cümleler eksik olmaz yorgun suratlarından

 

ah onlar, zavallılar

sevgiye ve başka şeylere artık inanmıyorlar

inanmak peşin ödemektir

artık biliyorsun tatlım

limit sonsuza giderken her eğri doğrulardan oluşur.

 

Arayan sen miydin

Ofisteyim, çıkınca ben seni ararım,

aynı ırmakta iki kez konuşulmaz

artık öğren.

TATLI SÖZLÜK

sutlac2Ek$i Sözlüğe alternatif ; Tatlı Sözlük.

http://tatlisozluk.wordpress.com/

sözlüğe herhangi bir yere üye olmadan yorum yazabilirsiniz.

sözlük kendisini şöyle ifade ediyor;

Tatlı’m Sözlük

bu sözlükte yer alan bilgiler sokol’un makalesinde kullanılabilir bilgiler türündedir. yanımızda yürürken; sokolun makalesi de nedir, diyenlerin bizimle bir akrabalığı yoktur, kimdir bu arkadaş diye soranlara, tanımıyoruz ilgimiz yok der kaçarız. tatli sözlük bir ekşi sözlük gıcığıdır, taklididir, çakmadır. herkese açık ve kapalıdır. okuyucular da yazanlar kadar sorumludur, suç ortağıdır. burada yazılanları copy-paste yapanlar ergenekon tosunudur, darbecidir, pespayedir. bu sitenin tüm yayın hakları Shaquille O’Neil ve Kobe Bryant a aittir. pazarları da açıktır.

s-özlük kuralları;

1. küfürlü söz ve kişilerin doğuştan sahip dolduğu haklara saygısızlık içeren yorumlar yapılmaz

2. tatlı söz yılanı deliğine sokar.

3.tatlı sözlüğün dili tatlı, simgesi fırın sütlaç tatlısıdır.

4. sınırları kullanıcılar ve yorumcularla sınırlıdır.

5. bağımsızdır.

6.yönetim şekli monarşidir.

7. tatlı sözlükte kullanıcılar eşit haklara sahip değildir.

8.ibrahim tatlıses le yakından uzaktan ilgisi yoktur, olamaz, olursa bu blog intihara meyillidir.

9. birinci, üçüncü ve altıncı maddeler değiştirilemez.

10. dokuzuncu maddenin değiştirilmesi teklif edilemez.

11. onuncu maddenin yanından bile geçilemez.

12. yorum yazarken türkçe yazım kurallarına uymak zorunlu değildir.

13. tavsiyeler alınır, değerlendirilir, makbul olanlar topluma kazandırılır.

14. büyük harf kullanılmaz

15. sözlük yazarken insana yılan bile dokunmaz. sözlük yazmak kutsal bir iştir.

Buzz Point ©2009, İstanbul

GENÇLER İÇİN YAZ REHBERİ

Arkadaşlar merhaba,
bir çoğumuz “bu yaz tatilinde ne yapsak acaba?” sorusundaki soru işraeti gibi kıvranıp durur.
Ben kendi tecrübelerimden yola çıkarak aklı karışıklar için aklı daha da karıştırıcı küçük bir “gençler için yaz rehberi” hazırladım.

summerc

NE VAR -NE YOK

1.TV ve eve kapanmak yok – kitap rüzgar ve orman var
2.Geç saatlerde yatmak yok – Erken kalmak var
3.sigara yok – nefes tutma çalışması var
4.fazla çay-kahve yok – meyve sebze var
5.tembellik yok – hareket eylem var
6.haber izlemek, gazete okumak yok – kitap var
7.fazla telefon görüşmesi yok – kafayı dinlemek, yalnız kalmak, kendimizi muhsebeye çekmek var
8.Fast food, ağır yağlı, etli yemek yok – hafif yiyin;  sebze meyve, balık -salata ve ot yemekleri var
9.bezmek yok; neşe var
10.şikayet yok ; harekete geçip icabına bakmak var, her neredeysen..
11.bahane yok, iş var..
12.şüphe ve korkular yok, sevgi ve dinginlik var.
13.gürültü yok müzik var

NE YAPALIM?
spor yapın; en ideali erken saatlerde kalkıp hızlı tempo yürümektir. Koşmak da ruh ve beden sağlığı için çok faydalıdır. Yaz aylarında mümkün olduğunca aktif, haraketli bir tatil-dinlenme programı içinde olun. Mutlaka denize gidin. Yüzün. Güneşlenin. Güzel kırmızı sulu bir karpuzun yanında tam yağlı peynir yiyin. Sahilde bir ağacın altına uzanıp rüzgarın ninnisiyle uykuya dalın. Tatlı-uyuşuk ..  cep telefonunuzu on gün kapatıp kayıplara karışın. İçinde kitap, harita, bir kaç tişört, fotoğraf makinesi, terlik, güzel koku, bir havlu boyu sevgi, gökyüzü dolusu neşe ve denizler gibi umut ve geceleyin yıldızların bize hissettirdiği gibi hayaller olan bir sırt çantası ve küçük-portatif bir çadırla “anne ben markete ekmek almaya gidiyorum” edasında bir izinle ailenize “hoşçakalın” deyip hayatınızın en güzel on gününü yaşayabilirsiniz. Mümkünse geziye bisikletle de çıkabilirsiniz. Bu konuda tecrübesizseniz “uzun yol bisiklet gezileri”yle ilgili bazı bilgi ve deneyimleri, gezi tek ve notlarını internette bulabilirsiniz. Bisikletle veya otobüsle veya oto-stopla ama Nereye? Aramızda kalsın, benim bildiğim bir kaç yer var  :)hatta size bir gezi bile güzergahı çizebilirim; elbette seyahat Antalyaya. İlk durak burası. Antalyada denize girmeyin. Güzergah boyunca sizi bekleyen ne güzel koylar var. bir kaç gün antalyada gezdikten sonra batı istikametine doğru şu güzergahlarda durarak-geceleyerek-gündüzleyerek -artık nasıl uygun görürseniz- gezinizi tamamlayabilirsiniz. (nerde neresi gezilir, ne yenir ne içili, nerde ne vardır hepsini yazmak isterdim ama uyumam lazım, saat geç oldu )
bicycle

GÜZERGAH

ANTALYA–göynük-kemer-faselis-olympos-çıralı-adrasan-mavikent-kumluca-finike-demre(noel baba kilisesi, Myra, kekova batık kent )-kaş-kalkan-kınık-fethiye-köyceğiz-ölüdeniz-muğla-marmaris-bodrum-milas- didim,kuşadası-aydın-izmir-balıkesir-İSTANBUL
olympos
Türkiyenin en güzel sahilleri, en güzel bisiklet güzergahı, en güzel ormanları, en güzel kızları, en güzel meyve ve sebzeleri, en güzel akşamları, en güzel soru ve cevapları bu güzergahta bulabilirsiniz. Bu yolculukta bir çok insanla tanışın. Adreslerini, e-maillerini, telefonlarını alın. Soru sormaktan çekinmeyin. Bu yolculuk hayatınızı değiştirebilir. Bir kıza aşık olup onunla evlenebilirsiniz. Tanıştığınız her insan sizin için başka insanlara ve hayatlara açılan pencere gibidir. Gittiğiniz yerler, yediğiniz şeyler, tanıştığınız insanlar, ilginç bulduğunuz iş fikirleri, size farklı gelen her şey hakkında not tutun. Bu notları gezi sonunda bir kitaba dönüştürebilirsiniz. Veya her gün gezdiğiniz yerleri, gözlemlerinizi kişisel blogunuzda paylaşabilirsiniz ama yorucu olur. Not tutmak daha iyi. Yanınıza hafif bir laptop veya harici harddisk alırsanız binlerce fotoğraf çekebilirsiniz. Bisikletle bu geziye çıkmak isteyenler mutlaka en az iki kişi  -ideali üç kişidir- olmalıdır ve bisiklet ve ekipmanlarınız uzun yol için uygun olmalıdır. Uzun yolda bisiklet sürmek ayrı bir bilgi ve donanım gerektirir. Bunlarla ilgili bilgileri de bazı site ve forum sayfalarından edinebilirsiniz. Gayet kolaydır aslında. Bu güzergahı beğenmeyenler için ikinci bir alternatif, trenle avrupa seyahati: INTERRAIL. Aldığınız bir İnterrail biletiyle biletinizin süresine göre -en fazla bir ay-  türkiyeden yola çıkarak tüm avrupa ülkelerini trenle gezebilirsiniz. Bu konuda yazılmış bir kitap: bir bilet al – gize altın .
bir bilet alBu  kitap interraille ilgili tüm sorularınıza merak ettiğiniz her şeye cevap verebilecek bir içerğie sahip -ben okudum ordan biliyorum :) –  Yunanistan -italya-almanya-hollanda-fransa-ispanya vb.. yine bu konuda daha önce interraille seyahat etmiş kişilerden bilgi alabilir, onların deneyimlerinden faydalanabilirsiniz. interrail_map

NE OKUYALIM

dbs1ncdr
14.kutsal kitap – tanrı
15.tanrılar okulu – stefano danna
16.şimdinin gücü- eckhart tolle
17.farkındalık – osho
18.krishnamurti – doğru meslek üzerine
19.çalışmanın mutluluğu ve sıkıntısı – alain de botton
20. ilhan berk – bütün şiirleri
21.ibrahim tenekeci şiirleri
22.göğü delen adam papalagi
23.bülent akyürek – bütün kitapları
24.paul arden – aklını kullan aksini düşün ve mesele ne kadar iyi olduğun değil, ne kadar iyi olmak istediğin kitapları
25.cafcaf mizah dergisi
26.bundan başka daha ne isterseniz okuyun ama KİŞİSEL GELİŞİM KİTAPLARI OKUMAYIN

NE YAPIN
ezberci olmayın. Sıkılmaktan hala sıkılmadınız mı? Ne olmak-yapmak istediğine karar vermenin tek yolu vardır; gerçekten ne yapmak-olmak istediğine karar vermek.  Karar ver. Odaklan. Projelendir. Detaylandır. Zamanla. Hayal kur. İmajinasyonla besle hayallerini. Sık sık. Farkındalık kazan; kendin hayatın biyolojik ve ruhsal durumun hakkında. Süprizler yap. İlginç ol. Ne yapacağın kestirelemesin. İnsanları gülümset, şaşırt. Çocuklara dondurma parası ver. Hatta verme, bir yere bırak onların bulmalarını sağla. Arkadaşlarına kendilerini değerli hissettir. Hep yanında olan insanlara karşı uyuma. Her gün yeni insanlarla birlikte oluyormuşsun gibi kanlı canlı neşeli saygılı ilgili  ol. Yenilik, yeni fikirler, girişimcilik, sorunlar ve muhtemel çözümler hakkında düşün. Geleceğe kafa yor.  Gerçekten bir şey istiyorsan, karar al – bedel öde. Büyük düşün, cömert ol.

trekking-1Yazın yaylalara çıkın. Trekking – dağ yürüyüşleri yapın. Kaynak sularından – pınarın başından- su için. Ormanlar gezin. Büyük yüce, güzel dingin sessiz uğultulu ormanlar içinde yürüyün. Büyüklerinizi ve akrabalarınızı ziyaret edin. Gönüllerini alın. Küçüklerinizi sevindirin. Küçük de olsa hediyeler – şeker, sakız, çikolata, bilye, top, oyuncak, kitap, umut – verin. Onlarla birlikte oynayın. Küçükken oynadığınız ama şimdiki çocukların bilmediği oyunları onlara öğeretin. Eğlenin. Sevindirin. Unutmayın tebessüm bile sadakadır.

