GÜZELLİK DİYE BEN BUNA DERİM

Görsel,

Mark Zuck de evlenmiş. Mübarek olsun. 

Çekik gözlülerin şanslı olduğu bir yüzyıl olduğu kesin:)

Şimdi şöyle yorumlar var sosyal medyada 
“dünyanın sayılı zenginlerinden olmuşken daha güzel biriyle evlenemedi mi felan..” tarzında.. ama bu kız Mark henüz yurt odasında kalırken de onun yanındaydı.. işte asıl güzellik de bu değil mi? 

zor günlerde, adamdan sayılmadığımız zamanlarda yanımızda olmayanların iyi günlerde yanımızda olmarını samimi bulamayız değil mi..

FOMO! yada Global Nazar

Hepimize geçmş olsun. FOMO olduk. :))

Peki nedir bu fomo? FOMO yani ( fear of missing out) Eksik Kalma Korkusu.

İnsan doğası gereği en çok “akran”larından etkilenir. (parantez açıp söyleyelim, en etkili öğrenme akran öğrenmesidir. )

Akranlarının aldığından alma, yediğinden yeme, giydiğinden giymek ister..

gerçek zamanlı paylaşımlar yaptığımız facebook, twitter, bloglar, check-in lerle vs.. çoğumuz FOMO oldu. sürekli bir şeylerden eksik kaldığımızı hissettiren onlarca şeye maruz kalıyoruz.. bu icabında “informasyon” bile olabiliyor. seminer, konferans, sinema, cafe toplantıları vs..  Global Village’ımızda “Medium”un kendisi McLuhan’ının dediği gibi saf bir araç olmakta çıkıp direkt güçlü bbir MESAJ halini alıveriyor. bkz. “Medium is the message – Araç mesajdır.” 

**

Çözüm basit: Less is more. 

İletişimin itişme olduğu günümüzde “gerçek iletişim” kurabileceğimiz az ama öz insanlar olsa kafi. kendilerini gördüğümüzde gözümüzün içi gülen bir kaç dostumuz olsa ve sevgilimiz olsa yeter. fazlasına gerek yok sanırım.

hayat kısa.

sanırım bir de FOMO’dan uzak durabilmek için “meta” almaktansa “deneyim” almak, etkinlik için para harcamak en iyisi olsa gerek.

FOMO’nun iyi bir yönü yok mu? az da olsa var bence.. “pushing” etkisi yaptığı açık ama bu çok kişisel bir şey tabii..

**

Acaba bir gün “hakikati ıskalama” korkumuz da olur mu?

bir “kalbi kırdım mı acaba”, “bir kul hakkı yedim mi acaba”, “bir yedikleirm helal mi acaba” , “yaptıklarımı allah için mi görsünler diye mi yapıyorum acaba”.. ilh..

böyle korkularımız olsa ne güzel olur..

FEAR OF MISSING TRUTH!  FOMT! 

işte o gün adam olduk demektir.

öpüldünüz dostlar..

Neden Facebook Twitter’ı döver?

İki pioneer sosyal medya devi: Facebook ve Twitter.
İkisinin farkını şimdi kısaca, siz çayı ocağa koyana kadar ortaya koymuş olacağım.
**
Sevdiğim bir sözdür bu, verdiğin cevaptan “aklını”, sorduğun sorudan “bilgeliğini” anlarız.
Bakın twitter bize ne soruyor: whats happening? Ne yapıyorsun? Naber-nasıl gidiyor? gibi bi şey işte..

**
Facebook ise bize “Whats on your mind?” diye soruyor. yani, “Ne düşünüyorsun? Aklında ne var?”

**
Twitter sevimsiz ebeveynler, kıskanç sevgililer gibi. .”ne yaptın, nereye gittin, vs..”
Facebook ise senin şu an ki cebindenki paranla, statünle, yediğinle, içtiğinle, yüzeysel şeylerle değil senin hayallerinle, düşüncelerinle ilgileniyor. seni yakından tanıyan bir dost gibi.
**
Biliyorum durumu çok manipule ettim buraya kadar getirdim mevzuyu başarıyla:)
özetin özeti: gerçek ortada, facebook twitter’ı döver!
**
Çay olmuştur bu arada.. afiyet olsun.. öpüldünüz.

