SENSİZ SOFRALARDAN HEP AÇ KALKTIM EFENDİM
Eylül 12, 2009
bir şarkı bile etmez aklından geçenler
bir de kalkıp “hayallerinin peşinden git”
diyorsun çocuklara.
yayılmış göğsün ırmaklara bir dağı yükleniyor saçların
ve bulutlar gezinmekte üzerinde.
düş görmüş bir genç yüzü gibi
şaşırmışım fizik kitaplarında..
bir çayla simidin tadını bulamadım ramazan sofralarında.
rüzgarlı tepeler düşledim akşam vakitleri için,
ikimiz için ve biraz tütün..
yatsı namazından sonra yatanların iklimine varıp
kıvrılmak istiyorum bir köşeye.
beni bana bırakma efendim,
bizi bize bırakma..
bir kılıçla, bir sesle irkilmek..
şimdi, hemen, burada.
basit olsun diyorduk her şey, basit.
el-basit’in lisanıyla basit.
bir ağaç altı bulmak çıplak sıcakta,
bir gölge.. gölgesiz efendiden bir gölge..
bir ağaç ki kökü alemin.
meyveleri hep şifalı, sihirli, büyüleyici, hikmetli..
bir ağaç ki sonsuz çölde
yön, rızık, gölge
gittiği düğünden, mevlütten çocuğuna
en sevdiği çorba ve tatlıyı getiren anne gibi
şefkat, rahmet, ülfet üzere..
sevdiğimiz şeylerden infak etmedikçe
gerçekten iman etmiş olamayacağız.
sevdiğimiz şeylerden infak ederek
gerçekten sevilmeye değer olana
doğru açılacak kalp havuzunun kapakcıkları.
çer-çöple tıkanmış kalp havuzu..
eski-puslu-bulanık sularda yüzmeyi umma..
sevdiğimiz şeylerden infak.. vermek..
mesela, gençliğimizi vermek..
uykumuzdan, dilimizden, yüzümüzden vermek..
vaktimizden.. hoşumuza giden nimetlerden..
misal, çok güzel bir sofranın başına oturdun..
insan ister ki sevdikleriyle yesin o yemeği..
yoksa ne anlamı olur yalnız yemenin..
biyolojik bir sindirimden başka..
o güzelim sofranın başında;
“efendim de olsaydı şu sofrada,
bu güzel nimetlerden o da tatsaydı..”
diye kalbin nazlanması sahibine
iki büklüm oturuverseydim
dizinin dibine de, geçiverseydim
yemeden, içmeden o an..
tüylerim bir yelken gibi ürperseydi de
hafifleyiverseydim oracıkta.. unutuverseydim
dünya nimetlerini kainat nimeti yanında..
efendim, sensiz sofralardan
aç kalktım bunca zaman
kelime çubuklarına ne kadar üflediysem nafile,
sesim cılız, göğsüm fakir, mezun değiliz konuşmaya..
yangınlar içindeyiz lakin parlak
görünüyorsun diyorlar dışardan bakanlar
ne ile parlıyorsan
onunla parçalanmak kaçınılmaz.
seni uzak bir bulut gibi düşledim durdum efendim
yüzüme giden her avuçiçinde yankılandın durdun
seninle avundum durdum, duruldum
efendim.
biz seninle serinliyor,
seninle gölgeleniyoruz..
umuyoruz ki bir lahza da yağıversen köyümüze,
diriltsen çorak, tenha köyümüzü..
yanlış yerlere ev yaptığımız doğrudur..
unutuverdik deniz üstünde evin olmayacağını..
seller alıp götürürdü her şeyi ya
dünyanın kendisi de bir sel değil miydi,
gurbeti inkar etmedik mi..
evler yapmadık mı
selin önüne..
selin, kibrin, şehvetin, riyanın,
güzelliğin, malın, fitnenin, kadının, erkeğin,
çocuğun, üniversitenin, kadronun, maaşın önüne..
geçim derdiyle geçtik gidiyoruz
atalarımızdan öyle gördük.
onların dini üzereydik..
yazıklar olsun şimdi bana,
yazıklar olsun şimdi sana,
yazıklar olsun..
perçeminden tutup bu dünyayı
bir tokat savuramadık ya güzel yüzüne,
efendim
şimdi hangi hal ile hangi sofraya otursak aç kalkıyoruz sensiz..
sen hiç gelmiyorsun ki aklımıza..
sen ki en basitinden bir tokalaşmada bile
“karşıdaki elini bırakmadan bırakmazdın onun elini”
şimdi ellerimiz neyi tutuyorsa hemen terk ediliyoruz,
terk ediyoruz..
sevmeyi öğrenemedik, yabani otlar gibiyiz
kim geçse yanımızdan “kibirli bir keder” bulaştırıyoruz..
sen ki “ bir yöne döndüğünde tüm gövdenle dönerdin”..
bir tek bunu yapabilseydik efendim..
başımız, göğsümüz, kalbimiz başka yönlerde,
parçalanmışız..
yerini terk eden uhud okçularıyız..
sensiz sofralardan hep aç kalkıyoruz efendim..
sensiz kelamlardan yüklendik tonlarca,
belimiz kambur, dilimiz pelte..
“onlar ki alınlarındaki secde izlerinden bellidirler”
alnımızdaki izler dünya haritası.. şirkten..
yaramaz bir çocuk gibi sormak istiyorum;
efendim selam niye söylenir ki?
selam söylemesek, selam söylemeye hacet olmasa da
senin oturduğun sofralarda dilimiz tutuluverse,
yüzünün aydınlık ve derinliğinde erisek,
nurdan denizlerde coşkuyla yelken açsa yanaklarımız,
dünya uzak bir masal ülkesi gibi
kalıverse oracıkta..
ama biliyoruz ki rabbimiz ve melekleri de
sana salat ve selam ederler..
biz de ederiz.. salat ve selamların en suskunu,
en utangaçı, en garib ve en fakir olanıyla..
dilimiz dönmez, dudağımız kurudur..
kalbimiz, unuttuk ona galebe çalan şeyi..
sensiz sofralarda besmelesiz, hamdsiziz..
elimiz ve yüzümüz şımarık..
döndüğümüz yönlerde ne arıyoruz?
sana doğru tüm gövdemizle dönmeyi öğrenemedik..
gökteki yıldızlar
gece yanan şehir ışıklarından görünmüyorlarken
kitaplara gömülmüş bir bezginlikle ağlıyoruz şimdi…
bayram mı dediniz?!
Trackback this post | Subscribe to the comments via RSS Feed