Farklı şehirlerde oturan arkadaşlarınızı ziyaret edin. Farklı şehirlerde arkadaşları , tanıdıkları olanlar   bir şehirden başka şehre geçerken biletlerini onlara aldırırlarsa çok az bir maliyetle güzel bir gezi yapmış olurlar. Sizi misafir edenler ise ev sahibi olmanın misafir ağırlamaın ikram etmenin keyfini ve mutluluğunu yaşarlar böylece. Tabii gitttiğiniz yerlerde fazla kalmadığınız müddetçe :)  misafirlik üç gündür ne de olsa.

Tatilde cafe, restaurant, kitapçı, yerel gazete, market, çay bahçesi, dondurmacı gibi yerlerde de part time çalışarak renkli  bir yaz geçirmeniz de mümkün. Biraz çalışıp biraz gezmek iyidir. Öğrenci iken Çalışmak para kazanmak dışında daha değerli şeyler de öğretir. Sizi geliştirir. Olumlu yönde Değiştirir.

Yazın ingilizce çalışabilirsiniz. Kur’an öğrenebilirsiniz. Namazda okuduğunuz surelerin çeşitliliğini  arttırmak içn yeni ayetler ezberleyebilirsiniz.  Umreye gidebilirsiniz. Kay kay binmeyi deneyebilirsiniz. Turlara katılabilirsiniz. Bir ay boş bir eve kapanıp ayın sonunda dünya klasiklerinden 70-80 tane kitap okuyabilirsiniz. Yeni müzik ve yeni filmler keşfedebilirsiniz.

Facebook, msn, telefon ne varsa kapatıp, dis-connect olup dünyaya bir de böyle bakabilirsiniz.
Tarlada çalışabilir, farklı ot yemekleri öğrenebilir, dağda hayvan otlatabilirsiniz.

İnternetin altını üstüne getirip girişimcilik, fırsatlar, avrupa birliği programları, erasmus, farabi, stajlar, burslar, yeni üniversite ve bölümler, sertifika programları gibi konularda bir sürü bilgi edinip arkadaşlarınla bunları paylaşabilir, bir sürü insanın hayatını değiştirebilir, ufkunu açabilirsin.

bloggingSen de bir blog açıp yazılar yazabilirsin. Hayata nasıl baktığını, deneyimlerini, güzel haberleri insanlarla paylaşabilirsin. Hadi ama, yapabilirsin!

Yazın yapılabilecek en güzel şeylerden biri de öykü yazmaktır. Hikaye değil. Öykü. Kısa, basit, kışkırtıcı, deli öyküler.. Batar’a duyurulur; Bekliyoruz kaç bahar oldu? :)

Zayıflayın. Fazla kilolarınızdan kurtulun. Hafif olun. Hafif, sade, huzurlu.

Kalbinizi gereksiz şeylerden arındırın. Şirk koşmayın. Manevi check- up yapın.

Dişlerinize özen gösterin. Ağız sağlığına önem verin.

Günahlardan uzak durun. Tutarlı olun. Kişisel bütünlüğe dikkat. Özsaygı..

yaz aylarında  kişisel hijyene biraz daha özen özen göstermekte fayda var.

NE YAPMAYIN
tembellik, cahillik, edepsizlik yapmayın. Söz verin ve tutun. Erdemli -edepli olmaya özen gösterin.
Kıskançlık yapmayın. Gurur yapmayın. Sui zan yapmayın. Gıybet etmeyin.

Kendiniz, yaşam-ölüm, dün-şimdi-gelecek , hayat ve ilişkiler ve ne istediğiniz hakkında düşünerek güzel, huzurlu, dingin ve keyifli bir tatil geçirmenizi dilerim.  dostlara çok selam sevgi..

sonsuzluk, melamilik, merhamet ve aydınlanma hakkında

kaş

sonsuzluğa açıldığım yer: kaş

Köklere inmenin adı dinginliktir. Yani yaşama dönüş. Bu sonsuzluktur. Sonsuzluğu bilmek aydınlanmaktır. Sonsuzluğu bilmeyen ziyandadır. Sonsuzluk bir bakıştır. Merhamet bakışı. İşte kutsallık! Sonsuzluğun memelerinden emerek kutsallaşmak! Yüceltmeler ve yergiler (ekstrem davranış – taraflılık) zihni bulandırır. Körleştirir. Merhamet bir bakış açısıdır. Geniş.  Sonsuzdan bakanın gördüğü bir açı. Kutsal açı. İnsanların hor gördüğü yerlerde coşkuyla gece gündüz akan sular vardır, bilirsiniz. Büyük merhamet böyle bir şey. Sonsuzluğa daha yakın böylece. Melamî’ce bir yakınlık. Yalınlık. Tutkulu bakışlarla bakan merhametli olamaz. O  bakışlar sadece görüneni görür. Gizliyi görmek için tutkularını kurban etmelisin. Basitlik en büyük gözdür. Aşırılıkları, gösterişi, kibri yok et ki bilgece derinleştir ruhunu. Ruhlarımıza itina göstermeliyiz. Sükûnet faaliyetin efendisidir. Bedenlerde faaliyet yorgunluğu! Tamahkârlık.. dünyaya gelirken ağlamaklı ve yumuşak bedenlidir insanoğlu. Ölürken ise kaskatı kesilmiş halde.. yumuşaklık ve acizlik yaşam belirtisidir. En yumuşak şeyler en sert olanları hep kuşatırlar. Hiçlik dopdolu bir yerde bile kendine bir yer bulur. Konuşmadan yol gösterenlerdir benim ermişlerim. Gerçek iyiler, iyilere iyi oldukları gibi, iyi olmayanlara da iyidirler. Hükmetmeden yönlendirirler, bunun adı gizli erdemdir. Eğri görünen, gerçekte en düz olandır. Anlatırlar ki, evvel zamanda, padişah Mısır piramitlerinden perestişle bahsedildiğini duymuştur. Zamanın ünlü ve yetkin mimarı, mimar Sinan’ı yüzyıllardır yıkılmadan ayakta duran bu gizemli yapıyı çözmesi için Mısıra bir kafileyle birlikte gönderir. Kafilede aşçısından askerine, rehberinden hizmetçisine kadar çeşitli insanlar vardır. Aylarca yol gidildikten sonra bir tepeden mısır piramitleri görünür. Mimar Sinan durur, dikkatle biraz bakar ve –haydi dönüyoruz, der. Kafile şaşkınlık içindedir. –Efendim, aylarca yol geldik, yanına varıp bakmayacak mısınız?  Ben olayı çözdüm, der Sinan. – Bu yapı zaten baştan  yıkık yapılmış. Bir bina yıkıldığında bu piramit şeklini alır. Yıkık olan bir şey elbet bir daha yıkılmaz, der ve geri dönerler.

                Ünlü kılıç ustası Miyamato Musashi, Beş Çember adlı kitabının “ateş kitabı” bölümünde bulaştırmak diye bir savaş tekniğinden bahseder. “Bir çok şey bulaştırılabilir. Uyku hali, esneme gibi. Zaman da bulaştırılabilir. Düşman heyecan belirtileri gösterip acele davrandığında, hiç aldırma. Tümüyle dingin dur, düşman bir süre sonra  bundan etkilenecektir. Bu ruhu bulaştırdığını gördüğünde, Boşluk ruhuyla şiddetli bir saldırıya girişip onu yenebilirsin. Beden ve ruhunu gevşetip, düşmanın da gevşediği an, ondan önce davranıp güçle ve hızla saldırarak kazanabilirsin. Bu yola “birini sarhoş etmek” de denir. Düşmana bezgin, dikkatsiz ya da güçsüz bir ruh da bulaştırabilirsin. Bunu iyice incelemelisin.” Bunu anlattım çünkü seyir defteri bir duyguyu bulaştırmak için var. Okumak, yazmak ve paylaşmak. Sonsuzluk okyanusuna bir taş atıp dalgaların yayılmasını izlemek, keyifle. Genel bir kural olarak insanın zihnî bakımdan sefil ve bayağı olduğu derecede niteliksiz bir topluluğa karışabildiğini tespit edebiliriz. Ziya Paşa’nın deyişiyle; “nâdanlar eder sohbeti nâdanla telezzüz / divanelerin hemdemi divane gerektir”. Herakleitos da benim sözümü unutmayın der gibidir:”eşekler, samanı altına tercih eder.” Ruhsal derinlik arttıkça kişi derin ruhlarla hemdem olur. Okumak, yazmak nedir? İbn Ataullah İskenderî Hazretleri der ki, “gökkubbe altında söylenmemiş bir söz, yapılmamış bir iş yoktur. Öyle ise, yeni şeylerin peşine düşüp bidatçi olma. Yapacakların ve söyleyeceklerin bir öncekine uygun olsun.” İşte, okuma ve yazma eylemi, gökkubbe altında eskimez iyiyi, kadim olanı, her zaman diri olan gerçek erdemi anlatmak ve anlamaktır. Erzurum’da yaşanmış bir olayla yazımı bağlıyorum (sonsuzluğa bir taş atıyorum). Yaşlı bir teyze, akşam vakti pazardan evine doğru dönmektedir. Pazarın çıkışında bir balıkçı “canli balık, canli balık” diye bağırmaktadır. Teyze, balıkçıya doğru yaklaşır, leğenin içinde yüzen balıkları biraz seyreder ve balıkçıya dönerek, “Oğul, balıkların taze midur?” diye sorar. Balıkçı -“ he, Eze, balıklarım canlıdır, bak yüzirler.” der. Yaşlı teyze, anlaşılmadığını düşünerek tekrar sorar, “oğul balıkların taze midur?”  Balıkçı “he, he eze kurban olam, bak yüzirler, anlamıyor musun bunlar canlidir da!” yaşlı teyze balıkçının gözlerinin içine bakarak, “ anlıyorum evladım, anlıyorum da.. bak ben de canliyim, ama taze değilum” der. Canlı olmak yetmez, tazelik gerek bize. Tazeliğin kaynağı Resul-i Ekrem  Efendimiz (s.a.s)dir.

CAMBRIDGE’DE YAZ OKULU

 

Cambridge Üniversitesi yaz okulu programı için dünyanın dört bir yanından öğrenci kabul ediyor. 5 Temmuz – 1Ağustos tarihleri arasında yapılacak yaz okulunda SANAT TARİHİ, TARİH, EDEBİYAT, FELSEFE, BİLİM ,SHAKESPEARE, AKADEMİK İNGİLİZCE alanlarında kayıt alınıyor. Kayıt olduğunuz alana göre program süresi 2 hafta ile 1 ay arasında değişebiliyor. Farklı sosyal-kültürel etkinliklere yer verilen bu program üniversite öğrencileri için bir fırsat niteliğinde.

 

Fizkçilere özel not :) Bilim alanının bu yıl ki konu başlığı: Atomlardan Galaksilere

 

   Ayrıntılı bilgi ve kayıt için:

http://www.cont-ed.cam.ac.uk/intsummer/

BORGES’İN CENNETİ


Borges’e göre cennet bir Kütüphane olmalıydı.

Kişileri tanımak için belki de en iyi yollardan birisi, kitaplığına bakmaktır.