 

 

Kaynak: SOSYALMEDYANEDİR.NET

Şükür Ki Gençsin – Güzelsin

Gençlik bayramı, stadyumlarda büyükler eğlensin diye gençlerin şaklabanlık yaptığı, güneşin altında gençleri ayakta bekleterek, militarist bir zihniyetle yapılmaz.

Gerçek Gençlik Bayramı İki rekat şükür namazı kılarak yapılır.

Şükür ki, Gençsin, güzelsin, kudretlisin, hayallerin var, sağlıklı ve mutlusun ve önünde bir sürü seçenek var. Gençlik “ihtiyar” etmekledir, yani seçmekle! seçmiyor, papağanlık yapıyorsan çoktan çürümüşsün demektir.

Bilim Eleştirisine Giriş – Temel Kavramlar

sunum için tıklayınız. anti bilim  (pdf) 

İnsanlar Aldatılmak İsterler

“Matto, beni dinle. sen ve ben sanatçıyız, siamo artisti, ecco. Bir sanatçı mucizelere inanmamalıdır, yoksa hiç bir mucize üretemez. Onun için de mucizelere inanan biri asla gerçek sanatçı olamaz – mai e poi mai!”

Matto sesini çıkarmadan önüne bakıyordu. İhtiyar dokunaklı bir şekilde fısıldayarak devam etti: “Hala anlamadın mı? Bizim mestieremiz yalandır, yanılsamadır. Bütün sanatlar böyledir. Bir ressam bir resim yapar, insanlar heyecanla bakakalırlar, hatta bazen o resim için büyük paralar öderler, ama in realta nedir bu? Bir parçe keten bezi ve biraz da boya. Bunun dışında hiçbir şey yoktur, non esiste!  E soltanto un’ illusione! Bir aktör insanları güldürür ve ağlatır, ma tutto é finto! Ya da büyük yazarları al, hiç bir zaman olmamış ve hiç bir zaman olmayacak uzun öyküler anlatırlar. Hepsi yalan, ecco! Hem neden olmasın? Dünya aldatılmak istiyor Matto. Sadece iyi yalancılar ve kötü yalancılar vardır, gerçek bir sanatçı ise, un vero artista, usta bir yalancı olmak zorundadır. İnsanlar bunu isterler. “

Özgürlük Hapishanesi – Michael Ende, Kabalcı yay.  sayfa: 238-239 

Özgürlük Hapishanesi

Görsel

Geçen gün dost kitabevinde “kitap avcılığı” yaparken yeni bir yazar keşfettim: Michael Ende. Aslında daha önce kitaplarını felan görmüştüm raflarda. MOMO ve 30′dan fazla dile çevirilen milyonlarca çocuğu büyülemiş  BİTMEYECEK ÖYKÜ adlı kitabıyla fantezi edebiyatında bir fenomen, Michael Ende.  Bugünlerde  ÖZGÜRLÜK HAPİSHANESİ isimli kitabını okuyorum. Kitap 8 kısa öyküden oluşuyor. Kitaba adını veren “özgürlük hapishanesi” öyküsü çarpıcı. Adı “inşallah” olan kör bir dilenci Emirelmü’minin’e bir hikayesini anlatır. Burada ayrıntıları vermeyeceğim.
Ama çarpıcı kurgusundan şunu çıkarmak mümkün “Özgürlük de bir hapishanedir. Tam özgürlük tam tutsaklıktır.” İnsan, irade, özgürlük, ışık(tanrı), seçmek, dünya, gibi kavramları sarsıyor.. Tam bir fantazya dünyası..