Bana kitaplığını göster, sana kim olduğunu söyleyeyim   :)

İlginç tasarımlarıyla kitaplıklar artık bir gereklilikten öte evlerimizin önemli köşelerinden biri haline geliyor. Öğrencilik yıllarında ordan oraya taşınarak göçebe bir hayat yaşayan bendenizin en çok muzdarip olduğu konulardan birisi kütüphane. Kolilere kitaplarımı koyunca ülkesi işgal edilmiş bir devlet başkanı gibi hissediyorum kendimi. Taşındığım yerde de kimbilir ne zaman çıkaracağım onları, ta ki uygun bir kitaplık buluncaya yada elde bulunan şeylerle bir tasarım yapıncaya kadar.

Kitaplar sadece kitap değildir.

Her kitap, sahibinin belleğinde alındığı yer, nerede okunduğu, neler hissedildiği gibi şeylerle yer eder.

Kitaplar sadece kitap değildir.

Kütüphaneler ise evimizi diğer evlerden ayıran bir kimliktir. Evimizin geçmişe ve geleceğe uzanan köşesidir.  Evimize misafir olan kişiye bazen kitaplığımızdan bir kitap hediye etmek, kitap dostlarına kütüphanemizi açmak, bir çocuğa ödünç bir kitap verip onunla hayatın içine temiz ve ferah nefesler sunmak hep kütüphanemizin imkanlarındandır.

Kütüphaneler evimizde  bir ada gibidir. Evimizin uzamı, belleği.

Kitaplıklarla ilgilenenler için BRAVACASA dergisinin Ekim-2008 sayısında bir dosya hazırlanmış. ilgiye değer.

Aşağıdaki bazı creative kitaplık tasarımlarını sizin için keyifle seçtim;

The-GOD’§PIRITUAL

thegod’§pirit | mustafaijaz

Hedef basitliktir. Ben erken vardım.


for|me to jump cennet in âlemi

toprak. gevher kim failed leyse le

kemislihi şey nur. time. space.

meta-physics. elma. arzu. pat!

power of now. kundalini. east

technic at past as future. a tale

human being ~ best volume of

creative from god’sspirit. no

woorman knew their piece of

dada. Oppps! the deep feeling

everywhere onmybody  of m’light.

Song from secret garden.

resembles something that not

occured. before fail the life run

and run be care at quiet words.

bicycle go away into teenage

meaning of our boring faces and

spiritual crash everywhere

everytime everynoevery. anyway

now look’d yourself : tanrım,

ah bu sonsuzluk ne çılgınlık böyle!

-hee up simplicity!

SAMANYOLUNDA ZİYAFET : ORUÇ YAZILARI


Mütefekkir-şair Sezai Karakoç’un bir ömür boyunca daha çok ramazanlarda yazdığı oruç hakkındaki  yazıları “Samanyolunda Ziyafet” adıyla kitaplaştı.Kitabın alt başlığı: “Oruç Yazıları”

Kitapta yer alan yazıların başlıkları bizlere çok şey söylemektedir: Betonları Kıran Oruç, Samanyolunda Ziyafet, Oruç ve Çocuk , Orucun 24 Saati, Orucun Ömrü, Aktüalite, Altın Gece, Bayram, Konuk, Sürekli Mucizeler, Her Yıl Bir Mucize Gibi Gelen, Oruç da Acıkır,  Diriliş Saati, Silahımız, Yankı, Bir İftar ve Ötesi, Kadir Gecesi, Yolcu, Bayram, Oruç ve Diriliş, Orucun Ruhu, Ruhun Silahları, Ruhun Şöleni, İnsan ve Oruç, Görünen Aya Selâm, Hicretten Miraca, Oruç Dünyasında, Gök Armağanı Oruç, Orucu Benzerlerinden Fark Ettiren, Çocukluğumuzun Ramazanları, Çağrı, Oruç Ülkesi, Kara Bayramı Aka Çevirmek, Ramazanın Aynasında Hayat.

Ramazan gelince özge bir zaman başlar. Ruhun ön planda olduğu bir zamandır bu. İnsan iyiliklere, güzelliklere doğru bir yürüyüştedir. Kirden, karanlıktan uzak günler… Kurtuluş günleri, arınma günleri: “Bir ev nasıl yılda bir defa temizlenir, örümcek ağlarından kurtarılır, kiremitleri aktarılır, sıvanır, yıkanır, onarılır ve badana edilir; yani yeni yapılmış hale getirilirse, bir ruh da yılda bir kere böyle bir genel temizlik ve revizyon ister. Bir şehrin temizlenmesi, onarılması, yeniden yapılması, sıva, boya ve badanalarının tazelenmesi ile müslüman bir şehrin oruç boyunca ruhî canlılık ve hareketi , yükselme ilerlemesi birbirini çok andırır. Oruç , demek ki bir noktadan bakılınca, ruhun ve vücudun dezenfekte edilmesi oluyor.”( Betonları Kıran Oruç )

Hayatın monotonluğu, sıradanlığı yeni zaman ile, ramazan ile değişir.Başka bir kapı açılır adeta.Bu kapıda umut, sevinç, gül aydınlığı…Hayatın bunaltan, usandıran tekrarları kaybolur. Yeniden başlamanın vaktidir:  “İşte oruç, külü deşer, betonları kırar, eskiyen dünyayı tazeler, alışkanlıkları elâstikîleştirir, donmalarını önler, içgüdüleri pırıl pırıl yapar, insanı melankoliye düşmekten, yani eşyayla ilgiyi kesmekten, korur, kâinatı yeniden yaşanmağa değer bir yer haline getirir, insanı yeni doğmuşçasına yaşamaya hevesli, iştahalı bir yeni insan yapar.” ( Betonları Kıran Oruç )

Değişim başlamıştır. Zaman, başka bir zamandır: “Hayvandan meleğe doğru yolculuk; içteki karanlıkların eriyişi, yerini metafizik ışıkların alması Oruçla…Gerçek gün doğuşu, gerçek kuşluk, gerçek öğle, gerçek ikindi, gerçek akşam ve gün batışı, gerçek gece ve yatsı Oruçla. Gerçek zaman Oruçladır.” ( Samanyolunda Ziyafet )

Müslüman her yıl, bir ay bir ruh şölenine çağrılır. Yeniden varoluş: Yücelten, sağaltan…“Oruç insanın katıldığı, her yıl bir ay katıldığı bir ruh şölenidir.Üstün insanların davetlisi olduğu bir tabiatüstü ziyafet, bir gök sofrasıdır.” ( Samanyolunda Ziyafet )

Çocuğun dünyasında orucun yeri bambaşkadır. Evvela Ramazanı bekler. Çevresindeki konuşmalar ona kutlu bir misafirin geleceğini haber vermektedir. Ramazan bütün görkemi ile gelir. Evde bir değim başlamıştır. Çocuk bu değişime katılmaya çalışır. Sahura kalkar. Büyükleri “uyu” dese de o, dinlemez sahurda uyanır. İftar vaktini sabırla bekler. Kulağı ezan sesinde…Çocuk ve oruç arasında bir iyilik ırmağı akar: “Oruç ve namazladır ki, kutsal bir dünyaya girer çocuk.Sözle değil; bizzat o dünyanın içinde yaşar Mutlak Gerçeği.” ( Oruç ve Çocuk )

Ne güzel konuktur o !..  Evimizi, ruhumuzu aydınlatır, bizlere dirilişin imkanlarını sunar. Hoş geldin !.. “Her yıl bir ay için oruç mimarı bize konuk gelir. Gelir gelmez de kollarını sıvar ve işe koyulur.Bir kahve içimlik bile beklemez, dinlenmez. Kutsallığın işçisidir o. İlkin vücut evini şöyle bir yoklar. Bir sarsar insanı. Öyle sarsar ki bacalarda ne kadar birikmiş kurum varsa dökülür. Tabiat etkisiyle gevşemiş ve kopmaya yüz tutmuş sıvalar düşer. Yerinden oynamış kiremitler kayar. Organlar arasında, kasların eklem yerlerinde, hareketsizliğin ve ölümün sembolü olarak gerilmiş kaç örümcek ağı varsa yırtılır. Vücut konağı , böylece konuğun, büyük konuğun gelmiş olduğunu bilmiş olur. Sonra Oruç onarmaya başlar” ( Konuk )

İnsanın bitmez sanılan koşuşturması var. Gün içinde bir telaş…Ve arada yaşanan aldanışlar, kayıplar…Zira oyun ve oyalanma çeker insanı. İşte bu gidişe son vermenin, tefekkürün zamanıdır. Nereye gidiyoruz, bu çaba niçin, neredeyiz ? soruları nefsimize sürekli sorulmalı. Bir çağrıdır oruç. Bağlanmanın, yakınlığın yeniden değerlendirildiği, noksanların tamamlandığı zaman: “Oruç, bu ümmete bağışlanmış; sağı ölüden, diriyi cansızdan ayıran, fark ettiren kutlu bir nimet ve emanettir.

( Her Yıl Bir Mucize Gibi Gelen )

Kur’ân sesi, namaz, merhamet…Bütün bunların neticesi olarak iyiliği çoğaltmak, kötülüklere engel olmanın gereği bir kez daha hatırlanır. Orucun müslümandan istedikleri vardır: “Evet, oruç da susar, oruç da acıkır.Orucun susadığı ve âb-ı hayat gibi kanamadığı su, Kur’ân sesi, acıktığı namaz, örtündüğü merhamet, kuşandığı, giyindiği, Allah adının yükseltilmesi yani cihadtır.” ( Oruç da Acıkır )

Bekleyenler için gün doğmuştur artık. Rahmet, mağfiret günleri… “Uzun süren bir kuraklıktan sonra, dudakları çatlamış toprağından ötürü ellerini göğe kaldırmış çiftçi için birden boşanan yağmur neyse, biz müslümanlar için gelen bu oruç da odur.” ( Silâhımız )

İslâm insanı olmak… “Kur’ân, namaz ve oruçta dirilen bir İslâm insanı olmak: İşte çağımız müslümanının tek varoluş şartı.” ( Silâhımız )

Karanlıklardan çıkış için kurtuluş için ramazan…“Ölüme doğru koştuğu bu son çağlarda  İslâm toplumu tam ölmemişse  ve hâlâ yaşıyorsa; bunu, gelip gelip dirilten ramazanlara borçludur geniş ölçüde. Ve bir gün tam dirilecekse, bu da yine bir ramazanda başlayacaktır, ramazanlarla başlayacaktır. ( Oruç ve Diriliş )

Oruç günlerinde yaşadığımız her ân daha bir anlamlıdır, daha bir kıymetlidir. Taşlar yerine oturmuştur. İnsan bir dinginlik içindedir. Geçmişini hatırlar, bugünü değerlendirir,  gelecek günlerin daha iyi olmasını umut eder. Gündelik alışkanlıklar terk edilmiştir. Özge bir oluş ile gün başlar. Yücelten anlamın ışığında vakit daha bir kıymet kazanır. Zaman ve eşya gerçek anlamına kavuşur. İnsan bu değişikliği gün içinde derinden duyar:  “Oruç, eşyayı ve evreni de bize yaklaştırmış değil midir? Onu daha derinden algılamakta, kavramakta değil midir? Oruç ayında gündüz daha gündüz, gece daha gece değil midir? Güneş daha güneş, su daha su, toprak daha toprak, ay daha ay, yıldız daha yıldız, zaman daha zaman, mekân daha mekân, vücut daha vücut değil midir? Ve nihayet ruh, daha ruh değil midir? ( Orucun Ruhu )

Şiirden: “ Ey oruç, diriltici rüzgâr, İslâm baharı” ( İnsan ve Oruç )

Şimdi başlayan bir muhasebedir: “Oruç, bir ruh analizi oluyor inanmış insan için. Geçmişini düşünüyor insan, yanlışlıklarını daha bir net görüyor. Eğrilmişse yolu, düzeltmek istiyor onu. Yay haline gelen “Doğru Çizgi” düzeltiliyor içimizde. ( Oruç Dünyasında )

Kaybettiğini hatırla !..  “Kendi kendinden uzaklaşan insanın kendine dönüşüdür oruç ayı” ( Gök Armağanı Oruç )

Bir göç var, kutlu bir sefer…“Ramazan dünya içinde ahirete bir aylığına Müslümanların toptan hicreti gibidir.” ( Orucu Benzerlerinden Fark Ettiren )

Artık beden geriye çekilir; ruh ön plandadır: “Ruh, oruç ülkesinde büyümenin sırrını keşfeder.”

( Oruç Ülkesi )

Bizim için diriliş günleri, sevinç günleri, tövbe günleri…Bir yapının yükselişi gibidir: “Ramazan, biz Müslümanların kimlik hamurumuza bir güneş ışığı gibi sızmıştır. Kişiliğimizi mayalamıştır o. Kişiliğimiz onunla; o, kişiliğimizle yoğrulmuştur.İnsan ruhuna tabiatüstü pencereler açan odur.”

( Ramazan Aynasında Hayat )

Sezai Karakoç’un oruç yazılarını topladığı bu kitapta oruçtaki derin anlamlar ifade edilir. Dergi ve gazetelerde yayımlanan yazılar bir araya getirilmiş. Oruç konusunu işleyen ilk yazısı “Betonları Kıran Oruç”, 1962 yılında “Yeni İstiklâl”de yayımlanmış. Kitapta yer alan son yazı özellikle bu kitap için hazırlanmış.Yazı için düşülen tarih: Ekim 2004. Bir kitap bütünlüğüne kavuşan oruç yazılarında umudu, irfanı, uyanışı, iyiliği okudum. “Samanyolunda Ziyafet” e davetlisiniz dostlar !..

* “Samanyolunda Ziyafet” – Sezai Karakoç

Diriliş Yayınları

YERYÜZÜNÜN YAŞAYAN EN BÜYÜK ŞAİRİ: SEZAİ KARAKOÇ

Yeryüzünün Yaşayan En Büyük Şairi

Yeryüzünün Yaşayan En Büyük Şairi

Literatürden öğrendiğimize göre ( Eagleaton) kültür ile aynı kökten gelen ‘coulter’ saban demirinin ağzı demektir. İnsan faaliyetlerinin en inceliklisine işaret eden kelimemizi, emek ve tarımdan (agriculture), gelişim ( cultivation) ve üründen ( crops) alırız. Her ne kadar tarım kültüre zaman bırakmasa da. Kültür kelimesinin Latince kökü, tarımda gelişimden ikamet etmeye , tapmaktan korumaya dek bir çok anlama gelen ‘ Colere’dir.

Modern zamanlardaki kültür fikriyatındaki popülerleşme, solan aşkınlık (müteal) ve tanrısallığın (kutsalın) yerini tutmaya başlamasına koşut olarak Colere de önce Latince ‘cultus’ olmuş , daha sonra dini bir terim olan ‘kült’ (cult) haline gelmiştir. Kültürel hakikatler (insanların ister yüksek deneyimleri , ister gelenekleri olsun) bazen kutsal hakikatlerdir; korunur ve saygı görürler. Öyleyse kültür, dinsel otoritenin görkemli konumunu miras almıştır. Bununla beraber , kültürün işgal ve istila ile de gergin , huzursuz bir ilişkisi vardır; kavram sürekli olarak bu pozitif ve negatif kutuplar arasında gidip gelir.

Medeniyet bir kültürün kaçınılmaz akibetidir der spengler. Toynbee de, medeniyetlerin kaçınılmaz olarak doğum , büyüme, çözülme ve yıkılma süreçlerini yaşadığını böylece medeniyetlerin birbirlerinin üzerine oturdukları tezini ileri sürer. Tüm bu yapım-bozum süreçlerinde dinlerin muktesabatının oluştuğu vahy ortamı medeniyet bunalımlarına denk düşer.

Aşağıda ibn Haldun[1] , Ebul Hasan Nedvi, Nurettin Topçu ve İsmet Özel[2] in medeniyet ve İslam-medeniyet bağlamlarına bakışlarını irdeleyeceğiz.

Medeniyetin sonuçları olarak zarafet, sınıflaşma, maddeye karşı zaaf, insan fıtratının bozulması:

a) zarafet; ortaçağın sonlarında kavramsallaşmıştır. Medeniyet tüm paradigmalarıyla zarafet ve inceliği öngörür. Üretim ve tüketim tarzından tavır alışa … prosedürler, anlamsızlıklar, kabuller, lüzumsuzluklar zuhur eder; rahatın keyife, güzelin lükse dönüştüğü nokta. Ve bu noktada; zarafet inceliği veriyor, içtenliğimizi alıyor.

b) sınıflaşma ; sınıflaşmanın medeniyeti doğurması, medeniyetin sınıflaşmayı doğurmasındandır. Sınıflaşma ise insanın insanı sömürmesi üzerinden olur. İbn Haldun mukaddime ‘de toplumda zenginleşen kesimlerin iktidarla daha yakın ilişkiler içine girerek toplumun diğer kesimleri rağmına kendi varoluşlarını öncelediklerini belirtmiştir.

c) maddeye karşı zaaf; yine ibn Haldun, medeniyet neşv-ü nema buldukça elbise, yapı, tabak, çanak gibi eşyanın çoğaldığını , insanlar medenileştikçe bu dünyevi şeylerle olan ünsiyetlerinin arttığını, dünya hayatını düzenlemeye matuf bu tür işler arasında boğulduklarını söyler. Boğulurlar zira; bunlar eşyadaki manaya değil eşyaya itibarın neticesidir. Mana ve metafizik boyutlar zayıflar.

d) insan fıtratının bozulması; yerleşik ve medeni hayat yaşayanların masrafları artar, kanısındadır ibn Haldun. Medeniyet insan yapısını ve kişiliğini bozar. İsraf hayatı kuşatır. Suni olarak artan istek ve ihtiyaçlar karşısında insanlar zenginlik temini için helal dairenin dışına çıkarlar. Hak ihlalleri, gasp, hileler, rüşvet, kumar, hırsızlık, yalancılık hızla yayılır. Nefsin hizmetkarı olan insan tatmin için her türlü lezzetli yemeklerin peşinde giderken bir bakmıştır ki zina ve cinsel sapmalar ve şiddet gibi ahlaksızlıklar içinde bulur kendini.

İsmet özele göre İslam medeniyeti denilen şey, toplumda töre ve akıl hakimiyetinin islamla gerçekleştirdiği bileşimdir. Özel , devr-i saadet, dört halife devri ve Osmanlı devletinin iki asrının medeni zamanlar olmadığını, Endülüs, Abbasi ve debdebeli Selçuklu saltanatının

medeni olarak vasıflandırılabileceğini lakin bunların islam’la bağdaştırılamayacağını, Müslüman bir medeniyet arayışı içine girecekse geçmiş medeniyetlerin gayr-i islami boyutlarını islami bir model olarak sunabileceğinden, geçmişin yapılarına ayrıştırılması ve islamın konumunun ayıklanması gerektiğini söyler. İsmet özel’e göre Müslümanlar dünya düzenini ancak inancından geçen bir dolayımla kavrayıp kabul eden insanlar oldukları ölçüde islam’a yakın, cihad ruhuyla dolu olacaklardır. Ebul Hasan Nedvi de, İslam medeniyeti denilen şeyin; cehalet, ihtiras, iran ruhçuluğu, yunan düşüncesi ve diğer dünyevi duyuşların karıştığı bir yapı olduğunu söyler. Nedvi medeniyetleri, materyalist, akılcı, mistik ve vahye dayalı medeniyetler olarak sınıflandırır ve sonuncusunu savunur.

Kendinden uzaklaşan içtenliksiz insanı doğuran zarafet, sömürme üzerine bina edilmiş sınıflaşma, sekülerleşme ile birlikte kaybolan mana-kutsal ve nihayet insan yapısının bozulmasına yol açan batı medeniyeti karşısında Sezai Karakoç düşünce sisteminin insanlığa ve varoluşa getirdiği yenilik ve dirilik muştusu nedir?

YİTİK CENNET ( Muhyiddin ibn Arabi’nin Füsusül Hikem kitabına paralel bir yapıttır)
KIYAMET AŞISI
SAMANYOLUNDA ZİYAFET (oruç yazıları)
FİZİKÖTESİ AÇISINDAN UFUKLAR VE DAHA ÖTESİ

Sezai Karakoç’un bilhassa yukarıda zikredilen kitaplarında yer alan ‘DİRİLİŞ MEDENİYETİ’ nin parametre ve paradigma ve dinamikleri, batı medeniyetinin öngördüğü kültürelleşmenin ‘insan oluşu’ ve ‘insan şartını’ ıskalayıcılığına bir cevap, medeniyet, insan ve İslam anlayışımızda yeni bir ufuk ve müslümanın fizik problemlerine ‘metafizik kurcalamalar’ niteliği taşımaktadır.

SEZAİ KARAKOÇ- DİRİLİŞ

Sezai Karakoç

Sezai Karakoç yanlış anlaşılmaktan ve bilhassa yanlış anlatılmaktan çekinir. Bu fakir de, yanlış anlamak ve yanlış anlatmaktan çekinir. Bu çekincemiz ışığında yazacağız inşallah.

Su kaynağından uzaklaştıkça bulanır, berraklığı, şifası kaybolur. Sezai Karakoç öz’e, özülke’ye bir öz’lemle (gelenek ) Diriliş meşalesini yakarak varoluş bunalımı [3] caddelerinde bir ibret levhası gibi yürümüş, müjdelemiş, muştulamıştır. Eşyanın hakikatinden uzaklaşıp , manada yoksullaşan , insanı kas ve kafatasına , ağzının ve apıçarasının iğfal edici, baştan çıkarıcı fikir akımları içerisinde bocalayan insana, diriliş surunun üfürüleceğinin hak bir vaad olduğunu ısrarla ve inatla ayakta tutmayarak çalışarak beyan etmiş, onları dirilişin ötelerden gelen , kalplere inşirah verici soluğunu müjdelemiştir.

Diriliş düşüncesi islami müktesebatımızda var olan ihya geleneğinin bir devamıdır. Bu açıdan bakıldığında Sezai Karakoç , Muhyiddin ibn Arabi, imam-ı Rabbani, imam-ı Gazali , Gavs-ul Azam Abdülkadir Geylani, Mevlana, Yunus Emre, Şeyh Galip, Mehmet Akif, Said Nursi, Necip Fazıl gibi şahsiyetlerin ortaya koyduğu dava geleneğinin bir devamı niteliğinde bir ‘diriliş’ diyalektiği ve aksiyonunu kurucu bir tefekkürle kurmuştur. Sezai Karakoç kendine has felsefi bir yazın dili ortaya koymuştur demek yanlış olmayacaktır.Güncele bulaşmadan , büyük bir istikrarla.