Özgürlüğün fazlaca vurgulandığı günümüz Amerikan Hayat-Düşünce tarzında yaşıyoruz ve Özgürlük de bir dayatma halini almış grünüyor. Putlaşıyor.  Özgürlük adına yeni tutsaklıklar üretiyoruz kendimize.

**

Bugün Kızılay – Batıkent metrosuyla eve dönerken bu kitabını okuyordum. İneceğim durağa yaklaşırken, kitabı kapatıp ayağa kalktım ve kitap elimde bir levha gibi karşıdan bakanın açıkca görebileceği şekildeydi.  Ayaktaki, okuldan dönen lise öğrencilerinden bir kız kitabın kapağıyla birden karşı karşıya geldi ve yüzündeki hayreti görmek zor değildi: “Özgürlük Hapishanesi”.

Bazen bir kitap kapağı bile yeter, düşünmek için, hayret için.

Hayretiniz bol olsun!

**

kitaptan bir alıntıyla bitirmek istiyorum:

‘Hapisiz biz, mahkumiyetimizse

sayısız bilinmezlik sürekli işkence ederken bize

birini seçmek, kendi irademizle.

Bir insan nasıl karar versin bilinçle,

donatılmamış ki geleceğe dair bilgiyle.

Hoş buna sahip olsa bile,

bağlı olur adımı seçim yapamaz yine;

her şey önceden belirlenmiş bir kere.

Onun için de bilgi tüm dünyaların hakimindedir sadece,

O yönetir yıldızları ve O yönlendirir,

ruhlarımızı, istediğince.’

(Nureddin El Ekber’in gazelinden, 1130 dolayları)

En güzel güzellik çaba harcamadan olandır

Görsel

nasılsın sorusuna etimolojik bir parantezden sonra cevap vermek istiyorum (şöyle ki): “Nasılsın = Ne Asılsın” demektir. bu günlerde (ve uzun zamandır) aslımın ve özümün ne olduğu konusunda kendimle sürekli sancılar çekiyorum. midem yanıyor, başımda esmer sabahlar esiyor. Sözümü kendime geçiremediğim zamanlara yanıyorum daha çok, başkalarına söz dinlettirmekle zaten ilgim olamaz. su içmeye inmiş bir ceylan gibi savunmasızım. serseri tembelliği ve uykuyu, ve geceyi, ve kitapları ve kahveyi, gözünün içi gülerek tebessüm etmeyi sonra bir şarkı dinlemeyi, insanın kendisiyle olan en büyük dostluğu ve amansız savaşı büyüterek keşfediyorum. meydan okuyarak meydanlara: meydanlardan çekilerek. bilerek güçsüzlüğün yaşamak demek olduğunu, basitliği, az’lığı, sadeliği, yetinmeyi, azalarak çoğalmayı: tüm bunların başkent olduğu sıcak evleri, susarak en keskin şekilde konuşmayı.. tembellik ediyorum, bol su içiyorum, tv izleyip uzun seyahatler düşlüyorum, kendimi bir tren koltuğunda, sıcak ve mutlu, dışarda yapmurda ıslanmış van gogh sarısı tarlalar, van gogh mavisi bir gökyüzüyle, salvador dali’nn fırça darbeleriyle tanrıya karşı büyük hüsn-ü zan besleyerek-büyüterek yaşıyorum, tek sermayem bu. yüksek sanat ve düşünce, yüksekten düşmeyi gerektirir. bedeli olan şeyleri seviyorum. antalyadayım.. uzun zamandır yapmadığım sabah kahvaltılarını yapıyorum. cemal süreya der ki, “kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı”.. yine de öyle olmalı diyorum kendime.. kendimi bir şeylere inandırmak istiyorum.. basit, küçük, az, iddiasız, yalın, böyle şeylere işte.. geri durarak, gayret etmemeye gayret ederek, tadsızın tadına bakmak. küçük şeyleri büyük önemseyerek.. zor henüz kolayken yapılmalı.. dünyanın en büyük şeyleri küçükken tasarlanmalı.. biliyorum büyük işler yapmaya kalkışmaz bilgeler, ve büyük işler yaparlar.bilge için her iş zor, bundan dolayı hiçbir zorlukla karşılaşmaz onlar. bir şey yapacaksam, o şey gerçekleşmeden önce yapmalıyım, bunu iyice anladım. başta ne kadar özenliysen, sonunda da öyle olmayı da öğrenmeliyim ki bütün toplarım karşı tarafa geösin, ne zaman rakibi hafife alıp, topa yavaş vursam toplarım fileyi geçmiyor. ne zaman bilgiçlikle tenis oynamaya kalksam huysuzluğum artıyor. bilgiyi azaltıp her şeyi hissederek nefes alıp verdiğimde ise “rengarenk bir ahenk” ile yaşıyorum. bunun özü, kendimi ve insanları aydınlatma arzusundan vazgeçmek. sadeleşmeyi amaçlamak. en güzel güzellik çaba harcamadan olan. en güzel sabahlar çaba harcamadan uyanılmış sabahlar.. en güzel sohbetler çaba harcamadan, gayretsiz, telaşsız, zamansız yapılmış olanlar.. kimseyle yarışmadan..

hüzünlü ve düş’lüyüm. yüksekten düştüm. gayretsizliği özlüyorum. yarışmamayı..

yağmurun merhametinde ıslanmayı.. övgüsüz varolmayı istiyorum..

şekersiz çay içmenin tadına varanlar için bir tane şekercik bile çayın tadını bozar..

bunca lafın kısası, i’jaz olanı: dünyanın şekeri tadımı bozuyor..

düştümse sana bakarken düştüm efendim.. eşikte uykuya daldım..

Eğitimin Geleceği İki Kelime: Dijital ve Sanatsal

Görsel

Finlandinya’da ilköğretim okullarında afiş tasarım dersi verilmekte.

MIT ücretsiz online eğitime başladı.

Üniversitelerin geleceği Network Üniversitesi olmak zorunda.

____________________________________________________

/http://www.openculture.com/freeonlinecourses /

http://www.academicearth.org/

http://www.khanacademy.org/

http://www.apple.com/education/itunes-u/

http://www.udemy.com/

http://thersa.org

http://ted.com

http://bigthink.com

_______________________________________________

Harvard Üniversitesi bazi dergi ve kitaplari artık basili olarak almayacagini duyurdu.

CLOUD teknolojisi her şeyi ve her yeri kuşatacak.

Online veri depolama aktif şekilde kullanılmakta, bu alandaki rekabet ve hizmet veren sayısı da artacak. (drop box, amazon vb.)

Mobil teknolojisi çağa damga vuracak. Bilgi her an her yerde. Artık bilgi sorunumuz yok, onu nasıl kullanmak istediğimiz çok önemli yani: vizyoner insan ve insanilik daha merkezde.

Instagram 1 milyar dolara, Slideshare 119 milyon dolara satıldı. Bu veriler, çağı ve geleceği okumak için iyi bir örnek.

Her yüzyılın oldupu gibi bu yüzyılın bir dili var. Ve bu dil dijital bir dil. Bu dili inşa etmek gerek.

Sanat hiç olmadığı kadar fark yaratacak.

ilham verici bir ken robinson konuşması için tıklayın: (21. yy’da öğrenmek!)

ve Allah Musa’ya Sordu: Elindeki Nedir?

Allah Musa peygamberle Tur dağında konuştu;
“Sağ elindeki nedir ey Musa?”
Dedi ki: “O, benim asamdır; ona dayanmakta, onunla davarlarım için ağaçlardan yaprak düşürmekteyim, onda benim için daha başka yararlar da var.” (Taha Suresi, 17-18)
Bu konuşma yorumlanırken bir bakış açısı da şudur: Musa peygamberin elindeki değnek -asa onun bir çoban olduğunu belirtir. yani bir statü sembolü. Allah elindeki asaya dikkat çekerek onun dünyadaki rolüne (çobanlığına – insanlara rehberliğine) ve rızkının nereden olacağına(gücüne) işaret etmiştir, şeklinde yorumlayanlar var bu konuşmayı.
**
bir analoji yapıp, benzer bir diyalogu sizinle kursak ey okuyucu:
Elinizdeki nedir? 
-bilgisayar
-smartphone
-internet
-sosyal medya
elinizdekilerle ne yapıyorsunuz?