Karakoç kasabalıdır. O’nun şahsiyetini irdelerken Anadolu coğrafyasını ve Cumhuriyetin ilk yıllarını iyi okumak gerekir. Mizacında öne çıkan unsurlar şunlardır; onurlu ve ağırbaşlı olmak, mevki makam peşinde olmamak, dünyevi hesaplar yapmamak, dedikodu, polemik, çelişki ve çatışmaların, güncel olanın uzağında kalmak. Mülkiyeden yakın arkadaşı ve sonradan biçim yönünden aynı şiir akımının içinde beraber yer alacakları Cemal Süreya ‘nın

Sezai Karakoç hakkında yazdıkları dikkate şayandır; ‘ Bulgucu adam. Belki de ülkemizde tek bulgucu. Çok daha yetenekli bir Mehmet Akif’in tinsel görüntüsüyle adamakıllı bir Necip Fazıl’ınkini iç içe geçirin, yaklaşık bir Sezai Karakoç fotoğrafı elde edebilirsiniz. Türkiye’de özellikle sağın, özellikle de mukaddesatçı kesimin içinde yalnız bir başına. Hiçbir ortaklığa girmez. Dışarıda ve yukardadır. Düşüncesini de öfkesini de hemen ortaya koyar… yaşama konumu olarak tek ve benzersiz’. Ece Ayhan da ‘Sezai Karakoç mülkiyeyi bitirmiş ama mülkiyetle bir ilinti kuramamıştır. Karakoç’un ıssızlığından ve yalnızlığından yakındığını bu güne dek duymadım. Kiralık bir evi bile yoktur.’ [4] demiştir.

Diriliş düşünce sisteminde (medeniyetinde) tasavvufi terimler olan er-eren-pir yaklaşımı vardır ve Sezai Karakoç kendini bir diriliş eri olarak nitelendirir. Diriliş Medeniyetini kuracak olan diriliş neslinin neşv-ü neması için yazdığı Diriliş Neslinin Amentüsü diriliş düşüncesinin ana hatlarını ortaya koyar niteliktedir. ‘ vücudum ruhumun bayrağında olmalıdır. Ruhum da mutlak aleme başını uzatmalı, oradan soluk almalı, oradan göz ve gönül almalıdır. Ruh sürekli olarak , Allahı bilme, Allah huzurunda olma savaşı içinde olacaktır. Buna engel olmaya çalışan benlik içi [5] veya ben ötesi bütün yâd varlıklarla savaşacaktır sürekli olarak ruh. Diriliş, ruhun açtığı bu sürekli savaşı sürdürme ve bu savaştan sürekli olarak başarılı çıkma demektir. Ben insanın ruh, ruhun da bir tapınak olduğuna inanıyorum. Bir başka deyişle, insan ruhunda bir tapınak, insan ruhunun bir tapınak olduğuna inanıyorum. insan orda kendi içine eğilir, o dupduru suda bulanıklığa ait ne varsa temizlenmeli ve o mermersi geometride tek ışık ve tek aydınlık yansımalıdır; Allah’a inanma ışığı ve O’na inanma aydınlığı. Sesimi yükseltirsem bunun için yükseltirim. Yoksa bunun dışında dünyada hiçbir şey ses yükseltmeye değmez.’ Bkz. Dipnot [16]

Türk tefekkür geçmişinde dergiciliğin yadsınamaz bir ağırlığı vardır. Cemil Meriç ‘ kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz, dergi; hür tefekkürün kalesi’ derken dergiciliğin bir toplumun fikir , sanat ve siyasetinin gelişimi, yayılımı için ‘kale’ mesabesinde bir konumu olduğunu güzel bir şekilde ifade etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nde özellikle Mehmed Akif’in Sebilürreşad , Nurettin Topçu’nun Hareket, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu ve Sezai Karakoç’un Diriliş dergileri kendi zamanlarının fikir akımlarının ve dava’nın kaleleri olmuş, adeta bir mektep işlevi görmüşlerdir. Sezai Karakoç diriliş medeniyeti’nin manifestosunu ortaya koyduğu Diriliş dergisini 396 sayı çıkarmayı başarmıştır. Türk dergiciliğinde önemli bir kilometre taşıdır. Diriliş dergisi ‘mektebinde’ yetişen bir çok yazar ve şair olmuştur. Cahit Zarifoğlu[6] ve Erdem Beyazıt bu isimlerin başta gelenlerindendir. Sezai Karakoç’un davasını yürütürken dergiciliğe olan hassasiyetinin oluşmasında , üstadı Necip Fazıl’ın yanında Büyük Doğu dergisinde geçirdiği zaman diliminin önemli etkileri olmuştur kanaatindeyiz.

Aydın olmayı , seçilmişliği, egosunu şişirme, ego santrizmini büyütme, topluma yabancılaşmasını arttırma, toplumda ve insanlıkta yaşayan evrensel gerçeği görmezlikten gelme şeklinde anlayan ve yorumlayanlar sonunda topluma karşı görevlerini unutur ve sorumsuzluk batağına düşerler, diyen Karakoç düşünmenin hem korku, hem muştu dolu, hem tehlike hem kurtuluşla çevrili sahasında diriliş düşüncesinin bir eri olarak sorumluluk almış ve sorumluluk aşılamıştır. Güçlü düşünürü tarif ettiği bir yazıda adeta karakoç’un düşünce ve ahlak anlayışını görürüz; ‘ Düşünürün güçlüsü, moda akımların peşinden sürükleneni değil, bir halkın ruhunda gizli olan ve o ülkeye yeni bir hayat getirecek düşüncelerin sistemini yakalama zahmetine katlananı ve bu düşünce uğrunda hayatını bile ortaya koyanıdır.’ Düşünce için düşünce üretmediğini , düşüncelerinin toplum sağlığını yakından ilgilendiren konuları içerdiğini söyleyen Karakoç sözünü doğrularcasına , diriliş düşüncesinin aksiyonu ve devamı olarak Diriliş Partisi ( 1990-97)’ni kurmuş ve ‘bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş, bir insanı dirilten bütün insanlığı diriltmiş gibidir’ mottosuyla çıkan ‘Diriliş Işığı’nda yayınladığı ‘Diriliş Bildirisi’nde büyük harflerle yazılan bazı başlıklar parti tüzüğünü ele verir niteliktedir: ‘büyük ülke, devlet, büyük devlet, diriliş, insan, toplum, diriliş çığırı, diriliş nesli, yepyeni bir anayasa, sistem, başkanlık sistemi, gerçek rejim, maneviyat ve ahlak atılımı, aile, adalet sistemi, eğitim ve öğretim, aydın, medya, basın ve yayın, edebiyat, sinema, ekonomi [7] , maliye sistemi, vergi politikamız, yeni Ortadoğu siyaseti, büyük İslam ülkesi, diriliş akımı ve tezi’. Diriliş Bildirisi şöyle bir seslenişle biter; ‘ Haydin sahte hayattan gerçek hayata! Program ; Diriliş, kadro: Diriliş Nesli. Geleceğe anılabilir bir geçmiş bırakmak için kolları sıva , Allah yardımcın olsun büyük Milletim! ‘

Lakin millet kısır politikaların boğuculuğunda bu diriliş muştusuna teveccüh etmemiş, ‘ve lakinne eksarinnasi la ya’lemun’ ayeti yerini bulmuştur. Fecir Devleti bir başka bahara inşallah!

Sezai Karakoç, düşüncesinin bir uzantısı olarak ‘ Yunus Emre[8] , Mevlana[9], Mehmet Akif[10] ‘ hakkında biyografik çalışma yapmıştır.

S A N A T
Sezai Karakoç ender verdiği röportajlarından birinde[11] sanat tutumu hakkında şunları söyler:

‘ Sanat tutumum, genel dünya görüşümün bir bölümünden başka bir şey değildir. Onu bir sesin, yeni bir sesin sırtına yüklemekten ibarettir. Benim şiirim, aşk, hürriyet, yaşayış ve ölüm gibi varolmanın dinamitlendiği noktalardaki trajik espiriyi, irrasyonele ve absürde bulanmış MUTLAK’ı zapt etmektir… ses ve biçim , motifler ve imajlarda, başlangıçta çok yakın olduğumuz şair arkadaşlardan gittikçe, o biçimi dolduran ve o sesi fırlatan varoluşu idrak farkı yüzünden ayrılıyorum. Kişilik farkından’ Sezai Karakoç’un sanatı ‘metafiziğe eğilmek’ üzerine kuruludur.Sanatın salt telkin vasıtası olarak düşünülemeyeceğini, sanatı, bir takım duyguları heykeltıraş gibi yontmaktan ibaret sayanlarla, sanatı sadece doktrinlerin propaganda aleti sayanlardan ayrıldığını söyler Karakoç. Zira gerçek sanat insanı, sanatkârı erişe götürür ve erişler yan yana yürütür. ‘ Anladım, sanat Allahı aramakmış , diyen üstadı Necip Fazıl gibi , Sezai Karakoç da gerçek sanat tanrının sanatına götürecektir diyecektir ; insan sanatı tanrının sanatı önünde fazladan bir şey getirecek değildir. İnsanın bizzat kendisi tanrının eşsiz sanatından bir örnektir. İnsan sanatı , tanrının sanatının gönüle vuran yankılarından doğmakta, onun tükenmez kaynağından beslenmektedir.

Sezai Karakoç’un ‘sanat ve eser’ e ilişkin düşüncelerine geçmeden önce, ‘varlık ve zamanın’ ünlü yazarı Martin Heidegger’in sanat-eser’e [12] değgin görüşlerine yer vereceğiz, zira Sezai Karakoç ve Heidegger’in sanat –eser yaklaşımları birbirlerini tamamlayıcı ve destekleyici bir mahiyet taşımaktadır. Sanatı hakikatin işe koyulması olarak dillendiren Heidegger, hakikati de eserde ‘işe koyulmuş’ olarak görmek ister. Eserin gerçekliğinin, hakikatin eserde iş başında olmasıyla ve hakikatin gerçekleşmesiyle belirleneceği fikrini savunur. Eser bizi ‘öteki’ ile karşılaştırır, başkayı ifade eder. Yani alegori ve simgedir eser. Öteki var oluşla, var-olanla ilgili bir şey olduğu sürece sanat eserleri de bir nesnedir ve sanat tarihseldir, tarihsel olarak eserdeki hakikatin yaratıcı korunumudur. Heidegger , sanat eserinin kökeni yani yaratanların ve koruyanların kökenleri yani bir halkın ‘tarihsel orada oluş’unun kökeni sanattır, sanat kendi varlığında bir köken olduğu yani hakikat gibi harika bir tarzda var-olarak yani tarihsel olduğu için bunun böyle olacağını, böyleliğini ileri sürer. O’na göre son nesneler ‘ölüm ve ahirettir’. Hakikatin mevcut bir durum olmadığını, hakikatin bir gerçekleşim olduğunu söyleyen Heidegger’e göre sanat hep güzel olan ve güzellikle uğraşmıştır, oysa hakikat ile uğraşmalıdır.

Sezai Karakoç , nasıl ki diriliş mantığı içerisinde, eşyayla hesaplaşmayı diriliş ruhunun özü, kaynağı olarak konumlandırmışsa, sanat anlayışında da sanatkârı kısa yoldan ‘ nesneyle[13] hesaplaşan adam ‘ olarak tanımlayacaktır. Sanatçı nesneyi yoracaktır. Bu meşakkatli yolculukta nesne Musa, sanatkâr Hızırdır. Hızırla kırk saat Cumhuriyet şiirinin bir yapı , kaynak, poetika arayışı içinde olduğu bir dönemde ( 1967) , Karakoç’un Yenikapı’da deniz kenarındaki kahvelerde 40 gün boyunca yazdığı şiirlerdir. Siyasi çalkantıların, toplumsal istikrarsızlığın hüküm sürdüğü günlerde, söyleyiş ve bir tez ileri sürüşte ‘Hızırla kırk saat’ , Sezai Karakoç’un hal tercümesini ve geleneğe yaslanan şifa ve çözüm arayışının bir sonucu olarak yankı bulmuştur.

‘ ey yeşil sarıklı ulu hocalar bana bunu öğretmediniz

bu kesik dansa karşı ban bir şey öğretmediniz

kadının üstün olduğu ama mutlu olamadığı

günlere geldim bana bunu öğretmediniz

hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı

ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim

bana bunu söylemediniz’ (s. 9)

Şiirdeki Hızır simgesi de Sezai Karakoç’un dünyasına ışık tutar niteliktedir. Şiirde yer yer Hızır konuşur. Karakoç kur’anda (kehf / 59-81) anlatılan Musa ve Hızır yolculuğunda Hızırın bilgece, gaybi mana ve hikmetleri karşısında Hz. Musa’nın her defasında fiziki ve bilinen ve tecrübe edilen dünya algısıyla soru sorması ve Hızırın bilgeliği karşısında hayrete düşüşü gibi , gelenek ve geçmişinde devrana girerek seyran eder ve hayretin 40 kapılı odalarında Hızırla yol arkadaşlığı yapar. ‘kırk’ sayısının geleneğimizde apayrı bir anlamı vardır, bu da unutulmamalıdır ( kırk hadisler, kırklar, kırklara karışmak, kırkından sonra azanı teneşir paklar vs.. ). Bu şiir aynı zamanda bir medeniyet manifestosunun kaynaklarının alametlerinin zuhuru edişidir. Şiirin muhtelif yerlerinde değinilen ‘değer yargılarımızın öncüsü’ ve tasavvuratımızın sınırlarını görmemizde ip uçları verici başlıklar şöyle yazılabilir; ashab-ı kehf, Mevlana ve Şems, Hallac-ı Mansur, Şakk’ul kamer, efendimizin doğumu, Hicret ve Mehdi.

Hızırla kırk saat, Hızırla Musa’nın yolculuğundaki esas ve araçların Sezai Karakoç sanat anlayışındaki sanatkâr sabrının ( Musa’da beklenen sabır) , sanatkâr çilesinin ( yolculuk çilesi ) alegorik bir poetikasıdır denilebilir. Karakoç’ta sanatçı sabrı, görünmeden yavaş yavaş hücrelere işleyen nem gibi, vahşi nesnenin direnişini kıran ilahi armağandır. Sanatçı sabrı, sıkı duran eşyanın atom bağlarını fark edilmeyen dişlerle ve kemirmelerle söker, sonunda nesne sanatçıya teslim olur, yıkayıcısının ellerine düşen ölü gibi.Nesneyi nesnellikten çıkaran sanatçı, bu kez ona nesnelik onurunu iade edecektir. Sanatın ve sanatkârın varlığı için çile elzemdir. Metafizik , tasavvufi eğilmelere dayanan Karakoç sanat anlayışı, tarikata giren müridin önce çileyi ( Mevlevilikte 1001 gün çilesi) doldurması ve ardından dergah-ı izzete kabul edilmesi gibi sanatçı için de belli bir çile sürecini elzem görür. ‘ çilesini doldurmayan deha değildir’. Deha yahut sanatkâr nesne fobisi ya da nesne engelinden yola çıkar ilkin. ( zira o, nesneyle hesaplaşan adamdır). Bu trajik bağ, sanatçının kendi trajedisinden bir parçadır aslında. Nesneye ‘kapılmıştır’. Ya da ondan ürkmüştür. Eşyanın üzerine yürümek, bu kahramanca tavır, asgari sanatçı cesaretidir. Bu kadarcık yiğitliği olmayan sanatçı, çekicini kalemini, fırçasını ya da sazını kırıp yerinde oturmalıdır Karakoç’a göre.

Sanat Eseri ve Sanat – Realizm
Sezai Karakoç sanat yaklaşımı ihya hermeneutiğinin en yoğun ifadeler kazandığı bir alandır. Dirilme muştusu şüphesiz sanat- eser ve sanat eseri yaklaşımlarında belirir ilkin. Sezai Karakoç ’a göre sanat eserinin özellikleri şunlardır [14] :

1. insanı değiştirmeli, çarpıp büyülem

2. öz’de iç realiteye, sanatçının içinden kopup gelen gerçekliğe, teferruatta da dış realiteye uymalıdır.

3. dış dünyayı, yaşadığımız hayatı olduğu gibi aktarmamalıdır.

4. yaratılanın değil, yaratış’ın taklidi olmalıdır.

5. ne hissin, ne de fikrin baskısı altında bulunmalıdır.

6. ne toplum için nede kendi için, gerçek bir sanatkar için ortaya konmalıdır.

7. hakikat özü taşımalıdır.

8. insanın kalbiyle yakından ilgili olmalıdır.

9. insanın tarihi ve sosyal karakteriyle de ilgilenmelidir.

10. fazlalık ve eksiklikten uzak bulunmalıdır.

11. eleştiri sınavını başarıyla vermelidir.

12. okuru, kendine baktırabilmelidir.
Aşağıda bu hermeneutiğin öne çıkan epigraphlarına yer vereceğiz;

Sanat eseri zirvelere uçurum taşır. Bu yüzden de, insan, çoğu kez tam zirvede bir krater ağzına rastlar ve onun büyüsüne kapılarak başı dönüş bir vaziyette karanlığın kuyusuna yuvarlanır.

- Gerçek sanat eseri, insanı değiştirmeli, çarpıp büyülemelidir.

- Sanat eseri öyle bir varlık ve yaratıktır ki bir açıdan insanı metafizik yüksek fırınlarına sokup çıkarırken öte yandan tek başına bulutsuz ve sakin, zeytin dalı, çam kokusu ve güvercin dolu yaz göklerinde , yüksek heyecanlarla dolaştırır. Sanat eserinde ‘saf yaratış’ karşısında duyulan heyecan verici bir çarpıcılık gizlidir.

- Eser gündüzdür. Ama gündüzün doğması için sanatçı nice kabuslu gecelerle boğuşmuştur.

- Sanat eseri , ‘yaratış’ın taklididir, yaratılanın değil. Yapıt yaratılanın taklidi oldukça değerden düşer. Yaratış’ın her yeni kalışındaki , orijinal oluşundaki sırrı anladıkça yoğunlaşır.

- Sanatçı da eserin etkisindedir.

- Eser , insanın ruhunu ta dibinden kazıyarak oluşuyor. Ruh yaralanıyor, onu onarmak gerekiyor. Zaman içinde onarıyoruz ruhumuzu. Bu onarım kimi zaman da kendi kendine oluyor.

- sanat eserinde görülen teferruatlı dış dünya, sanatçının dışa dönüklüğünden ziyade, iç güvenini gösterir. Dış dünya sanat eserine kimlik değiştirerek, kimliğini yitirerek girer.

- Tabiatın eşyaya gördüğü işe sanatçının gördürdüğü iş arasında bir mahiyet farkı vardır.

- Sanatçının iç realitesi dış realiteye ağır basar.

- Büyük sanat eserleri, büyük bir realist tutkusundadırlar, uç denemelere göre. ( sürrealist, şuuraltı görünümlü denemeler).

- Sanatçı, dış realite karşısında yıkıcı olduğu kadar yapıcı, yorumlayıcı, yenileyicidir. ( müçtehid). Eşyaya, tabiata, insana ve topluma , gerçekliğin hayallerine, yeni bir vaziyet alış verecektir, onlara karşı vaziyet alırken. Evreni tazeleyendir o. Yeniden doğuşa çağırıcı, gün ışığına çıkarıcı, eşyanın ve tarihin restorasyon çığırını yoklayıcı dirilişe çekip götüren bir güç, yetki, yeti ve ödevle donanmıştır.

- Tabiatla yalın ve çıplak bir karşılaşma halindedir sanatçı. Ses, renk, biçim, hareket, irili ufaklı birlikler halinde sanatçıya her an tabiatın açtığı bir şölen, ziyafet sofrasıdır.

- İkinci realite katı ise, tarihin toplum hazinesinde biriken tabakadır. Din, felsefe, bilim, düşünce, ideolojiler, eylemler, sanat eserleri tabakası. Yan, insanların ve toplumların, vahy, alınteri ve dehayla ortaya koydukları ve oluşturdukları, kimi yerde birbiriyle iç içe, insanlık sevgisi…

- Saf halde dış realite ile, başkalarının dışlaşmış iç realiteleri, sanatçının yaratışa özeniş yetisini kışkırtır, kamçılar, harekete getirir. Onu eğitir, onu denetler, ona ölçü olur, onu korkutur, ona güven verir.

- Sanatçının iç dünyasını yerinden oynatan, onu harekete geçiren ilk manivela rolünü tabiat ve hayatın oluşları, olgularıdır.

- Diğer bir realite olgu safhası ise ; din, felsefe, bilim ve sanat dünyasıdır. Bunlar sanatçıların iç dünyasını,’ eser vermek için yerleşeceği alanı yani hazırlık ortamını oluştururlar.’

- Sanat eseri ‘ fizikten bir kurtuluş, fizikötesine bir çıkış noktası ararken, ileri atılan bir köprü ucudur.’

- Eser, realiteyi , ezer, büzer, ondan yeni biçimler doğurmaya çalışır. Onu yontar. Ona eklemelerde bulunur. Ya da ondan çıkarmalar da. Fakat, daha önemlisi, onu içten değiştirişidir. Yani, adeta, ona fizik etkiden çok kimyasal bir etkide bulunur yapıt. Eser, tabiata yeni bir maya kor. Onun yönünü değiştirmeyi amaçlar. Daha doğrusu bunları yapan, bu amaçla içten yönelmiş olan sanatçıdır.

- Sanatçının iç dünyasında mayalanan, kabaran ve estetik coşku ve ahenkleri doğuran duygu ve düşünceler, yavaş yavaş belirmeye başlayan eserin siluetine bitişeceklerdir. Sanatçı artık son merhalesindedir. Eser verme merhalesi. Teorik olarak ayırdığımız bu merhaleler gerçekte birbirinden ayrılmaz ve iç içedir. Tabiat ve tarih dokusu içinde sanatçı bir yandan da sürekli olarak eserini oluşturmaktadır. Adeta rahim hayatını tamamladıktan sonra ortaya çıkacaktır. Yüce misyon bir miktar baskısını gevşetecektir. Artık realiteye bir ebedilik malzemesi gözüyle bakmaktadır bir süre için.

- Tarihin, insanlığın ördüğü eserler ağının üzerine eğilmeyi terk eden sanatçı, dış realitenin katı kabuğunu kıramayacak, fotoğrafçı veya röportajcı sınırının ötesine geçemeyecektir. Kendi eselerinin kurallarına fazla bağlı kalan sanatçı da kozasının içinde hapsolan ipekböceği gibi kendi kendini geçmişinin mezarına gömmüş olacaktır.

- SANATÇI NESNEYLE HESAPLAŞAN ADAMDIR.