Bir Fizikçinin Aşk Mektubu

FOTON TANEM

Soygaz gibi saf, kristal örgüsü kadar güzelsin sevgilim.
Coulomb kuvveti kadar çekici magnetik alan kadar etkileyicisin.
Seni gördüğüm zaman kalbim harmonik osilator gibi titreşiyor.
Kendimi sana sızma uzaklığı kadar yakın hissediyorum.
Sana karşı bir kondansatör gibi sevgi yüklüyüm.

Merkezcil kuvvetin etkisiyle etrafında dairesel bir yörünge çiziyorum.
Gözlerin siyah cisim gibi ışımakta, saçların rüzgarda dağınımlı bir ortam gibi davranmakta.
İnce yapı sabiti kadar zarifsin sevgilim.
Aynı fazda beyin dalgaları yayınlıyoruz ve bu dalgalar üst üste gelerek süper position yapmakta.

Seninle birlikte vektör uzayını seyrederken beni kara delik gibi kendine çekiyorsun ve seni bir vakum pompası gibi öpmek istiyorum.
Sen de benim Kiss Me! türevimi al.
Sana aşkımı fotonla yolladım fotonumu soğurdun, karşılığını emisyon olarak bekliyorum.
Sensiz geçen her an yarı ömrümü kısaltıyor.
Beraber optik yolda yürürken elinden tutmak ve dipol etkileşmesi yapmak istiyorum.
Bana ne zaman ihtiyacın olursa ışık hızıyla sana geleceğim.

Ek te sunduğum halkasal cisimle sana kovalent bağ kurmayı teklif ediyorum.
Cevabını mezonlara yükleyip işık hızıyla yolla.
Olumsuz cevabın beni Wien köprüsünden atmaya sevk edecektir.

 

__________________

P.S: Bu şiir Atatürk Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik bölümü öğrencileri arasında meşhurdur.

Tüm fizikçi arkadaşlarıma bu vesileyle selam ederim.

Fiziğin ve fizik bilmenin hayatımızı daha çok güzelleştirmesi dileğiyle.

Nerde o eski, sahilden midye kabuğu toplayan çocuklar

Bilgisayar, Televizyon ve benzeri teknolojilerle hayatlarımız kuşatılmış vaziyette. Bu durumda çocukların durumu daha da vahim. Doğadan ve doğal ortamdan, akran ilişkilerinden, oyunlardan, dağdaki taştaki hayvanlardaki ırmaklardaki enerjiyi güzelliği hareketi ışıltıyı hissetmeden tatmadan kapalı odalarda “korunaklı kafeslerde” büyüyorlar. doğada olan ve doğal olan her şeyde bir “maneviyat” vardır. temiz havada, dağlarda, ağaçlarda, göl kenarlarında, toğrağa uzanmakta bir maneviyat gizlidir. bunlardan hızla betona, plastiğe, naylona “maruz” kalıyoruz. adeta bize b unlar dayatılıyor ve itiraz edecek mecalimiz kalmamış. böyle giderse  çocuklarımızın bir gün hepsi “modern canavarlar” olacak..  bir kızılderili atasözü der ki, doğadan uzaklaşmak kalpte katılığa yol açar. çocuklarla beraber biz büyüklerin de doğaya çıkmaya, gerçek yemekler yemeye, gerçek insanlarla birlikte konuşmaya, sohbet etmeye, paylaşmaya o kadar çok ihtiyacımız var ki..