E D E B İ Y A T

Müslümanı her alanda düşüncesiyle hesaplaşmaya davet eden Karakoç, edebiyatın insanı düşünceyle korkmadan karşılaşabilecek hale getirdiği kanaatindedir; ‘ edebiyat düşünceyi daha yumuşatarak kabul ettirir.’ Düşünür ve yazar anlayışı Sezai Karakoç ‘un edebiyata ve edebiyatın işlevine ilişkin en genel ifadelerini teşkil eder; ‘düşünür ya da yazar, kişilerin amaçlarını yoklayan, bu yoklayışı onlara sunan ve sonuçlara göre onlara amaçlarını gözden geçirmeye çağıran, böylece toplumun elle tutulur, gözle görülür amacının oluşmasına katkıda bulunan, topluma adanmış bir kader görevlisidir.’ Karakoç’ta edebiyat, insanın özüyle ilgili, onun kişiliğine bir maya katan ilahi lütuflardır. Yeter ki bu lütuflar kötüye kullanılmasın, edebiyat aşkından ( müteal olandan) koparılıp an’ın hazlarına kurban edilmesin. ’Hayatın her yönü, duyarlığımızın her türlüsü, özlemlerimiz, iç yaşayışlarımız bu edebiyatla canlanacak ve anıtlaşacaktır. Geçmiş büyük edebiyatımızla da gelenek bağlantısını kurmayı unutmayacaktır elbet bu edebiyat.. edebiyattan halka, halktan edebiyata gidip gelen ve her gidip gelişte bir kat daha derinleşen, zenginleşen ve gelişen bir estetik doğurganlık faktörü önemli bir rol oynayacaktır. İçinde bulunduğu İslam medeniyetinin sanat gücünden yararlanmayan , geçmiş edebiyatımızı inkar eden, yaşadığımız hayatla da ilgilenmeyen bir edebiyatı gerçek bir edebiyat olmasına imkan yoktur’ diyen Sezai Karakoç’un bu cümlelerinde edebiyat anlayışının köklerini ve hudutlarını görmek mümkün. Özlem – iç yaşayış – diriliş – gelenek – kültür – halk – derinlik –estetik doğurganlık (estetik ve ruhun dirilişi) – İslam – medeniyet – hayat..

Bu kavramların Sezai Karakoç düşüncesindeki bazı açılımları şöyle:
‘ edebiyat alanına bakıyorum, insan, bu edebiyatın, bu toprakların edebiyatı olduğuna ne yapsa kendini inandıramaz. Bu edebiyat 50 yıl önce bir imparatorluk kaybetmiş bir halkın edebiyatına benziyor mu?’

‘ insanın derinliğinden gelen coşku ve ilhamlarla beslenmeksizin temelli bir kültürden mahrum, sığ bir akım olma özelliğini, bir türlü aşamayan Tanzimat edebiyatı bu gün bile hala içinde bulunduğumuz ve acısını bütün toplumca ta içinden çektiğimiz edebiyat yoksunluğumuzun başlıca sorumlusu bu çığırdır’

‘ güzellik insanı ilk elde yücelten değerler planıdır. Ama ruhu bütünüyle kaplarsa, insan plastiğin köpüğünde boğulabilir. Estetik, ruhun, ‘kalp’ durağından öteye, bütünüyle değişme, adeta kimyasal bir başkalaşıma uğramadan geçemez. Her güzel çizginin ardında, erotizmin tuzağı kuruludur. İnsan bu kamufle edilmiş çukurları aşmasını bilmezse, ruhun ilerlemesini tamamlayamaz. Önce ruhla el ele, güle oynaya giden güzellik, kıldan ince bir dar boğaz ya da kapıya gelindiğinde, ya dışarıda kalır, ya da özündeki bütün libidal ve narsist artıkları pul pul dökerek, saf bir şekilde ideal aleme ait yanıyla ruhla birleşimini, kaynaşmasını yapar.’

‘ destan: kader çizgilerinin altının iyice çizildiği, kahramanın trajik serüvenlerinin kaderi eşya kabuğundan soyduğu bir insanlık hamlesi ve kuruluş çerçevesi olarak büyük değişme ve dönüşmelerde ortaya çıkar.’

‘kültür ve eğitim: bir yoğurma ruhudur kültür.kendi kültür temellerimize kendi ahlak anlayışımıza, kendi hayat görüşümüze inip oradan çağın bütün imkanlarıyla donanmış bir ideal çıkaramazsak, beklenmeden gelmiş son ve sol misafir, maarifimizi gömmeden gitmeyecektir’

‘ Dil: dilciler dili o kadar ileri sürmüşlerdir k, neredeyse bu, kültür ve düşünce eşit dil iddiasına kadar varmıştır ve yeni kuşakları dille uğraştırarak gerçek ve temelli bir kültürden mahrum bırakmışlardır. Çünkü dil bir kültür gibi sunulmakta, yalancı ve aldatıcı bir görüşle kültür ihtiyacı da karşılanmakta ve böylece asıl kültür ve düşünce yoluna gidilmesi zahmetine katlanmaktan yeni nesiller sözde kurtulmaktadır.’

‘ Tiyatro : hayat bir tiyatro, bir diyaloglar yığınıdır. Diyalektik izlenimli diyaloglar yığını. Tiyatronun o kadar önemli oluşu belki bundan eski Yunan’ da. Tiyatro bir nevi, günlük hayatın içine sokulan bir tapınak gibi. Tapınaksa daha uzakta duran tiyatroların tiyatrosu gibi bir tiyatro.’

Cumhuriyet döneminde yeni yapılanma ve dünyadaki siyasi akımlardan da etkilenen edebiyatımızda sosyalist yaklaşımlar görülmüştür. Köy romanları.. Toplumu derinliğine ele alamayışı hakkında Karakoç ‘ bir kere bu romanlar .. sanat bakımından çok zayıf, derme çatma eserlerdir. Bu eserlerden bilgisizlik ve kaygısızlık akmaktadır. Ne insana, ne tabiata, ne topluma, ne tarihe yeni bir sanatçının orijinal bakış açısından bakabiliyor bu eserler. Bir insan doğurulamıyor, bir tip yoğurulamıyor. Fikir de, insan hayatına sindirilmeden, eserin dışında, tutmayan bir çimento gibi kuruyup çatlayıp yere dökülüyor.’

Ş a i r ve Ş i i r

şair milletin sözcüsü, yorumcusu ve gerekirse yol gösterenidir. Şair, milletinin kalbidir . atan nabzı, çarpan yüreğidir. Şair, milletine kafatasıyla , gönlüyle ve ruhuyla yapışıktır, diyen Karakoç, bizce onun bir şair olarak, bir diriliş fikriyatının kurucusu olarak hangi sorumluluk hissiyatı içinde olduğunun ifadesidir. Yine o’nun deyimiyle, bir milletin ihtişamını, duyarlığını, öfkesini, mutluluğunu, inceliğini anlamak istiyorsanız şairlerine, özellikle şairlerine bakılmalıdır. Zira o kelimelere ‘ruhunun çekicini’ indirecek, her an olağanüstü duyarlıklı olacak, kelimelere bu duyarlığı bütün şiddeti ve elektriğiyle yükleyecektir. Veliliği , önderliği, kahramanlığı, savaşçılığı, aşkı ve ölümü, milleti adına, insanlık adına, kelimeler için bir kere daha yaşamak borcundadır. O insanlık tragedyasında, soluk aldıran bir gedik açmak için kendi trajedisini unutmak zorundadır. Karakoç poetikasında Şair çağdaş olmamalı, çağa karşı direnmelidir. Protestosu, reddi, boykotu da olmalıdır, uzlaşması ve diyalogu kadar.

Karakoç, bir yazısında ‘pergünt üçgeni’nden bahseder. Pergünt üçgeni’ne göre;

1/ şair, sürekli kendini yenileyerek kendisi olmalıdır. [15]

2/ şair, kendine yetmelidir. Fildişi kuleyle değil, realiteyle ilgisini kurmalı, varlığa da dargın olmamalıdır. Şair eşyanın kilit noktalarına mim koymalı, evrene bir disiplin getirebilmelidir.

3/ şairde sağlam bir içgüven olmalıdır. Yaşama sevinci taşımalıdır. Bu sevinç bedenden, neftsen gelen hazlar değil, ruhun ışımasından doğan aydınlıktır. [16]

İslam toplumlarının her medeniyet hamlesinde ilham ve vahye dikkat çeken karakoç’un şiirin ilke, ödev ve oluşumu üzerine görüşleri günümüz şiirinin içine düştüğü durumda şifai özellikler taşır. şiirin ‘vizüel’ bir karakter taşıyor olmasına gösteri sanatlarının bir unsuru haline getirilmesine Karakoç şöyle tepki verir: ‘ tv ekranları, tiyatro ve sinema salonları, şiirin bir kurban gibi boğazlandığı sunaklar olmamalı.’

‘şiir vahy ve hikmetten yanadır, şeytanın dil sürçmesi değildir’ diyen Karakoç, ‘ beyan etmenin sihir ‘ olduğu bir geleneğe ait bir şair olarak şiir oluşumu ve şiirin misyonu hakkında şöyle der;

‘şair, kafasına üşüşen kelimeleri çarmıha gere ve kendisi de o kelimelerle birlikte çarmıha gerile, doğum acıları içinde kıvrana kıvrana şiirini biçimlendirir. Şiir ebedi biçimini bulduğu an oluş bitmiştir, metamorfoz tamamlanmıştır. Arı ve ipekböceği geride kalmıştır. Bal ve ipek hazırdır. Şiir tamdır’.

Şiirin misyonu:

Karakoç anlayışında şiir,

1) eğitimdeki ruh ve zihin terbiyesinde etkindir.

2) promete sanatı denilen moral ödevi, yani kötü iradelere karşı başkaldırma aracı olarak olması. Pascal’ın ‘esprit de finesses’ dediği sezgici zekayı geliştirmesi ve eğitmesi.

Şiir duymuş bir yöneticinin kolay kolay zalim olmayacağına inanır Karakoç. Bu inanışıyla şiir ve medeniyet ilişkisine önemli bir atıfta bulunur.

Ç ı k ı ş :

Sezai Karakoç sanat, edebiyat ve düşünce yaklaşımlarında bir antitezi , savunmacı zihin işleyişini değil, yeni bir ruh olanağını, yeni bir diriliş soluğunu ortaya koymuştur: DİRİLİŞ TEZİ. Fizikten kopmadan, metafiziğe eğilmiş, fikrin incesinden gülün incesine açılmıştır. Akif Emre bir röportajında ‘ İslamcı aydın medyanın diş geçiremediği kişidir’ derken üstat Sezai Karakoç’tan bahsediyordu. Medyaya, çağın bunaltıcı düşüncelerine, ‘bay yabancıya’ varoluşlarını ‘ısırtmak’ ‘kaptırmak’ istemeyenler, uyanık olmak, dava sahibi olmak, aşkı, sevgiyi ve çileyi taşımak gibi hasletlere talip olmak isteyenlerin SEZAİ KARAKOÇ KÜLLİYATI’nı özümseyerek, hazmederek okuması ve bir diriliş eri olarak aksiyon imkanlarını kurcalaması gerekir.

‘ bu dünyada olup bitenlerin

olup bitmemiş olması için

NE YAPIYORSUN? ‘ [17]


Dipnotlar:

[1] Sosyoloji literatüründe ilk sosyolojik çalışma sayılabilecek eser olan Mukaddime’nin yazarı

[2]Azgelişmişlik Üstünlüktür / Lütfi Bergen / Ülke Kitapları

[3] Batı düşünce akımları iki fikir esası üzerinden özetlenebilir;

a) varlık bilinci belirler. b) bilinç varlığı belirler.