 bir de çocuklarımızın üzerine gereğinden fazla titremek, paranoya derecesinde ilgili ve hassas olmak da çocukların gelişimini olumsuz etkilemekte. Bu da önemli bir konu.. çocuklarının hata yapmalarına fırsat vermeyen ebeveynler bilmeli ki, şimdi hata yapmazsa ileride yapacak ve o zaman ödenecek bedel çok daha ağır olabilir.. her şeyin bir “normal süreci” var.. mümkünse çocuklarınızın bol bol hata yapacağı, hata yapmanın normal olduğu, “bundan çekinilmemesi gerektiği” gibi algılandığı ortamlar yaratın çocuklarınıza.. hata yapmayan bir çocuk(genç) aslında hiç bir şey yapmıyordur.. bir sözün dediği gibi: fail! (yenil) fail again! (tekrar yenil), fail better! (daha iyi yenil) ayrıca başarı diye kutsanan ve uğruna çocuklarımızın “çocuklukluklarını” mahvettiğimiz şey de nedir? nedir o başarı? yok öyle bi şey. kime göre, neye göre, ne kadar.. “kuduz olmuş köpek” gibi saldırgan çocuklar, gençler bu kariyer ve başarı hırsından dolayı böyle yetişiyorlar.. bir elmayı dalından koparmadan, bisikletten düşmeden, zinciri çıakn bisikleitn zincirini takarken eli yağlanmadan, düşüp dizi kanamadan, o yara kabuk bağlamadan, dedesiyle bir kır gezisine çıkmadan, annesiyle mutfakta doyasıya kahkaha atmadan, babasıyla yüzmeden, kardeşleriyle uçurtma uçurmadan bir çocuk büyüse büyümüş sayılır mı? böyle  büyüyen çocuklar neyi başarabilirler ki…………………………………………………..

**

NBA tarihine geçmiş bir oyuncu, basketbol deyince aklımıza gelen ilk isimlerden Michael Jordan bakın neler diyor:

“I’ve missed more than 9000 shots in my career. I’ve lost almost 300 games. 26 times, I’ve been trusted to take the game winning shot and missed. I’ve failed over and over and over again in my life. And that is why I succeed.”

” kariyerim boyunca 9000′den fazla şut kaçırdım. 300′e yakın oyun kaybettim. 26 kez maçı kazandıracak son şut şansı bende oldu ve ben kaçırdım. Hayatım boyunca hata yaptım,  defalarca hata yaptım, çok fazla hata yaptım.  Ve bu şekilde başardım.” 

**

Şimdi buradaki liste bir çocuğun 12 yaşına gelmeden önce bilgisayar oyunlarıyla zihni ütülenmeden önce deneyimlemesi gereken 25 şeyi içeriyor.

Artık ne kadarını çocuklarımızın yapmasına fırsat verebilirsek kar..

sizin de bu listeye eklemek istedikleriniz varsa lütfen çekinmeyin. yorumlarınızı beklerim. 

1 Harita ya da pusulayla yön bulmak

2 İp atlamak

3 Tepeye tırmanmak

4 Güneşin doğuşunu ve batışını incelemek

5 Çamurda oynamak

6 Adaya gitmek

7 Ağaca tırmanmak

8 Balık tutmak

9 Rüzgârda yürümek

10 Sahilde midye kabuğu toplamak

11 Birini kuma gömmek

12 Dalından koparıp elma yemek

13 Vahşi hayvanları görmek

14 Böcekleri incelemek

15 Şelale görmek

16 Ağaç dikmek

17 Kamp yapmak

18 Kartopu oynamak

19 Bir kuşu elle beslemek

20 Kumdan kale yapmak

21 Büyük bir kanyonda gezmek

22 Uçurtma uçurmak

23 Gölde yüzmek

24 Yağmurda yürümek

25 Kelebekleri incelemek

Bunu Seveceksiniz: Moleskine SMS

“Mesaj” alıp-vermenin, yazmanın, iletmenin gizemli bir aurası, enerjisi var.
Mesaj’a hepimiz aşığız.