Sezai Karakoç yazdıklarıyla batı düşüncesiyle İslam düşüncesinin ilk ciddi münazarasını ortaya koymuştur diyebiliriz. Yoğun bir okuma sürecinin içinden geçen Sezai Karakoç batı ve doğu düşüncesinin en uç noktalardaki kaynaklarına ulaşmış, mukayese ve münazara etmiştir. Sezai Karakoç’a göre Müslüman aydının üç görevi vardır: 1) kendini bilmek. 2) doğuyu bilmek. 3) batı düşünce ve edebiyatını güçlü ve zayıf noktalarına varıncaya kadar bilmek. Sezai Karakoç yazınından bazı isimler: Sartre, Camus, Nietzsche, Marx, Kafka, Malraux, Dostoyevski , Tolstoy, Faulkner, Saint- John Perse, , İvo Andriç, çağdaş batı düşüncesinden çevirileri; T. Williams, Alain, Gabriel Marcel, Paul Claudel, Martin Heidegger, Eugene İenesco.. yine edebiyat yazıları (eğik ehramlar) ‘ındaki ‘Dante ve İslam ‘ ile ‘ Rimbaud ve İslam’ başlıklı yazılar Sezai Karakoç okumasının nerelere uzandığı hakkında bizi fikir sahibi kılacaktır.

[4] Şiirin Bir Altın Çağı / Ece Ayhan

[5] ‘benlik pürüzü’

[6] Cahit Zarifoğlu Sezai Karakoç’a ithafen yazdığı bir şiirde şöyle der:

‘şu küçücük kalpte

( yaman halimiz helal ettiremezsek )

nice hakkın yüklü’

[7] Sezai Karakoç’un ekonomiyle ilgili görüşlerini ‘islam toplumunun ekonomik strüktürü’ adlı yazısında bulabiliriz.

[8] ‘ Her gün yeniden doğarız / bizden kim usanası’

‘ Yunus öldü deyû sala verirler / ölen hayvandür aşıklar ölmez’

[9] ‘Dünle beraber gitti cancağızım / Düne ait ne varsa / Bu gün yeni şeyler söylemek gerek’

[10] ‘ Madem ki Hakk’ın bize va’dettiği haktır / Şark’ın ezeli fecri yakındır, doğacaktır’

[11] kent gazetesi / Kilis / 1964

[12] Sanat Eserinin Kökeni / Martin Heidegger / Babil Yayınları (Erzurum)

[13] kur’an’dan öğrendiğimize göre , Allah-ü Teala Hz. Adem’e eşyanın isimlerini öğretmiş ve bu vasfından dolayı meleklere ‘ Adem’e secde edin’ denilmiştir. İnsan yeryüzüne ‘düşürülürken’ yanında azık olarak eşyanın isimleri vardır. Eşya ile hesaplaşmayan azığını heba etmiş demektir. Bu bağlamda gerçek sanat , Karakoç’un da dediği gibi bu hesaplaşma yolunda insana manevi tramplenler olmalı, ve insan yaşam koşusu içerisinde bu ‘sanat tramplenlerine ‘ basıp metafizik alemlere sıçramalıdır. Tüm gövdesiyle, duyuşlarıyla.

[14] Doğu’nun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç / Turan Karataş / 1. bsk. 1998.

[15] ‘ Aslında yeni olmak ‘eskinin sırrını bulmaktır. Çünkü , o ‘eski’ bir nevi ölmezlik kazanmıştır. Şair de zaten o ölmezlik sırrının peşindedir.’ ‘ gelenek dünyası, çok boyutlu ve cepheli bir dünya olarak şairin okuludur. Bu okuldan geçmek zorundadır. Aşkla, sevgiyle, çileyle..’ S.K

[16] ‘ şair , o kişidir ki, bütün umutların kaybolduğu bir anda, toplumun bir gün bu ölü noktayı aşacağına dair bir ilham ve inancın etkisiyle doğrulur ve sesini yükseltir.

[17] Sessiz Müzik /sesler . s. 98

ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİ İÇİN OKUMA LİSTESİ

OKUL BİTER OKUMAK BİTMEZ

O K U L B İ T E R O K U M A K B İ T M E Z

aydınlanma ve entelektuel vizyon

O K U M A   L İ S T E S İ

-1 1 0   k i t a p -

1) Eckhart Tolle : ~Şimdinin Gücü (Akaşa Yay)

~Dinginliğin Gücü ( Akaşa Yay)

~Varolmanın Gücü ( Koridor Yay.)

2) Ersin Nazif Gürdoğan : ~Görünmeyen Üniversite (İz.)

~Kirlenmenin Boyutları (İz.)

3) Rasim Özdenören : ~ Gül Yetiştiren Adam

4) Dücane Cündioğlu: ~ Cenab-I Aşka Dair

~PhiloSophiaLoren

~Göz İzi

~Hakikat Ve Hurafe

~ Daireye Dair

6) Felsefenin Temel Disiplinleri / Heinz Heimsoeth / Doğubatı Yay.

7) Filozofların Özellikleri / Prof.Dr. Nihat Keklik / Köprü Yay.

8) Abdullah Yıldız / Namaz / Pınar Yay.

9)Felix Marti İbanez / Felsefe Öyküleri / İmge Kitabevi

10) J. Krishnamurti : ~ Zihin Ve Düşünce Üzerine

~ Öğrenme Ve Bilgi Üzerine

~Doğa Ve Çevre Üzerine

~İlişki Üzerine

~Özgürlük Üzerine

~Doğru Meslek Üzerine

~Sevgi Ve Yalnızlık Üzerine

~Yaşamak Ve Ölmek Üzerine

~Hakikat Üzerine

(Ayna Yayınevi)

11)Okulsuz Toplum – İvan İllich

12) Cehennemde Bir Mevsim – Aydınlanışlar / Arthur Rimbaud / İz Yay.

13) Cahit Zarifoğlu : ~ Yaşamak

~ Bir Değirmendir Bu Dünya

14) Sezai Karakoç: ~Gün Doğmadan ( Bütün Şiirleri)

~ Yitik Cennet

~ Kıyamet Aşısı

15) Japon Savaş Sanatı / Thomas Cleary / Anahtar Kitaplar

16) Nurettin Topçu : ~ İsyan Ahlakı

~ Yarınki Türkiye

~ Amerikan Mektupları

17) Ahmet Haşim / Bize Göre

18) Tibetin Gençlik Pınarı 1. Ve 2. Kitap / Dharma Yay.

19) Nihat Genç : ~ Memleket Hikayeleri ( Cadde Yay.)

~ Edebiyat Dersleri (Cadde Yay.)

20) Müslüman Olmam Neyi Gerektirir / Fethi Yeken / Ravza Yay.

21) Oğuz Atay / Korkuyu Beklerken / Tutunamayanlar/ İletişim

22) Hakan Albayrak Kitabı / Vadi Yay.

23) Hakan Albayrak / Bismillah Hotel / Vadi Yay.

24) Azgelişmişlik Üstünlüktür / Lütfi Bergen / Ülke Kitapları

25) Nietzsche Ağladığında / Irvin Yalom / Ayrıntı Yay.

26) Gog / Giovanni Papini / İş Bankası Yay.

27) Göğü Delen Adam Papalagi / Ayrıntı Yay.

28) Kayıp Medeniyetler / Elif Kıral / Carpe Diem

29) Carpe Diem Yayınları /Ruha Dokunan Düşünceler Serisi Kitapları

30) Tarihi Değiştiren Bilginler / Ali Çimen / Timaş Yay.

31) Simyacı / Paulo Coelho

34) Bir Çift Yürek / Marlo Morgan

35) Yer Altından Notlar / Dostoyevski

36) İtiraflarım / Tolstoy

37) Sabah Namazına Nasıl Kalkılır? / Cemil Tokpınar

38) Aylak Adam / Yusuf Atılgan / yky .

39) Asaf Halet Çelebi Biyografisi / Yazar: Mustafa Miyasoğlu / Akçağ Yay.

40) Jurnal 1 – 2 / Cemil Meriç

41) İtiraflarım / J.J. Rousseau

42) Puslu Kıtalar Atlası / İhsan Oktay Anar

44) Mekkeye Giden Yol / Muhammed Esed / İnsan Yay.

45) Gariplerin Kitabı / İan Dallas / Şule Yay.

46) Şey Efendinin Rüyasındaki Türkiye / İsmail KARA / dergah yay.

47) Gelin Tacı / Ataullah İskenderi

48) Aşktır Asıl Şarap / Robert Frege / Keşkül Yay.

49) Müfredat (2 cilt) / Ragıb El-İsfehani / Çıra yay.

50) Doğal Yaşam ve Başkaldırı / H.D. Thoreau / kaknüs yay.

51) Yakin Risalesi / Martin Lings / Vural yay.

52) Füsus-ul Hikem/ İbn Arabi / Kırkambar kitaplığı

53) Bu ülke / Cemil Meriç / iletişim.

55) Kubbeyi Yere Koymamak / Turgut Cansever / Timaş.

56) Bu Bir Pipo Değildir/Michel Foucault

57) Küçük Ağa / Tarık Buğra

58) İsmet Özel -TahrirVazifeleri/Üç Mesele/Sorulunca Söylenen/Kırk Hadis/Kalın Türk/Erbain

59)Aklını Kullan Aksini düşün / Paul Arden / Boyner yay.

60) Yüzyılların Yüz Kitabı / boyner yay.

61) Tao Te Ching / Lao-Tzu

62) Seçmeler / Konfüçyüs

63) Kendim İçin Düşünceler / Marcus Aurelius

64) Yolunu Şaşıranlara Klavuz / İbn Meymun

65) Hükümdar / Niccolo Machiavelli

66) Denemeler / Montaigne

67) Don Kişot / Miguel De Cervantes

68) Metot Üzerine Konuşma / Rene Descartes

69) Savaş Ve Barış / Lev Tolstoy

70) Böyle Buyurdu Zerdüşt/ Friedrich Nietzsche

71) Dava / Franz Kafka

72) Yusuf Has Hacib /Kutadgu Bilig

73) Tolstoy / Sanat Nedir

74) Sadık Hidayet / Kör Baykuş

75) Nora K – Vittorio Hösle / Ölü Filozoflar Kahvesi

76) Elias Canetti / Kitle ve iktidar

77) Mevlana / Divan-ı Kebir

78) Max Scheler / İnsanın Kosmosdaki Yeri

79) Marlo Morgan / Sonsuzluğun Mesajı

80) Ludwig Wittgenstein / Felsefi Soruşturmalar

81) İlhami Çiçek / Satranç Dersleri

82) Gabriel G. Marquez /Yüzyıllık Yalnızlık

83) F. Kafka / Değişim

84 ) Gülistan / Sadi

85) İlk Modernler / William R. Everdell / yky.

86) Suyun Gizli Mesajı / Masaru Emoto / Kuraldışı Yay.

87) Tanrılar Okulu / Stefano Elio D’Anna

KİTAPLAR

Kitaplarla yeni hayatlar kurulmaz; ütopyalar yaşanmaz; toplumsal hareketler doğmaz.

Kitaplar cevap vermez, sorusu olanlarla konuşur. Onları soru/cevap yalnızlıklarından kurtarır.

Kitaplar kişiyi çoğaltmaz. Mahremiyeti arttırır.

Kitaplarla hayat hissedilmez, anlaşılabilir belki.

Kitaplar kendisiyle, Öteki’yle hayatın seçilmiş boyutunda sahiden buluşmak isteyenler ve bunu gerçekleştirmek amacıyla sahiden çaba gösterenler için basit yol göstericilerdir.

Kitaplar, öteki dünyada ödüllendirilme beklentisine dayanan dinsel ahlâkla yetinmeyerek daha insani derinliklerin peşine düşenler için dünya bilgisini edinme ve hayal etme kapasitesini zorlama araçlarıdır.

Kitaplar karşı ve yana olmayı seçenler için vardır.

Yada sıkılanlar için basit vakit öldürücülerdir.

A b d û l g a f f a r  E l – H a y a t î

Hayata Dair Meseleler , s.116 , Mesele Neşriyat, 1896, İskenderiye çev: Osman Fuad