Dumandı, ateşti, MSN’ydi, telefondu derken twitter facebook ve mail servisleri mesajlaşma şeklimizi tümüyle değiştirdi. Ama durun size güzel bir haberim var, çok sevdiğim markalardan biri olan Moleskine, SMS’in icadının 20. yılına özel bir ürün tasarladı.

1994′te Antalya-Kumluca’da Mavikent Ortaokul’una başladım. Ortaokullar arası bilgi yarışmasında ilçe birinciliğini kazandığım bu okuldaki derslerde bazen sıkıldığımız da olurdu. Bu durumda yapılacak iş belliydi: Mesajlaşmak. küçük kağıtlara notlar yazar, küçük sarı lastiklerlerle arkadaşlarımıza fırlatırdık. Bazen yazı yazmadan sadece boş kağıtlar da atardık. Olayın kendisi bizzat mesajdı zaten. Bir nevi twitter’dı bizim için bu küçük kağıt oyunları.  Ya eğlenmek istiyorduk, ya biraz adrenalin, (hocaya yakalanma korkusu) , yada muziplik. Allah var çok yaramaz bir öğrenciydim. Sınıf başkanı olmadığım zamanlarda (evet böyle zamanlarım da olmadı değil:) tahtaya sürekli ismimin yazılmasından ve yanına bol çarpılar atılmasından tahtada ismim artık sabit kalır olmuştu:)) Türkçe öğretmenimiz çoğunlukla kurmak istediği cümlelere özne bulamayınca beni kullanırdı. Tahmin ettiğiniz üzere bunlar iyi cümleler değildi:) En iyi derslerim Tarih ve İnkılaptı. Çünkü bunlar bana hikaye gibi geliyordu. Aksiyon boldu. Tarih öğretmenimiz bazen sınıfta savaş canlandırmaları yapardı. Adamcağız sonra kafayı yedi. Yazık oldu. Ortaokul yıllarımdan bir resim http://bit.ly/ITbTRn

Neyse konuya döneyim ben en iyisi. Moleskine, aralarında Vincent van Gogh, Pablo Picasso, Ernest Hemingway ve Bruce Chatwin gibi ressam ve yazarların bulunduğu pek çok kişi tarafından defterleri kullanılan özel ürünler üreten iyi  bir marka.  Moleskine, bizim ortaokul ve lise yıllarında yaptığımız kağıt fırlatarak mesajlaşmaya imkan tanıyan bir ürün çıkardı. Moleskine’in klasik siyah defter üzerindeki lastiğini mancınık gibi kullanarak yazdıklarınızı 5 metra uzağa kadar gönderebiliyorsunuz. Menzil ayarlamasını ve lastik gerginliğini kapağın üzerindeki cetvelden de yapabiliyorsunuz.

Mesajlarınızı kendiniz yazabileceğiniz gibi hızlı iletişim için hazırlanmış 54 adet de hazır mesaj içeriyor bu defter.

 Moleskine SMS’i internet mağazasından da satın alabilirsiniz.. Fiyatı 35 TL.

Dünyanın Çivisi Çıksa Altından Bunlar Çıkar

iş yapma, iletişim kurma, networking (tanıma, tanışma, tanıştırma), sosyalleşme, öğrenme ve paylaşma şeklimizi kökten değiştiren, dünyaya kazık çakan 4 markadan sıkça bahsediliyor. Ben bunlara youtube ve skype’ı da eklemek istiyorum. Bu 6 marka’ya dikkat!

Dünyanın suyunu sıksan, rendelesen, blenderdan geçirsen, çivisini söksen altından bu markalar çıkar. Veya bunlarla ilgili şeyler.

Bu markalar “şimdi”yi ve “geleceği” inşa ediyorlar. 

işini ve sosyalleşmeni bunlar üzerinden bir şekilde yapmıyorsan, daha öğrenecek çok şeyin var çekirge:)

1. Google

2. Apple

3. Amazon

4. Facebook

5. Skype  

6. Youtube